Hellim – Yılmaz Özdil “Sokak” yazıları…
Merhaba.
Bu gün 20 Temmuz, Kıbrıs Barış Harekatı’nın 52.yıl dönümü. Kıbrıs Barış Harekatı‘nı anlatmak istedim sizlere. Bırakalım bugün dünya bizsiz dönsün. Biz Kıbrıs’ı konuşalım. Lütfen sırtınıza yaslanın, gözlerinizi kapatın.
Size şöyle yarım saatlik bir macera filmi anlatayım. Direksiyondaysanız kenara çekin lütfen, boşverin işe biraz geç gidin. Gözlerinizi kapatın iddia ediyorum. Gözlerinizi yeniden açtığınızda bambaşka bir Kıbrıs, bambaşka bir Türkiye göreceksiniz.
Hazırsanız başlayalım.
24 Aralık 1963’tü.
Noel arifesiydi. Lefkoşa, kumsal mahallesi, dere boyu caddesi numara 2. Tek katlı, bahçeli bir ev. Saat 22 sularıydı, hava ayaz.
Uzaktan duyulan böyle boğuk, tok vuruşlar yırttı aniden gecenin karanlığını. Trok, trok, trok, kalleş basıyordu. Mürüvvet Hanım telaşla lambaları söndürdü.
Henüz 10 aylık bebe olan Hakan kucağında uyuyordu, 10 aylık. Koştu çocukların odasına, öbür koluna 4 yaşındaki kutsiyi aldı. Kalk Murat diye seslendi bir yandan, gözlerini ovuştura ovuştura kalktı Murat.
Böyle, kardeşlerin en büyüğü, sadece 6 yaşındaydı. Annesinin geceliğini ucundan tuttu, odadan çıktılar. Anne, 3 oğul.
Biri 6 yaşında, biri 4 yaşında, biri henüz 10 aylık. Panjurlardan sızan sokak lambasının cılız ışığı, evin salonunu adeta hüzün abajuru gibi aydınlatıyordu. Anne ve 3 oğlu böyle hayalet misali parmakların ucuna basa basa banyoya süzüldüler.
Dördü birden küvete girdiler, küvete. Koyun koyuna sarıldılar. Dışarıdan duyulmasın diye neredeyse nefes bile almıyorlar.
Annelerini hiç böyle görmemişti çocuklar. Gözlerinden korku okunuyordu. Neler olduğunu kavrayamıyorlardı elbette ama belli ki ürkütücü bir şey var.
Sık çıkarmıyorlardı. Korkunç bekleyiş başladı. 1 dakika, 2 dakika, 3 dakika.
Saniyeler sanki böyle asırlar gibi durdu. Ve önce bir şangırtı duydular. Pencerenin camı kırılmıştı.
Sonra ayak sesleri duydular, salondaydılar. Vahşi haykırışlar geliyordu salonlar. Çocukların minicik yüreği delicesine çarparken banyo kapısı böyle şiddetli bir tekmeyle ardına kadar açıldı.
EOKAcı üç Rum’du. İçeri daldılar, peş peşe tetiğe bastılar. Acımasızca taradılar.
33 el! 33 el!

Bu gördüğünüz siyah beyaz fotoğraf, bu kanlı Noel baskını. Rahmetli efsane gazetecimiz Ömer Sami Coşar tarafından tek karayla işte böyle ölümsüzleştirildi. Hafızalarımıza mıh gibi çakılan, asla unutmadığımız ve unutmamak için de gayret sarf ettiğimiz bu fotoğrafı Türkiye’ye getirmek aslında hiç kolay olmadı.
Kıbrıs’a giriş çıkışlar Rum ve İngiliz denetimindeydi. Üst taramaları yapılıyordu çok yoğun.
Peki ne yapıldı?
Kanlı Noel’de yaralanan ve böyle kasıklarından boğazına kadar alçıya alınan bir mücahit vardı. O mücahitin sargı bezlerinin arasına saklandı bu fotoğraf. Türkiye’ye öyle ulaştırıldı. Bu tek kare fotoğraf, Kıbrıs’ta yaşanan insanlık suçlarını görmezden gelen Batı dünyasının suratına tokat gibi çarptı.
xxxxxx
Barış harekâtımıza giden sürecin miladı işte buydu.
Etniki Organozis Kripton Agoniston yani Kıbrıslıların Milli Mücadele Örgütü, EOKA adı buydu. Albay Georgios Grivas tarafından kuruldu.
