MEZAR TAŞI KİTABESİ / Tunç Şanad
Mezar Taşı Kitabesi
“Mezar taşıma yazılacak olan şey kafa karışıklığı olacak
Çatlak ve kırık bir yolda sürünürken
Eğer başarabilirsek, hepimiz arkamıza yaslanıp gülebiliriz
Ama korkarım ki yarın ağlayacağım
Evet, korkarım ki yarın ağlayacağım
Epitaph … King Crimson (1969)”
“Ben böyle bir dünyaya çocuk getirmek istemiyorum” dedi adam. Sesi sakin, ama kararlıydı. Kadın yüzünü buruşturdu, “Ne kadar klişe bir laf bu böyle!” Sinirli birkaç adım attı salonun ortasında, “Bu mu bahanen yani?”
Serhan, “Niye olmasın” dedi, “Çok mu tuhaf?” Demet, bir şeyler söyleyecek gibi oldu, duygularını tam olarak yansıtacak cümleleri bulmakta zorluk çekiyordu. Yumruğunu diğer avucunun içine iki kez hırsla vurdu.
“Bunları daha önce de konuştuk seninle… Sevişmek için gidip belediyeden izin alacak insanlar değiliz ikimiz de” diye sözlerine devam etti adam. Demet’in bir kaşı kalktı, “Evlenmemek için sudan bir neden arıyorsan, ben seni öyle bir şeye mecbur bırakmıyorum. Sadece bir çocuğum olsun istiyorum bu hayatta; çok mu?”

Diğeri, “Gerçekten «böyle bir dünya» derken bahane mi uydurduğumu düşünüyorsun? Sen şu dünyanın halini görmüyor olamazsın” dedi sesini biraz daha yükselterek… Kadın kendi haline acırcasına “Kaç yıl oldu birlikteyiz! Yaa ben kaç yaşıma geldim! Vaktim gelip geçiyor farkında mısın? Bu kadar zalim olamazsın” dedi.
“Herkes çocuk sahibi olmak zorunda değil bu dünyada…”
“Ne o, şimdi de nüfus planlamacısı mı kesildin?!”
“Onu düşünmemiştim, ama o da var tabii… Dünyada nüfus arttıkça işsizlik, tüketim, ekonomik bağımlılık, göçler, çevre kirliliği, çarpık kentleşme artar. Yetersiz beslenme de apayrı bir sorun zaten.”
Demet, sevgilisinin yüzüne bakıp, bütün bunları ciddi mi, yoksa deminki serzenişi karşısında ironik olarak mı dile getirdiğini anlamaya çalıştı. “Açık oturumumuza hoş geldiniz!” dedi ve alaycı bir ifadeyle devam etti, “Tamam senin açtığın yolda yürüyelim o zaman. Sayın hocam, yıllardır politikacılar en az 3 çocuk yapın diyorlar. Hatta 5’e bile çıkardılar sonrasında… Buna ne diyorsunuz?”
“E, haklılar tabii” diye söze başladı adam, “Çok çocuk, aile ekonomisini bozar. Yoksul aile çocuklarına yeterli eğitimi veremez. Düzgün eğitim alamamış çocuklar cahil seçmene dönüşünce aynı yöneticilere oy verir. O yöneticiler çok çocuk yapın demeyi sürdürürler. Bu kısır döngüyü kim, ne zaman, nasıl kırar bilinmez.”
“Usta bir demagog olduğunu kabul etmem lazım. Baksana konuyu nereden nereye getirdin?” diye ellerini iki yana açtı kadın…
Serhan ciddiyetini bozmadan devam etti, “Bir tek çocuğun bile eğitim giderlerinin toplamı ne kadar biliyor musun sen? Özel okulların yıllık ödemesi çoktan bir milyonu aştı. Kitabı-defteri, yemeği, servisi, şusu busu derken iki milyon. Çarp en azından 17 yılla, bugünkü haliyle 30 – 35 milyon lira. İkimizin gelirinin toplamından her ay 165 bin lirayı çıkar bakalım geriye ne kalacak?” Demet, “Özel okul şart mı yani? Biz bütün eğitim hayatımızı özel okullarda mı geçirdik?” diye itiraz etti.
“Öyle deme… Yıllar öncesinin maarif okulları kalmadı artık. Amerikan filmlerindeki yoksul zenci mahallelerinin liselerini bile aratır oldular.”
“Abartma istersen…”

