ŞAİRİN TABLOSUNU SATIN ALMAK / Sunay Akın
Şairin Tablosunu Satın Almak
Galata Köprüsü’nün korkuluğuna dirseğini dayayan İtalyan ressam, yanından ayırmadığı boya kutusuyla bir ilkbahar sabahı, güzelliğini fırçasıyla tablolarına yansıtmaya çalıştığı İstanbul’a bakmaktadır. Birden, köprünün Eminönü kıyısından gelen marş sesi duyulur. Ertuğrul Alayı’nın süvarileri müzikle ahenk içinde kendisine yaklaşmakta, köprünün ahşap tahtaları atların nalları altında bir piyanonun tuşları gibi sesler çıkarmaktadır.
Ressam, Ertuğrul Alayı’nın Yıldız Sarayı’ndaki selamlık merasimine katılmak üzere cuma günleri Galata Köprüsü’nden geçtiğini öğrenir. O günden sonra da her cuma hiç kaçırmadan köprü üstünde alır soluğu. Bir tek hayali vardır artık; beyaz atlar üstündeki yeşil üniformalı askerleri ellerinde tuttukları kırmızı flamalarla tuvaline yansıtmak. Bunun için haftalarca Ertuğrul Alayı’nın tüm ayrıntılarını elindeki desen defterine çizer. Atların koşumlarından askerlerin ceketlerinde kaç düğme olduğuna kadar hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmaz.
Fausto Zonaro’nun yaptığı Ertuğrul Alayı’nın Galata Köprüsü’nden geçişini gösteren tablo öylesine beğenilir ki sarayın Başteşrifatçısı Münir Paşa tarafından padişah II. Abdülhamid’e sunulmasına karar verilir. Münir Paşa, atların hepsinin beyaz olmasının nedeninin, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’a beyaz bir at üstünde girmesinden kaynaklandığı bilgisini verdikten sonra, alayı seyreden çocuğun yalın ayak olduğuna dikkat çeker ve padişahın yoksulluğu sevmediğini söyleyerek İtalyan ressama sorar “Bu çocuğu giydirmenin bir yolu yok mudur?”

Her şeyin olabileceğini, tablonun rahatsızlık uyandıran yerine redingotlu bir adamın dahi konabileceği yanıtını veren Zonaro, yalın ayaklı çocuğun seslerin titreşimlerini belirleyen diyapazon gibi olduğunu, bu nedenle dokunmak istemediğini belirtir. Münir Paşa’nın ısrarla padişahın çocuğun kaldırılmasını istediğinde bunu yapmaya razı olur musunuz, sorusu üzerine de “Söz veriyorum” yanıtını verir.
İstanbul’a 1891 yılında gelen ve yaptığı ilk resimleri satılması için Beyoğlu’ndaki bir kitapçıya veren Zonaro’nun sarayın başressamı olmasına giden yol, bir cuma sabahı Galata Köprüsü’nde Ertuğrul Alayı’yla karşılaşmasıyla açılmış olur. Sarayın duvarına asılan tablo, II. Abdülhamid’in tahta çıkışının 25. yıl dönümü kutlamalarına gelen Fransa Meclis Başkanı M. Paul Deschanel tarafından çok beğenilir. Bunun üzerine padişah tabloyu armağan olarak Fransa Büyükelçiliğine gönderir. Zonaro anılarında ziyaretin resmî oluşu nedeniyle tablonun ulusal meclis olarak kullanılan Paris’teki Bourbon Sarayı’nda bulunduğunu yazmış olsa da tablonun sözü edilen yerde olmayıp, ileride Fransa Cumhurbaşkanlığı da yapacak olan Deschanel’in varislerinde bulunduğu düşünülmektedir.
Zonaro padişahın isteği üzerine Ertuğrul Alayı’nın Galata Köprüsü’nden geçişini gösteren tablodan bir tane daha yapar. Milli Saraylar Koleksiyonu’nda bulunan bu resmin ilkinden farkı, yalın ayaklı çocuk ve çingenelerin olmayışı, İtalyan ressamın sol köşeye kendini ve de eşini kondurmasıdır.
Galata Köprüsü’nün pek çok resmini yapar Zonaro. Bunlar arasında yangına koşan tulumbacıları resmettiği eseri en çarpıcı olanıdır. Ne yazık ki kaybolan, günümüze ulaşmayan bu tabloyu tamamlayabilmek için tulumbacılarla arkadaşlık kuran Zonaro, onların isteğini kırmayarak tulumba sandıklarının üstüne aslan resmi de yapmıştır. Kaybolan sadece tablo değildir. Ressama tulumbacı kıyafetleri giyerek poz veren yardımcısı Gianni de bir gün kaybolur ortalıktan. Zonaro, Gianni’nin Beşiktaş Tulumbacı Takımı’na katıldığını öğrenecektir!
Galata Köprüsü paralı olduğu yıllarda, insanlardan geçiş ücreti toplamakla görevli olan tahsildarlardan biri de Abdullah Efendi’dir. Gelip geçenlerden aldığı paraları boynuna asılı kumbaraya atan tahsildar, bir yandan da kendisiyle köprü başında aynı görevi yapan yanındaki arkadaşına dert yanmaktadır. Oğlundan yana sıkıntılıdır Abdullah Efendi; eline geçen her kâğıda resim yapmakta, derslerine hiç mi hiç çalışmamaktadır. Çok az olan harçlığını tamamen kesse de oğlu Hüseyin Avni, okuduğu romanların resimlerini yapmayı her geçen gün daha da artan bir hevesle sürdürür.