Kıbrıs’ta dünyaya gelen Atina Askeri Akademisi’nden mezun olmuştu bu Grivas. 1919 yılında Yunan işgali sırasında İzmir’e çıkanlar arasındaydı bu herif. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Kıbrıs’a döndü.

Adayı Yunanistan’a bağlamak için Enosis adı verilen saplantılı projesiyle terör estirmeye başladı. Ömrü boyunca Türk katliamı yaptı. Neticede kalpten öldü.
Albay rütbesinden emekli olmasına rağmen bu Yunan hükümeti tarafından kor general yapıldı. Grivas ölünce Grivas’ın yerine Nikos Samson geçti. EOKA örgütü EOKA-B olarak anılmaya başladı.
Fanatik derecede Türk düşmanıydı. Köy baskınlarına bizzat gidiyordu. Kendi elleriyle Türk öldürmekten zevk aldığını söylüyordu adam. Makarios taraftarı Rumları bile katlediyordu bu Samson.
Aslında gazeteciydi iyi mi?
Gazeteci.

Muharebe anlamına gelen Mahi gazetesinin sahibi ve başyazarıydı. Yunanistan’daki albaylar cuntasının desteğiyle Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios‘a karşı darbe yaparak Kıbrıs’ta Yunan Cumhuriyeti ilan etti. Kendini de Cumhurbaşkanı ilan etti.
Türk askeri Kıbrıs’a çıktığında tabi tırıs tırıs Yunanistan’a kaçtı. Güya yargılandı. Güya 18 yılda mahkûm edildi ama hapis mapis yatmadı, tabi hepsi göstermelik.
Hastalığı filan bahane edilerek tedavi için Fransa’ya gönderildi. 1993 yılında elini kolunu sallaya sallaya Kıbrıs’a geri döndü. Gazetesinin başına geçti. 2001’e kadar, 2001’de öldü. Çok böyle kalabalık bir törenle gömüldü. Kahraman gibi gömdüler.
Gazetesi hala yayınlanıyor. En az kendisi kadar Türk düşmanı olan oğlu var. Sotiris Samson.
xxxxxx
Rum parlamentosuna millet de girecekti. Kanlı Noel gecesine geri dönersek. Mürüvvet Hanım’ı alnından vurmuşlardı. Ayrıca vücudunu 7 yerinden vurmuşlardı. Murat’tan 3 kurşun çıktı. Kutsi’den 2.
Evin direği baba kimdi peki?
Türk Silahlı Kuvvetleri’nde Tabip Binbaşı’ydı.
O sırada evde değildi. Çünkü son 3 günde, o Noel öncesinde 103 Türk köyünü yakmışlardı. Ağır yaralılar vardı.
Bu yüzden Gönyeli’ye gitmişti. Kıbrıs Türklerini hayata bağlamaya çalışıyordu. Bir babanın başına gelebilecek en büyük felaketi yaşayan bu Tabip Binbaşı.
Evlatlarının cenazelerini kendi elleriyle yıkadı. Minik bedenlerini evlatlarının santim santim yokladı. Hakan’da kurşun izi bulamadı.
10 aylık bebecikte kurşun izi yok. Çünkü vücudunu yavrularına siper etmeye çalışan annesinin altında kalmıştı 10 aylık Hakan. Nefessizlikten boğularak can verdi.
xxxxxx
Birkaç yıl geçti geçmedi. Yunanistan’da darbe oldu.
Albaylar Cumhuriyeti yönetimi ele aldı. Albaylar Cumhuriyeti’nin kuklacısı CIA.
ABD bastırdı. Atina ile Ankara masaya oturdu.
Zorla.
Başbakan Süleyman Demirel de o sırada. Yunan başbakanıyla birlikte Keşan’da ve Dede Ağaç’ta, hem bizde hem onlarda, iki defa bir araya geldiler. Yunan başbakan gayet küstah tabii, arkasına almış Amerika’yı. Kıbrıs’ın çoğunluğu Rum, dolayısıyla ada Yunanistan’a bırakılmalı.
