“TANRIM! YAŞAMAK BUYSA…” / Tunç Şanad
“Tanrım! Yaşamak Buysa…”
Ayda iki-üç akşam içerdi. Daha doğrusu eş-dost, arkadaşlarla bir toplanıldığında; on beşte bir, haftada bir, nasıl denk gelirse işte… Ne evde ne de dışarıda tek başına içmezdi hiçbir zaman. Karşısında en az bir kişi olmalıydı ya da kalabalık bir masa.
Ama bugün…
Kim derdi ki, İstiklal Caddesi’nin ortasında yürürken, aniden, öylesine… Evlenmeden önceki son ilişkisiydi. Dört buçuk yıldır evli olduğuna göre, beş yılı aşkın bir süredir hiç görmemişti onu. Zaman zaman aklına gelir, devam etseydi nasıl olurdu diye hayal eder, sonra başka düşüncelere yönlendirmeye çalışırdı beynini. Beyhudeydi nasılsa…
Pangaltı’ya kadar geldiğini fark ettiğinde, Halaskargazi Caddesi boyunca epeyce yürümüş olduğunu anladı. Kurtuluş’a gidecekmiş gibi Ergenekon Caddesi’ne saptı. Doğrusu kendisi de ne aradığını pek bilmiyordu. Bu halini önce abartılı buldu, sonra “Koy ver gitsin” diye mırıldandı. Kontrolü kaybetmek ona göre değildi ama… Rastgele soldaki sokaklardan birine daldı. İleride lokanta mı, başka bir iş yapan esnafın dükkânı mı anlaşılmayan bir vitrinin önünde durdu. Sanki tasarruf yapmaya gayret edilmiş gibi içerisi loştu. Kapının camına yaklaşınca içerideki masa ve sandalyeleri gördü. Oturan az sayıda müşterinin ya elinde ya da önünde rakı kadehlerini fark edince, şu anda en uygun sığınağın burası olduğunu anladı.
Solda dört kişilik, sağda iki kişilik masalar, meyhanenin sonuna doğru giden doğal bir koridor oluşturuyordu. Bu yol mezelerin sergilendiği bir buzdolabı vitrini ile son buluyordu. Belli ki arkasında da açık mutfak vardı. Ortayı geçince sağdaki iki kişilik masalardan birine çöktü. İçerideki müşteriler, kendinin aksine buranın müdavimi gibi gözüküyorlardı. Karşılıklı oturanlar bile pek muhabbet etmiyordu. Halbuki o hep rakının en iyi mezesi sohbettir deyip durmuştu yıllardır. Duvarlardaki eskimiş küçük çerçevelerde kimi fotoğraflar vardı. Masalarda müşterilerin topluca çektirdiklerinin aralarına çoktan göçüp gitmiş ses sanatçılarının fotoğrafları da serpiştirilmişti. Safiye Ayla’yı, Müzeyyen’i, Zeki Müren’i gördü ilk bakışta. Az cızırtılı ve kısık bir sesle de olsa gelen sesten Münir Nurettin’i tanıdı: “Beni Kör Kuyularda Merdivensiz Bıraktın”. Bir yerde okumuştu, yirmi dört kez intihar girişiminde bulunmuş Ümit Yaşar’ın şiirinden bestelemişti üstat…
Garson geldi. Orta yaşları bitirmeye yüz tutmuş, tavrı ve kıyafeti ile neredeyse yarım asır önce bu kapıdan içeri girmiş ve bir daha da hiç dışarı çıkmamış gibiydi. Birkaç yıl önce yeni bir pastane açacak bir müşterisi, içini ve dışını o mermer masalı eski muhallebiciler gibi tasarlamasını istemişti. Arşivleri araştırırken rastladığı fotoğraflardan fırlamış gibiydi bu adam. “Ne rakı var” diye sordu. Garson, “Bizde sadece Yeni Rakı ve Kulüp bulunur” diye cevapladı. Adam tereddütsüz, “Kulüp o zaman” dedi, “35’lik olsun.” Sonra aklına geleni hemen ekledi, “Ama şu bildiğin eski Kulüp…” Garson, “Eskinin 35’liği yok, 70’liği var” dedi; bu cümleyi şimdiye kadar yüzlerce müşteriye kurmuş gibi bir kayıtsızlıkla… Bu sözden, “bir oturuşta 70’lik içecek bir hâl mi sergiliyorum” çıkarımı geçtiyse de aklından, en az birkaç kişilik masalar için hazırlanmış bir ifade kalıbı olduğu kanaatine vardı. Garson, müşterinin duraksaması karşısında “Delüks’ün 35’liği var” diye alternatif zenginliğini sundu. Emre, istemeye istemeye kabul etti. Dolaptaki meze çeşitleri de sayılınca, beyaz peynir, çiroz ve topik ısmarladı, salata teklifini ret etti. Çiroz ve topiğin iyisi artık o kadar az mekânda yapılıyordu ki, nereden kaynaklandığını anlamadığı bir güvenle bu fırsatı kaçırmak istemedi.

