Son Sayfadaki Fotoğraf / Hamdi Topçuoğlu “Sokak” yazıları…

Son Sayfadaki Fotoğraf / Hamdi Topçuoğlu “Sokak” yazıları…
Yayınlama: 24.11.2025
111
A+
A-

Öğretmenler gününü gerçeklerden örülmüş bir öğretmen öyküsüyle karşılamak isteyenlere sevgiyle…

 

Son Sayfadaki Fotoğraf

Yeni öğretim yılında 19 dil kürsüsü bulunan Hasselt Yabancı Diller Akşam Okulunda 20. yabancı dil olarak Türkçe öğretimini başlatacaktım.

Yıllarca ülkemde, ilkokullardan yüksekokullara Türkçe öğretmenliği yapmıştım. Bir yıldır da bu ülkede işçilerimizin çocuklarına Türkçe ve Türk Kültürü dersleri vermekteydim. Bunca deneyimime rağmen yine de heyecanlıydım. Çünkü öğrencilerim Türk değildi ve ben Türk öğretmenini temsil edecektim. Türkçeyi yabancı dil olarak öğretecektim; oysa ben, dilimi yetişkinlere yabancı dil olarak nasıl öğreteceğimin eğitimini almamıştım.

İlk derste ne gibi durumlarla karşılaşabileceğimi, bunlar karşısında tavrımın ne olması gerektiğini günlerce kurguladım ve her duruma bir çözüm üretmeye çalıştım.

Derse başlama günü gelip çatmıştı. Sınıf listesini almak için sekreterliğe uğradım. Sekreter gayet neşeliydi: Kurs için 38 kişinin başvurduğunu, yeni açılan bir kursa bu denli ilginin çok olumlu olduğunu, iki kişi daha kayıt yaptırırsa iki sınıf oluşturulacağını, haftada iki akşam ders vermem gerekeceğini anlatmaya çalışıyordu; ancak ben, bunları düşünecek halde değildim.

Sınıf listesini aldım. Bir ad dikkatimi çekti: Şaban Bilâl… Bu kurs yabancılar için açılmıştı. Muhtemelen Türk olan bu kişinin Türkçeyi öğrenmeye sıfırdan başlayacak yabancılar arasında ne işi vardı? Olsundu… Kırık dökük Flamancamla anlaşamazsam, onun yardımına sığınabilirdim.

Sınıfa girer girmez Türk’e benzer birini aradım. Arka sıralarda oturan yirmili yaşları ortalamış genç, aradığım Türk olabilirdi: Siyah saçlı, kaşlı gözlü, buğday tenli… Ad okuyarak tanışma faslına geçtim.”Şaban Bilâl” adını okuyunca bu genç elini kaldırdı. Tiple adın uyuşmasının verdiği rahatlıkla:

– Siz Türkçe bilmiyor musunuz, diye sordum.

Genç beni anlamamıştı.

– Siz Türk değil misiniz, diye sordum bu kez.

Genç, Flamanca:

– Özür dilerim, sizi anlamıyorum, diye yanıtladı.

Birden gencin, Müslüman olması nedeniyle böyle bir ada sahip olabileceğini düşündüm ve meramımı bu kez Flamanca anlatmaya çalıştım:

– Ben özür dilerim. Sizi Türk zannettim. Adınız ve tipiniz…

Genç:

– Tahmininiz doğru. Ben Türk’üm, diye sözümü kesti.

– Ama tek kelime Türkçe bilmiyorsunuz.

– Evet, bilmiyorum.

Karşılıklı konuşmamız birçoğu ilk kez bir araya gelen kursiyerlerin oldukça ilgisini çekmişti. Gencin bundan sıkıldığını anladım.

– Peki sonra görüşürüz, deyip diğer öğrencilere geçtim.

Günler, haftalar akıp geçiyordu. Bilâl, sınıfın en gayretli öğrencilerinden biriydi. Zaman zaman denediysem de onunla uzun uzun konuşma fırsatı bulamamıştım. Yine o yorgun okul çıkışlarından birinde, ana kapıda Bilâl’i gördüm. Her zamanki utangaçlığıyla:

– Belki böylesi bir teklif birden garip gelebilir. Ama siz burada bir yabancısınız. Ben de buralı bir Türk’üm. Eğer kabul ederseniz, sizi bir akşam evimizde yemeğe davet etmek istiyorum. Hem, eşim de davet ediyor sizi, dedi.

Sevinçle kabul ettim. Kararlaştırdığımız gün eşiyle gelip beni evden aldı. Yol boyu konuştuk. Eşi Hilda, Alman’dı, aynı fabrikada çalışıyorlardı.