Demirel dedi ki, “Yok öyle. Kıbrıs’ta iki millet var. Sorun illa çözülsün istiyorsanız, Kıbrıs Türkiye’ye bırakılsın, sorun çözülür…”
Elbette anlaşma sağlanamadı ama artık net olarak belliydi. Savaşmadan Kıbrıs sorunu çözülmeyecekti. Ama gel diyor ki, Türk ordusunun çıkarma yapmak için yeterli imkânı yoktu. Yani 1963-65-67 imkânımız yok. Gemilerimiz filan son derece yetersiz.
Bakın, eski Türkiye denilen Türkiye’nin ne kadar muhteşem bir ülke olduğunu anlatmak için örnek veriyorum.
Demirel, Süleyman Demirel ne yaptı biliyor musunuz? İsmet İnönü‘ye gitti. Hayatları boyunca rakip olmuş insanlar. Bir tarafta CHP, bir tarafta Demokrat Parti’nin devamı Adalet Partisi.
Normalde kanlı bıçaklılar. Birbirlerinin suratına bile bakmıyorlar. Ama Türkiye söz konusu olunca hepsi işte böyle birlik oluyordu. Milli duruş işte buydu.
Demirel hiç tereddüt etmedi, hiç kompleks yapmadı. İsmet Paşa’ya gitti. Akıl danıştı.
Dedi ki; Sayın Cumhurbaşkanım, eski Cumhurbaşkanım, ne yapmalıyım? Sordu. İnönü dedi ki, biz hiçbir zaman deniz aşırı hareket yapmadık. Bu anfibi çıkarmaya başlarsak ve başarısız olursak Kıbrıs’ı komple kaybederiz. Dolayısıyla, kan kusalım, kızılcık şerbeti diyelim, sabredelim, hazırlanalım. Sonra vuralım.
Sabrettik, hazırlandık. Türk Mukavemet Teşkilatı zaten kurulmuştu daha önceden. O yeraltı teşkilatımıza destek vermeye gayret ettik.
xxxxxx
Ve 20 Temmuz 1974.
Vakit tamamdı.
Başbakanımız Bülent Ecevit.
Koalisyon ortağı Necmettin Erbakan. Ana muhalefet Süleyman Demirel. Hepsi aynı fikirdeydi.
Vakit tamam. Sıcak bir yaz gecesiydi. 19 Temmuz 20’sine dönüyordu. Ay batmıştı, zifiri karanlık. Işıkları sönük bir balıkçı teknesi böyle pata pata pata pata Akdeniz’in sularını yarıyordu. Karaya 3 kilometre mesafede durdu.
10 kişiydi. Elit birliğimizin lideri üsteğmendi. “Vakit tamam!” dedi.
Üzerlerinde kamuflaj, ayaklarında postal, sırtlarında böyle su almasın diye naylonlara sarılmış hafif silahlar ve mühimmatlar. Baktı şöyle ekibine. Sözler yetersiz.
Sarıldılar, kucaklaştılar. Olur ya yakalanırlarsa teslim olmayacaklar. Helalleştiler.
Suya atladı üsteğmen. Peşinden öbürleri. Yüzdüler, yüzdüler, yüzdüler. 3 kilometre. Kamuflaj, postal, cephane falan bunlar ıslanınca bin kilo olmuştu sanki. Karaya ayakbastılar.
İlk hedef böyle hellim tenekelerinde getirilen ve balıkçı mücahitler tarafından Beşparmağın eteklerine gizlenen telsizlerdir. Önceden yerleştirilmiş. Buldular onları, ilk temas kuruldu.
Vardık.
Sonraki hedef tepeci adı verilen gözcülerdir. Geleceğimize böyle pek ihtimal vermiyorlardı ama gene de tedbiri elden bırakmıyorlardı. Aman ha böyle ufukta gemi memi görürse haberleri olsun diye, denize hakim noktalara, tepelere tepeciler diziyorlardı. Tepedekiler tepeciler.
Tepelediler o tepecileri birer birer. Silah kullanmadan, gürültü yapmadan elleriyle. Kimsenin ruhu duymadı.
Yokladılar şöyle bir araziyi.
Gördüler ki bizim istihbarat doğru, onların istihbaratı yanlış. Sarp Kayalıklardan çıkamazlar dedikleri yerleri boş bırakmışlar. Çıksalar çıksalar anca buraya çıkarlar dedikleri böyle te uzak noktalara, uzak plajlara yığılmışlar.
Üsteğmen hemen bastı telsizin mandalina. Adana, Konya ve Antalya’dan kalkan jetlerimizin homurtusu Kıbrıs semalarını yırttığında saat 05.25’i gösteriyordu. Rum’un kafasına dank etmişti ama iş işten geçmişti.