“Eğitim kalitesini filan bir yana bırakalım; sabah kahvaltısını yaptırıp, öpüp koklayıp okula uğurladığın çocuğunun akşam eve ne halde döneceği, hatta dönüp dönemeyeceği bile meçhul…”
“O ne demek ya?”
“Artık sokaklarda, alışveriş mekanlarında çocuklar çocukların canına kıyıyor. Demin konuştuğumuz cahil bırakılmış çocuklar, bir yandan da diziydi, sosyal medyaydı, artık eski anlamıyla kullanamadığımız mahalle kültürü ile öyle hale geliyorlar ki, bir başka çocuğu öldürürken cep telefonlarıyla filme bile alıyorlar, yaptıklarıyla öğünüyorlar”
Kadının biraz aklı karıştı ve “Yok, sen beni korkutup, vazgeçirmeye çalışıyorsun” dedi. Adam görüşünde ısrarcıydı, “Dünyanın kaç yerinde savaş çıkıyor? Hatta ülkemizin etrafındakiler de azımsanmayacak sayıda ve büyüklükte. Her yerde şiddet ve suç oranı yükseliyor. Hangi laboratuvarda, ne yapılmaya çalışılırken üretildiği bilinmeyen mikropların yarattığı salgınların boyutu ve süresi ne hale geldi bak… Sonuçları hâlâ etkisini sürdürüyor bence…”
“Evet, bir daha öyle bir pandeminin yaşanmamasını diliyorum.”
“İnan, vicdan ve ahlak seviyesindeki düşüş bu hızla devam ederse, etkisi global bir salgından çok daha büyük olur. Kadın cinayetlerinin umursanmadığı bir dünyada varlığını sürdürmeye çalışan bir kızın ya da Orwell’ın artık bir gün gerçek olmayacağı söylenemeyen 1984’ünde isyanlarını bastırmaya çalışan bir oğlun olmasını mı istiyorsun? Sen ve ben elbette öyle düşünmeyiz, ama insanlar yaşlılıklarında kendilerine baksınlar diye çocuk yaparak onlara ne büyük bir haksızlık ediyorlar. Bu bencillik değil mi?”
“Tamam…” dedi Demet, “Pes ediyorum. Senin dediğin gibi olsun.” Konuştukları onu bitkin düşürmüştü sanki. Yüzü asık ve düşünceliydi.
Serhan’ın yüz ifadesi değişti. “Yok…” dedi kadının saçını şefkatle okşarken, “Sakın isteğinden vazgeçme.”
Demet, adamın ne demek istediğini anlamaya çalışan gözlerle baktı.
Serhan yatıştırıcı bir ses tonuyla devam etti, “Bu dünyaya bir çocuk getireceksek, bütün bu olumsuz koşulların farkında olmalıyız. Hayata ancak böyle bir bilinçle hazırlayabiliriz onu…”
“Nasıl yani…” dedi kadın, “Sen şimdi bir çocuğumuz olsun istiyor musun?” Şaşkındı…

“Ben insana olan inancımı hiçbir zaman kaybetmem. İnsanların değişebileceğine inanırım. Kaostan çıkabileceklerine… Umudumuzu hiçbir zaman kaybetmemeliyiz. Belki kötüye giden bu dünya düzenini diğer yöne çevireceklerin arasına katılacak bir çocuk yetiştiririz. Bizim evrende varoluş sebebimiz arasında muhakkak gelecek nesillere bir şeyleri, bilgiyi aktarmak da mevcut. Çocuğumuz bizden de ileri düşünen, barışçıl, aydınlık yanlısı biri olmalı.”
Demet, adamın boynuna sarıldı, “Seni çok seviyorum” dedi. Serhan da “Ben de seni çok seviyorum” dedi.
Sonra, “Bak sana bir şey anlatayım” diyerek devam etti, “Bir mezar taşı düşün. Üzerinde kutsal kitapların birinden alınma bir iki kelime… O mezarda yatan kişinin söylediği bir şey değil. Sonra adı ve soyadı var. Soyadı atalarından geliyor, adını da kendisi değil, ebeveynleri koydu. Onun da altında doğum tarihi ile ölüm tarihi var. Doğum tarihini kendisi saptayamadığı gibi, ölümünün de hangi gün olacağını söyleyemezdi. Bir kişinin mezar taşında aslında onun oluşturduğu tek bir şey var. O da doğum tarihi ile ölüm tarihi arasındaki o çizgi. İşte onu doğrusuyla yanlışıyla sadece o belirledi.”
“Ne anlamlı bir saptamaymış” dedi beğeniyle kadın…
“Bir gün çocuğumuz mezar taşımızdaki o kısa çizgiye bakıp, «ne kadar doğru» desin. Öyle bir yaşamımız ve mezarımızın başında bizi sevgi ve vefayla anan bir evladımız olsun
Tunç Şanad’ın bu yazısı Bodrum Sokak Dergisi’nin Ocak/Şubat/Mart 2026 sayısında yayınlanmıştır. Kuşe kağıda basılı olarak dağıtılan Bodrum Sokak Dergisi’ne abone olabilirsiniz. Abone olmak için iletişim kurunuz…








https://www.youtube.com/watch?v=vXrpFxHfppI