Sivil tıbbiyenin anatomi derslerinde görürüz Hüseyin Avni’yi. Öğrenciler insan bedeninin sırlarını öğrenmeye çalışırken, o bir köşede kadavranın resmini çizmektedir kâğıtlara. Eczacı mektebinin kimya derslerine de dinleyici olarak katılır. Öğrendiği bilgilerle de fırçasını batıracağı boyaları hazırlar. Öğretmenlik yaptığı dönemde aynı adı taşıyan arkadaşından ayrılmak için Çerkez dilinde “beyaz” anlamına gelen Lifij sözcüğünü adına ekleyen Hüseyin Avni Lifij, yirmi yaşına geldiğinde “Pipolu Adam” adlı tabloyu yapar. Bu resimde, elinde içki kadehi tutan pipolu adam, omzunda görünen eski ve yırtık çorabıyla ressam olma yolunda yoksulluğu göze aldığını ilan eden Hüseyin Avni Lifij’den başkası değildir. Tabloyu gören Osman Hamdi Bey, hiçbir akademik eğitim almayan genç adamın yeteneğine hayran olur.

23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet’in ilan edilmesiyle, Zonaro’nun İtalya’da bir gazetede resimlerinin basılmasına izin verdiği anlamına gelen “kırmızı” sözcüğünü yazmak istediği telgrafın, bu sözcüğün başkaldırı olarak algılanacağı nedeniyle yasaklandığı II. Abdülhamid’in “İstibdat Devri” sona erdiğinde, Avni Lifij, Sultan Abdülaziz’in oğlu ressam Abdülmecit Efendi tarafından resim öğrenimi almak üzere Paris’e gönderilir.
1912 yılında İstanbul’a dönen ressam, Yüksek Kaldırım’da kiraladığı ve parasızlık nedeniyle soğuk havalarda yakacak alıp ısıtamadığı evinde, Kadıköy Belediye Başkanı Celal Esad Arseven’in sipariş ettiği tabloyu karın tokluğuna, binbir zorluk içinde tamamlar. Kazma kürekle çalışan, el arabasıyla malzeme taşıyan, terini silen insan figürlerinin olduğu ve arkada Haydarpaşa Garı’nın görüldüğü tablonun adı trajikomik bir şekilde “Kalkınma”dır!
Avni Lifij, 4. Galatasaray Resim Sergisi’ne üç resmiyle katılır. Bunlardan biri “Nef’i Devrinden Bir Sahife İçin Etüt’’ adını taşımaktadır. Nef’i, IV. Murat döneminde padişahın şiir yazmasını yasaklamasına rağmen Vezir Bayram Paşa hakkında bir hiciv kaleme aldığı için sarayın odunluğunda boğularak öldürülen ve de cesedi denize atılan bir şairdir. Sarayın yasaklarına boyun eğmeyen cesur yürekli şairi, Tevfik Fikret şu dizeleriyle anacaktır:
Öyle bir nehr-i muazzam gibi cuş etmişsin,
Fakat, eyvah! Çorak yerde akıp gitmişsin.
Sana başka bir zemin, başka bir zaman lazımdı,
Sana bir alem-i lahut, nişan lazımdı.*
Sergide, ressamın yanına gelen bir adam, söz konusu tablonun temsil ettiği kişi tarafından satın alınmak istendiğini bildirir. Avni Lifij de bedeli karşılığında satar resmini. Serginin açıldığı tarih 16 Temmuz 1922’dir. Tabloyu satın alan da Mustafa Kemal Atatürk!..
Atatürk, ölüm kalım savaşı olan Büyük Taarruz günlerinde Reşat Nuri Güntekin’in “Çalıkuşu” romanını okumakla kalmamış, bir sanatsever olarak Avni Lifij’in bir tablosunu da satın almıştır. Bu bilgi O’nun kişiliğine ve bilgeliğine duyulan hayranlığın, zaman içinde kalplerde daha da kök salacağını bir kez daha gözler önüne sermektedir.
9 Eylül’de İzmir’in işgal güçlerinden kurtulması nedeniyle Atatürk’ü kutlamak üzere
12 Ekim’de Bursa’ya giden sanatçı ve öğretmenlerden biri de Avni Lifij’dir. Atatürk, Bursa Şark Tiyatrosunda yaptığı konuşmada şunları söyler, “Hoş geldiniz irfan ordusu. Zaferi kazandık ama savaş bitmedi, gerçek savaş şimdi başlıyor. Bundan sonra cehaletle savaşacaksınız. Bu savaşın ordusu sizlersiniz!”
Atatürk’ün sekiz yıl aradan sonra İstanbul’a gelişinden bir ay önce, 2 Haziran 1927’de son nefesini verir Avni Lifij… Eyüp Mezarlığı’na gömülse de kabri zaman içinde kaybolur. Anısına Pierre Loti Kahvesi’nin hemen yanına bir mezar yapılır. Bu mezar 29 Kasım 1991’de eşi Harika Lifij defnedilene kadar boş kalacaktır. Hüseyin Avni Lifij’in eşi Harika Hanım, kocasını kaybettikten sonra resim yapmayı ikinci plana atan, kendini eşinin adını yaşatmaya adayan bir ressamımızdır.
Avni Lifij’in Pierre Loti Tepesi’ndeki mezarı Galata Köprüsü’ne bakmaktadır…