Türk’ün yumruğu inmek üzereydi. Sadece 35 dakika sonra C-47 ve C-160’larımız görüldü. Kapılar açıldı. Üsteğmen hemen o sırada Beşparmak’ta zirveye yakındı, kaldırdı kafasını böyle gülümsedi. EOKA’nın kara bulut gibi çöktüğü Kıbrıs’ın gökyüzü bembeyaz baloncuklarla kaplanıyordu. Türk paraşütçüsü yağıyordu sağanak. Gökyüzü beyaz baloncuklarla kaplanıyordu. Elini böyle gözlerine siper etti, üsteğmen ufka baktı “İşte oradalar!” dedi. Çıkarma gemilerimiz geliyordu. Rauf Renktaş o anı ömrünün sonuna kadar unutmayacaktı. Her anlattığında ağlayacaktı. Paraşütçülerimizin böyle yağmur gibi indiğini gördü.Bugün bizim bayramımız diye mırıldandı. Hani biliyorsunuz o macera filmlerindeki kahramanlar böyle hep uzun boyludur, atletik yapılıdır, üçgen vücutludur, ateş gibidirler yani. Sert ve keskin bakışlı, yakışıklı adamlardır.
Bizim sahici kahramanımız Rauf ise göbekliydi ya. Hatta obezdi. Keldi. Öyle sert bakışlar falan fırlatmazdı yani. Hayata daima kıkır kıkır gülümseyerek bakardı. Halbuki hayatının her saniyesi bizzat iyi macera filmiydi. Ateşten gömleği giymişti. Kelle koltukta yaşamıştı. Dünyanın en tehlikeli hadiselerinin içinde yer almıştı bir ömür.
Kod adı Toros‘tu.
Toros.
Gerçekten de yüreği Toros’lar gibiydi.
Fırtına, kasırga, tehlike, ölüm bana mısın demezdi. Savaş veya casus filmlerinde böyle kalıpları tornadan çıkmış çakma kahramanları seyrederiz hep. Gel gör ki atlayıp zıplayanlarla, uçan kaçanla filan yazılmıyor tarih.
Harbi destanlar. Toros gibi mangal yüreklerle yazılıyor. Hemen şu gördüğünüz siyah-beyaz fotoğraf.
Harekatımızdan çok önce beş parmak dağlarında kan gövdeyi götürürken mücahitlerimizin EOKA ile vuruştukları dönemde çekildi. Belinde kemer gibi sarılmış mermi şeritleri, elinde hafif makinalı, ölümle kalım arasındaki ince çizgide, sanırsın piknik yapıyor adam. Öylesine rahat gülümsüyor.
Kendi payıma rahmetlerinin her ilgimi çeken tarafı buydu. Sıradan görünümlü, sıra dışı kahraman. Çünkü mecbur insandı o. “Bu böyle devam edemez…” dedi. Millet adına birinin öne çıkması gerekiyordu. Kaçabilirdi, tırsabilirdi, “Bana ne!” filan diyebilirdi demedi. En öne atıldı.
Sıradan görünümlü, sıra dışı kahraman.
Türkiye, işte bu Denktaş’ı sırtından bıçakladı…
xxxxxx
…
Evet…
Ve hani az önce üst temelimizi anlattım ya, yüze yüze adaya çıkanlar. Paşa oldu sonradan o üst temelimiz. Ergenekon kumpasında hapse atıldı.
20 Temmuz Kıbrıs Barış Harekâtı törenlerini seyrederken böyle seyredin. Bunun için anlatıyorum.
xxxxxx
Denktaş böyle gözleri dolu dolu paraşütçülerimize bakarken, yukarıdan inen paraşütçülerimize 20 Temmuz 1974 sabah saat 06.10 Başbakanımız Bülent Ecevit dünyaya açıkladı.
“Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kıbrıs’a indirme ve çıkarma hareketi başlamış bulunuyor. Allah milletimize, bütün Kıbrıslılara ve insanlığa hayırlı etsin…” dedi. “Biz aslında savaş için değil, barış için ve yalnız Türklere de değil, Rumlara da barış getirmek için adaya gidiyoruz…” dedi.