Evleri kasabanın dışında, tipik bir Flaman eviydi: Ormanlar içinde küçük bir bahçe, bakımlı çimler, bir yanda garaj, bir yanda köpek kulübesi. Evin içinde bir Türk’ü çağrıştıracak tek nesne görünmüyordu: Büyük kaba koltuklar, masif meşe sehpalar, biblolar ve şöminenin üstündeki demirden haç… Alışkın ellerle şömineyi yakışı, sofrayı hazırlayışı, kendisini en az benim kadar dikkatle izleyen köpeğine ekmek verişiyle o, bir Türk’ten daha çok Flaman’ı andırıyordu.

Havadan sudan konuşmalarla yemeğimizi yedik. Hilda, bir albüm getirip elime tutuşturdu.

– Siz albüme bakarken, biz de sofrayı toplayalım, bulaşıkları yıkayalım, dedi.

Albümü alıp bir köşeye çekildim. Albüm, Bilâl’in ilkokul yıllarında çekilmiş fotoğraflarıyla başlıyordu. Sayfaları çevirdikçe çalıştığı değişik iş yerlerinde çektirdiği fotoğraflar; Hilda ile arkadaşlıkları, bir kilisedeki evlilik törenleri ve evlilik sonrası… Kilisedeki evlilik töreni dışında sıradan fotoğraflar bunlar benim için. Kafam, kilisedeki tören fotoğraflarına takılı sayfaları hızla çeviriyorum. Ama son sayfaya mıhlanıp kalıyorum adeta. Özenle yerleştirildiği açıkça belli bir fotoğraf allak bullak ediyor beni. İyice solmuş başı çemberili bir kadın fotoğrafı bu… Dikkatlice bakınca fotoğrafın kesik olduğunu anlıyorum.

Az sonra mutfaktaki işlerini bitirip gelen Bilal’le Hilda’nın önüne son sayfası açık bir şekilde bırakıyorum albümü.

– Biz de, diyor, Hilda, bunun için sizi davet ettik. O resim Bilal’in annesinin resmidir.

Bilâl, bazen dalgın, bazen öfke dolu; annesiyle babasının ayrıldığını, hakimin, onun velayetini babasına verdiğini, babasının Belçika’ya gelirken kendisini de getirdiğini, bunu daha yeni öğrendiğini; babasının burada bir Flaman kadınla evlendiğini, bir maden kazasında öldüğünü, kendisini Flaman annesinin büyüttüğünü, Türklerle hiçbir ilişkisinin olmadığını anlatıyor uzun uzun.

Odada Bilal’in sesinden başka çıt çıkmıyor. Bir ara albümün yeniden son sayfasını açıyor; annesinin resmine dalıyor…

– Bu kadın benim annem, öğretmen Bey. Şu anda Denizli’nin bir köyünde yapayalnız oturuyormuş. Ben annemi hiç tanımıyorum; ama onu özlüyorum. Onunla konuşmak istiyorum. İşte Türkçe öğrenmek istememin nedeni bu… Onunla dertleşebilecek kadar Türkçe öğrenebilirsem bu yaz Türkiye’ye gideceğim ve ona kavuşacağım. Bana biraz daha çabuk Türkçe öğrenmem için yardım edebilir misiniz?

– Ne zaman, nerede istersen, hazırım. Sana söz! Yazın annene kavuşacak, onunla doya doya konuşup koklaşacaksın.

Bir yıl boyunca Bilal’e fırsat buldukça özel ders verdim. Bilal yaz tatili dönüşünde bana uğradı. Bir çocuk gibi sevinçliydi. Anasını anlattı. Onu Belçika’ ya getirmek için müracaat ettiğini, vize almaya çalıştığını söyledi. Tüm bunları anlatırken masamın üzerine küçük bir paket bıraktı. Açtım; iğne oyalı bir yazmaydı.

– Anam kendi elleriyle işlemiş, eşinize hediye gönderdi. Size dualar ediyor.

Yokluk, yoksulluk içinde bir ömrü tüketen bu Anadolu kadınının kadirşinaslığı karşısında bırakıversem yağmurlar gibi boşanacak gözyaşlarımı tuttum. Bilal’e bir şeyler söylemek istedim, boğazım düğümlendi, söyleyemedim. Okuma yazma bilmediği halde beni okutmak için çırpınan anacığımı anımsadım. “İyi ki beni okuttun. İyi ki beni öğretmen yaptın.” dedim minnetle. “İyi ki beni öğretmen yaptın.”

HAT

Bu yazıyı paylaş !

Shares
Bir Yorum Yazın


Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.