Garson, 35’liği masaya bıraktı. Adam, rakı kadehinin yanındaki su bardağını karşısındaki diğer tabağın yanına koyup, oradaki kadehi aldı. İstediği buz ve su da gelince ikiz kulelerin içini usulünce doldurdu. İlk yudumu almak için kadehini kaldırdı, alışkanlıkla tokuşturacak bir başka kadeh bulamayınca, su doldurduğuna vurdu yavaşça, “Şerefine Ayfer” diye mırıldandı. Sonra Delüks’ün devşirilmiş etiketine baktı bir süre, “İhap Hulusi’nin kemikleri sızlamış mıdır” diye düşündü.

“Seni yine görmek isterim” demişti Ayfer… Ayaküstü kısa konuşmanın içine “Ben de Perşembe günü boşanıyorum zaten” diye lafı sıkıştıramadı Emre… Bir hafta sonra mahkeme vardı. Tek celsede bitireceklerdi, öyle konuşmuşlardı eşiyle. Ayfer, “Numaranı yazar mısın şuraya” deyip cep telefonunu uzatmıştı. “Ben de seninkini alayım” diyememişti şaşkınlıktan. Arar mıydı Ayfer?.. “Aramalı” diye mırıldanıp bir yudum daha aldı. Her zamankinden daha lezzetli geldi tadı.
Mezelerin durduğu buzdolabına daha yakın bir masada oturmuş bir adam çekmişti dikkatini geldiğinden beri… Kesin altmışının üzerindeydi. Çoğunlukla bakışları kadehine kitlenmiş, içindeki keder – her neyse – yaşamına yayılmış; arada bir fırt çekiyor, bazen de önündeki beyaz peyniri tırtıklıyor, küçük bir domates dilimi atıyordu ağzına. Emre geleli en azından kırk beş dakika olmuştu, masasında başka bir şey yoktu adamın.
Deminden beri düşündüklerine biraz olsun ara verebilmek için, adamın efkârının sebepleri üzerine fikirler yürüttü kendince… “Yıllardır bıkıp usanmadan çok sevdiği eşini kaybetmişti hiç beklemediği bir anda.” “Kızı, rızası olmaksızın hayırsız bir herifle evlenmişti.” “Üç çocuğu ve karısı evde beklerken, o burada zıkkımlanıyordu.” “Hep birlikte içtikleri en yakın arkadaşı amansız bir dertten hastaneye kaldırılmıştı.” “Tuttuğu takım yine kendi sahasında yenilmişti.” Bulduğu bu son sebep, diğerlerinin yanına hiç yakışmadı diye düşündü.
Şu köhne meyhanede, günün bu saati, böylesi bir ruh hali ile içmene sebep ne? Bir daha hayatta yüzün bir an olsun hiç gülmeyecekmiş gibi hüzünlü?.. Bak, bugün karşıma birdenbire Ayfer çıkıverdi. Oluyor işte böyle güzel şeyler de insanın hayatında. Daha da bi güzelleşmiş mi sanki? Beş yıl, onun tersine beni biraz yaşlandırdı mı acaba? Boşanma kararı sonrası, bundan sonraki yaşamım acaba nasıl olacak diye düşünürken, ikinci bir şansı bu kadar erken mi yakaladım? Yoksa kendi kendime gelin-güvey mi oluyorum içtikçe? Emre, gidip adamın karşısındaki sandalyeyi çekip oturmuşçasına sohbet ediyordu içinden… Gerçekten izin isteyip, masasına çökse, adam anlatır mıydı kendisine niye bu denli omuzlarının çöktüğünü?..
Daha çok tereddütte kalmasına fırsatı olmadı. Yaşlı adam, kadehindeki son yudumu da kafasına dikip, kalktı. Kimseye selam vermeden – hatta galiba hesap da ödemeden – yorgun adımlarla yürüyüp çıkıp gitti dükkândan. Yazdırıp, emekli maaşını aldığı günlerde toptan mı ödüyordu acaba?
Bir ara garsonu durdurup, adamın kim oluğunu sordu.
“O, buranın eski sahibi” dedi, “Bizim patrona o devretti.”