Harekât başlamış. Mehmetçik’ten sadece bir gün sonra, bir gün. 21 Temmuz’da Türk basını da adaya ayak basmıştı. Gazetecilerimiz o dönem de harbi gazeteciydi. Şimdiki gibi tırışkadan teyyare değildi. Harekâtı an be an yerinde takip ediyorlar, sıcak çatışmanın en kanlı noktalarına giriyorlardı. Hâkimiyeti belirsiz, henüz bizde mi Rumlarda mı belli olmayan yerlere bile cesaretle dalıyorlardı. Köy köy, sokak sokak fotoğraflıyorlardı, izlenimlerini aktarıyorlardı.
Yaşı yetenler bilir…
İşte o anlardan birinde, Rum kontrolündeydi Lefke. Rum kontrolündeki Lefke’de evlere baskınlar yapıldı ve 75 siminin esir alındığı duyuldu. Daha Rum kontrolünde, daha bizim ordu oraya gitmemiş. Aralarında Mete Akyol‘un da bulunduğu 10 gazetecimiz. Bakın isimleri tek tek sayayım efsane kadro çünkü. Mete Akyol, Adem Yavuz, Ertürk Yöndem, Sermet İpekçioğlu, Yücel Hacaloğlu, Hami Sami Coşar, Cihan Ergun, Hüdayi Bayık, Teoman Fehim, Ahmet Kahraman, Eyüp Sabri Kapı da 10 kişilik Türk gazeteci grubu. Gözü kararttılar, Lefke’ye doğru yola çıktılar. Ama Lefkoşa ile Lefke arasında EOKA tarafından yakalandılar. Esir alındılar. Daha Türkiye’de bunlardan bir şeyin haberi yok. Teknoloji sıfır, ne cep telefonu ne hiçbir şey yok. Terör örgütü EOKA tarafından esir alındılar. EOKA insanlıktan çıkmıştı, savaş hukuku falan tanımıyorlardı. İnsan öldürmekten zevk alıyorlar. Onlar açısından gazeteci falan ayrımı yoktu yani. Türkse öldürülmeliydi.
Türk gazetecileri duvar kenarına dizdiler, yan yana sıraladılar. Karşılarına da bir manga silahlı militan sıraladılar. Kurşuna dizecekler. Böyle af dilemelerini, yalvarmalarını bekliyorlardı ama tam tersine. Bizimkiler dimdik duruyordu. İdam mangasının gözlerinin içine dimdik bakıyorlardı. Tetiğe basmalarını bekliyorlardı.
Ve Rum militanlarının o sırada hiç ummadığı bir şey oldu. Lütfen altını çizerek okuyun…
Rahmetli Mete Akyol, mırıldanmaya başladı. “Havasına, suyuna, taşına, toprağına, bin can feda bir tek dostuma…” mırıldanmaya başladı. Kurşuna diziliyor adam. Memleketim diyor. Memleketim şarkısı sözlerini Fikret Şeniz’in yazdığı, Ayten Alpman’ın söylediği aranjman şarkı. O dönem acayip popüler. O günlerde TRT’de öylesine sık çalıyordu ki Kıbrıs Barış Harekatı’nın adeta marşı haline gelmiş. Milli sembol oldu.
Mete Akyol bunu mırıldanıyor. Her köşesi cennetim, ezilir yanar içim. Diğer gazeteciler de bağıra bağıra işlik etmeye başladılar: “Bir başkadır benim memleketim…”
Anlatırken zorlanıyorum, kusura bakmayın.
Rumlar donup kalmıştı. Adamlar şarkı söylüyor ya. Tam o sırada mucizevi bir gelişme oldu. Bir askeri cip geldi zınk. İdam mangasının yanında durdu. Bir Yunan yüzbaşı indi. Savaş ahlakına sahip, mert bir düşmandı adam.
-“Kim bunlar?” dedi…
-“Gazeteciyiz…” dedi bizimkiler.
Gazeteci kimlikten istedi. Baktı, sonra döndü EOKA militanlarını fırçaladı. Dedi ki, “Türk esirleri bana teslim edin…” İsmi Takis Çagarist. Bu ismi unutmayalım.
Türk gazetecilerini EOKA’lıların elinden aldı, askeri araçlara bindirdi, Limasol’a girdi. Emniyet Müdürlüğü’nde ifadelerini aldırdı ve serbest bıraktı. Dedi ki, “Bağıra çağıra söylediğiniz şarkıyı duymasaydım geçip gidecektim. İyi ki şarkıya başlamışsınız…”
(Bakın buraya bir parantez atayım. Bu namuslu Yunan subayı Takis Çagarist, 37 yıl sonra eşiyle birlikte Türkiye’ye İstanbul’a geldi. Atatürk Havalimanı’nda Mete Akyol ve eşi tarafından karşılandı. Sarılıp kucaklaştılar. Bu gazetecilerimizden başka sivil Türkleri de ölümden kurtarmış. Namuslu bir subay, mert bir düşmandı. Kapatalım parantezi, devam edelim.)
Türk gazeteciler Lefke’den kurtarılıp Limasol’a getirildiğinde, esir alınan başka Türk siviller de o sırada Limasol’daydı. Cezaevindeydiler. Bazıları sorgulanmak üzere Emniyet Müdürlüğüne getirilmişlerdi, o sırada gördüler. Varlığıyla onur duyduğumuz efsane gazeteci Ertürk Yöndem bu fırsatı kaçırmadı, diyorum ya bunlar harbi gazeteciler. Kaşla göz arasında esir bir Türk ile konuşmayı başardı. Cezaevinde tutulanların tek tek isim listesini aldı. (Bir saniye önce kendileri ölümden dönmüş.) Serbest kalır kalmaz da bu listeyi Türkiye’ye ulaştırdı. Rumlar böyle bizim elimizde sivil esir falan yok derken esir Türklerin listesi TRT’de ve Bayrak Radyosu’nda yayınlandı. Böylece uluslararası girişim başlatıldı, sivil esirleri serbest bırakmak zorunda kaldılar.
Ancak Adem Yavuz, Ergin Konuksever ve Cengiz Kapkın, bu üç gazetecimiz maalesef öbür meslektaşları kadar şanslı değildi. Lefke’de esir alınan Türklerin izini sürerlerken onlar da yanlışlıkla EOKA kontrolündeki köye girmişler. Durumu fark edip kaçmaya çalışırlarken de yayılım ateşe tutuldular. Şoför hemen orada öldü zaten. Ergin Konuksever omuzundan vuruldu. Ağır kan kaybı vardı. Üçü birden esir alındılar. Limasol’a getirildiler. Ergin Konuksever hastaneye yatırıldı. Adem Yavuz ve Cengiz Kapkın elleri ve gözleri bağlanarak cezaevine götürdüler. Ergin Konuksever ameliyat edildi. Neyse ki hayat tehlikeyi atlatmıştı. Böyle altı saat falan geçti. Adem Yavuz’u kan revan içinde baygın halde sedye ile getirdiler. Ergin Konuksever‘in yanındaki yatağa yatırdılar. Gözleri bağlı halde cezaevine götürürken hiç sebep yokken kim olduğunu elbette bilmediğimiz, şu anda bile bilmiyoruz. Bir Rum tarafından yakın mesafeden karnından vuruldu. Onu da ameliyata aldılar. Bir hafta komada kaldı.
Diplomasi devreye girdi.
Yunanistan kabul etti.
Esir gazetecilerimiz hemen Türkiye’ye verildi.
Adem Yavuz hemen Türkiye’ye getirildi. Adana’da hastaneye yatırıldı ama maalesef daha fazla dayanamadı. Barış Harekatı’nın şehit gazetecisi oldu. Otuz yaşındaydı. Türk basınının kuvvacı genlerine sahip gazetecileri, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra en kritik görevini Kıbrıs’ta işte böyle gerçekleştirdiler.

Kıbrıs sadece Türk siyasetinin ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin değil, Türk basınının da şeref modeliydi. Kahramanca çalıştılar. Halkı bilgilendirmek için kendi canlarını içe saydılar. Esir düştüler, vuruldular, şehit oldular. Bizlere bu mesleğin nasıl yapılması gerektiğini öğrettiler. Bu mesleği yapmamız için rol model oldular.
Şimdi bu sayın medyamıza bakıyoruz. Ya rahmetli Adem Yavuz bugün şehit düşse, bunlar saraya sormadan onu bile haber yapmazdı.
xxxxxx
Neyse, Kıbrıs’a çıktık.
İki yıl sonra Kıbrıs-Türk Federe Devleti’ni kurduk.