“Kendisi niye devam etmemiş ki?”
“Valla bizim de bildiğimiz etraftaki dedikodular. Güya bir kadına kaptırmış kendisini, varını yoğunu ona yedirmiş. Sonra da borçlanıp durmuş. Sonunda hepsini kapayabilmek için bizim patrona devretti mekânı işte… Her gün gelip burada içer.”
“Yazık olmuş… Ama evi yerine burada içmek çok daha pahalıya gelmiyor mu? Ne kadar parası kalmış olabilir ki? Hazıra dağ dayanmaz.”
“Yok, yok… Devrederken bizim patronla anlaşmış. Her gün gelir, iki duble rakımı içer, yanına sadece bir dilim beyaz peynir ve domates söğüş isterim diye şart koşmuş. Bizim ki de acımış mı ne, kabul etmiş.”
Emre, ne hayatlar var diye düşündü; bir kadın insanı nerelere sürükleyebiliyor. Bir zamanlar kendi işlettiği bu meyhanede her gün böyle iki lokma ile içmek, kim bilir ne kadar zor geliyordur adama…
Bir müddet sonra, hesabı ödeyip, çıktı. Geldiği yönün aksine sokağın aşağısına doğru yürümeye başladı. Nasıl olsa bu yol onu Kurtuluş son duraktan, eski Apik İşkembecisi’nin olduğu köşeye kadar inen yokuşun oralara bir yere çıkarırdı sonunda… Yıkılma kararı alınmış iki apartmanın önüne çekilmiş uzun bir tahta perde üzerine kalın fırça ile boyanmış bir duvar yazısına rastladı sokak üzerinde. Soldan sağa beş altı metre uzunluğundaki iki satıra, karşı kaldırımda durup uzun uzun baktı ve defalarca okudu.

Perşembe günü Çağlayan Adliyesi’nden çıkınca, havayı derin derin içine çekti. Etraftan utanmasa, kollarını açıp şöyle doya doya gerinecekti. Mahkeme kısa ve istediği gibi geçmişti. Artık bekâr bir adamdı. Arabasını servise verdiği için bir taksiye atladı, Taksim’e yaklaşırken, Dolapdere’ye sallanan yokuşun başında indi. Yürüyerek meydana çıktı, oradan Sıraselviler Caddesi’ne yöneldi. Niyeti Firuzağa’da oturup güzel bir Türk kahvesi yudumlamaktı. Cihangir Meydanı’ndan bir gazete satın aldı. Katlayıp sol kolunun altına koydu, üniversite yıllarındaki gibi… Cadde üzerindeki kahvehanede boş bir masa bulup, oturdu. Sade kahvesini söyledi. Gelince, önce bir yudum aldı ve hayatın güzel olduğunu düşündü. Gazeteyi açtı, baş sayfadaki manşetlere göz gezdirdi. Yeniden oraya dönmeden önce açıp, ikinci ve üçüncü sayfalarda da gezindi. Sağ altta bir haber vardı. Üç sütuna yayılmış büyük bir fotoğrafın bir kenarına yerleştirilmiş, kimliklerden alındığı belli iki vesikalık gördü. Birini tanıyordu. Emin olmak için daha dikkatli baktı. Evet, daha gençlik zamanına ait olsa da – ki o günlerini çok iyi bilirdi – Ayfer’e aitti. “Trafik Magandası, İki Genç Kadını Öldürdü” başlığını taşıyan haberi yüreği sıkışarak okumaya çalıştı. “Otobanda makas atan bir araba, yan şeritte seyreden iki kadının ölümüne sebep oldu. Biri olay yerinde can verirken, diğeri ambulansla hastaneye yetiştirilmeye çalışılırken…” Hangisinin, hangisi olduğunun bir önemi yoktu ki artık. Okumayı bırakıp, gazeteyi buruştururcasına masaya bastırdı. Gözleri doldu. Avazı çıktığı kadar bağırıp, isyan etmek istiyordu. Sonra gözünün önüne birkaç gün önce rastladığı tahta perdedeki sokak yazısı geldi:
“Tanrım! Yaşamak buysa eğer, ölmek kim bilir nasıl bir duygu?”
Tunç Şanad’ın bu yazısı Bodrum Sokak Dergisi’nin Eylül/Ekim 2024 sayısında yayınlanmıştır. Kuşe kağıda basılı olarak dağıtılan Bodrum Sokak Dergisi’ne abone olabilirsiniz. Abone olmak için iletişim kurunuz…







https://www.youtube.com/watch?v=uO6ivuMJgXo