15 Kasım 1983 yılında da Kuzey Kıbrıs-Türk Cumhuriyeti’ni ilan ettik.
Galiba 85 yılıydı sanırım. Çok enteresan bir gelişme oldu. Amerikalı bir petrol şirketi Rauf Denktaş‘a geldi. Rezerv tespit ettiklerini söylediler. Bunu çıkarmaya talip olduklarını söylediler. Dediler ki: “Çıkarılacak olan petrolden size %50 pay verebiliriz…”
Denktaş’ın hayata bakışı belliydi.
-“Türkiye olmadan ben cennete bile girmem…” dedi. “Önce Ankara ile konuşayım sonra size dönerim…” dedi.
Bu cevabı hiç sevmediler. Ankara lafını duyunca gittiler. Bunu kelimesi kelimesine böyle yaşandığını bizzat Rauf Denktaş anlattı. Türkiye’den bağımsız olarak ikna etmeyecekler.
Kabul etmediler. Aradan çok çok kısa bir süre geçti. Aynı Amerikalı petrol şirketi elbette Rumlara da gitmişti.
Rum yönetimi lideri Kipriyano’ydu o zaman. Yanına Mısır’ı da alarak bakın tarihlere bakın ya. Mısır’ı da yanına alarak petrol arama işine başlamak istedi.
Denktaş lafı hiç eğip bükmedi.
Dedi ki; “Bu savaşa nedeni olur?”
Birleşmiş Milletler devreye girdi. Ankara’ya heyet gönderdiler. Hem Demirel ile hem Ecevit ile görüştüler. Hem Demirel hem de Ecevit açık açık -“Savaş nedeni olur savaşırız…” dediler. Amerikalılar ve Rumlar mecburen geri adım attılar. Tek taraflı olarak petrol arama sevdasından vazgeçtiler.
Türkiye bunun karşısındaydı.
Bu kadar net!
xxxxxx
Beklemeye başladılar.
2003 oldu. AKP iktidara geldi. Bismillah ilk iş Kıbrıs’ta “Yes Be Annem Referandumu” yapıldı.
Bismillah ilk iş yani. Denktaş‘ın yanında durması gereken Türkiye, Denktaş’ı sırtından hançerledi. AKP bütün gücüyle evet denmesi için çalıştı.
Halbuki o sırada hem Rauf Denktaş hem de oğlu Serdar Denktaş adeta çırpınarak anlatıyordu.
-“Avrupa Birliği’nin ve ABD’nin gözü bizim petrol yataklarımızda…” diyorlar ve sahip olduğumuz petrol topraklarımızda değil, karasularımızda diyorlar.
Avrupa Birliği ve ABD Kıbrıs adasının tümünü Avrupa Birliği’ne almak suretiyle Doğu Akdeniz‘deki petrol ve doğal gaz rezervlerimizi kontrol altına almaya çalışıyor dediler. 2004’ten söz ediyorum size. Bu yüzden Annan Planını imzalatmak istiyorlar dediler. Bu yüzden “yes” dedirtmek istiyorlar. “Faaliyetlerine uluslararası hukuk kılıfı uydurarak bizi ve Türkiye’nin rezervleri uzağında tutmak istiyorlar…” dediler.
Haykırdı insanlar. Denktaş haykırdı.
Bu sayın Türk medyası, Denktaş’ın bu haykırışlarını sansürlüyordu. Türk halkına duyurmuyorlardı. -“Git Kıbrıs’ta konuş…” diyorlardı. Kıbrıs’ta yaptığı açıklamaları da burada haber yapmıyorlardı.
AKP bütün gücüyle evet denmesi için çalıştı.
AKP yandaşı TÜSİAD, MÜSİAD, TÜGİAD, TESEV, KİSK, TÜRSAP, TÜZOP, TOBB hepsi gazetelere sayfa sayfaya ilanlar verdiler. Kıbrıs halkının evet demesi için çağrıda bulundular. Rauf Denktaş‘a yandaş medyada hakaretler yağdırıldı.
Kıbrıs’ın ayak bağı olduğunu yazdılar. Gençlerin önünde engel olduğunu yazdılar. Takoz dediler, Statükocu dediler. “Çekil artık…” dediler, “İstifa et artık…” dediler. (Bakın buraya bir parantez daha açayım. Genelkurmay başkanı Hilmi Özkök’tü o zaman. Genelkurmay’ın yes be annem konusundaki tutumunu yüksek sesle eleştiren Hava Kurmay Albay Tarık Akça ordudan uzaklaştırıldı derhal. Madalyalı istihbarat subayıydı. Peşini bırakmadılar. Balyoz kumpasını da içeri atmaya kalktılar. 18 yıl falan hapis cezası verdiler. –“E bu kadar da olmaz artık…” dedi. Kahrından silahını kafasına dayadı, canına kıydı. 20 Temmuz Kıbrıs Barış Harekâtı törenleri falan yapacaklar. Maskeli balo. Parantezi kapatayım, devam edelim…)
xxxxxx
Yes Be Annem Referandumunda Avrupa Birliği ve ABD evet denilmesini istiyor.
Denktaş hayıklanıyordu. –“Kardeşim petrolümüze, doğalgazımıza çökecekler…”
AB ve ABD ise; -“Hayır yok öyle bir şey siz evet deyin. Rumlar hayır dese bile, Türk tarafına sizi AB’ye alacağız. Siz yeterki evet deyin…” diyorlardı.
-“Siz evet deyin, ambargoyu hemen kaldıracağız…” diyorlardı. Türk milletine de böyle söylüyorlardı.
Biz de Allah aşkına yapmayın diyorduk. Bize -“Niye yapmayalım. Bakın AB’ye alacaklar, ambargo da kalkacak…” diyorlar. Asrın liderimiz de “Win Win. Hepimiz kazanacağız. Evet deyin…” diyordu.
Sandığa gidildi ve Türk tarafı bu gazla yüzde 65 evet dedi. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kepenklerinin kapatılmasına, anahtarların da Rum kesimine verilmesine yüzde 65 evet dediler. Rum kesimi ise yüzde 75 hayır dedi. –“Biz bunlarla bir arada olamayız…” dedi.
Tam bir hafta sonra Rum kesimi hayır demesine rağmen AB üyesi yapıldı. Yetmedi Türkiye’nin AB üyeliğini veto etme hakkını da kazandı. Türk tarafı ise evet demesine rağmen ayazda kaldı. Hala ambargo bile kalkmadı. Hani Doğu Akdeniz doğalgazı falan deniyor ya, “Doğu Akdeniz’i fethediyoruz…” filan. Türkiye Doğu Akdeniz’i işte böyle kaybetti. Rauf Denktaş’ı sırtından hançerlediğimiz gün Doğu Akdeniz’i kaybetmiştik.
Doğu Akdeniz’de tespit edilen ve şu anda ABD’nin, İsrail’in, Yunanistan’ın, Mısır’ın paylaştıkları, (kırıştıkları) iki trilyon dolarlık petrol ve doğal gazı, hatta Birleşik Arap Emirlikleri, Katar falan da işin içine dahil, iki trilyon dolarlık petrol ve doğalgazı kimse bizim elimizden almadı. Bizzat kendi ellerimiz ile verdik.
Rauf Denktaş’ı sırtından hançerlediğimiz gün verdik. Bu medyanın haberleri ile verdik.
Barış Harekatındaki medyamıza bak, bir de bu medyaya bak.
Barış Harekatındaki hükümetimize bak, bu hükümetimize bak.
Barış Harekatındaki muhalefete bak, bu muhalefete bak.
Şimdi Kıbrıs Barış Harekatı törenlerini izleyeceğiz. Sanki “Yes be annem” diyenler ya da dedirtenler kendileri değilmiş gibi kutlamalar yapacaklar. Kıbrıs’ı kendi elleriyle verdiler, fethetmiş gibi törenler yapacaklar…
xxxxxx
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin peyniri hellim. Türkiye’de Türk Patent Endüstrisi tarafından “Coğrafi İşaretli Ürün” olarak tescillendi. Biz tescilledik ama bildiğiniz gibi biz döneri, gyros adıyla kaptırdık. Cacığı da caciko olarak kaptırdık. Baklavayı almaya çalışıyorlar. Bin yıllık kokoreçi, kokoretsi yaptılar. Bizim çoban salatayı Grek Salata diye kakalıyorlar. Kapıdan vize alanlar bile Grek Salad peşinde. Türk kahvesine bile ufak ufak çöküyorlar. Ya bari hellime sahip çıkalım.
Kıbrıs’ı sattık bari hellime sahip çıkalım…
Eyvallah…











O zaman ben askerdim sizler yazilanlari bilirsiniz
Yazilmayanlari ise bizler biliriz.