KISA KESME, KONUŞ KONUŞ… / Tunç Şanad
Kısa Kesme, Konuş Konuş…
“Uuuuuuuy! çocuklar kim bilir
ne harikûlâdedir
160 kilometre giderken öpüşmesi.”
Hüsnü otobüsten inince saatine baktı, “Daha epey vaktim var. Şurada bir berber bulup, sakal tıraşı olayım bari” diye düşündü.
Üniversiteden sınıf arkadaşı Nihal ile buluşmaya gidiyordu. Her zamanki gibi Platin Kafe’de buluşacaklardı. Marmaray’dan Yenikapı’da inip, Beyazıt’a yürümeyi planlamıştı. İki üç günlük sakal ile kıza görünmek pek de yakışık almazdı. Şu köşeyi bir iki kapı geçince bir berber dükkânı vardı işte, görünce sevindi; çok yürümesine gerek kalmayacaktı.
Kapıdan girince içeride üç kişi olduğunu fark etti. İki koltuktan birine oturmuş tıraş olan bir müşteri, makası ile tarağı o eski esnaflar gibi kullanan orta yaşın üzerinde bir berber ve bekleme koltuklarında birkaç yaş daha genç biri… “Bir sakal aldıracaktım, müsait misiniz” diye ortaya sordu. Boştaki adam ayağa kalkıp, öbür berber koltuğunu gösterdi, “Tabii, buyurun böyle”.

Pardesüsünü çıkardı, atkısını bir kolunun içinde tıkıştırıp kapı kenarındaki askıya yerleştirdi, kasketini de üstüne koydu.
Berber gömleğinin yakasını içe doğru kıvırıp, boynuna beyaz bir havlu koyarken, kapının önünden kalabalık bir grubun geçtiğini fark ettiler. Kimisinin elinde bayrakların olduğu gençler istasyon yönünde yürüyorlardı. Tıraşa hazırlanan adam, “Bu saatte yine nereye gidiyorlar ki bunlar” diye söylendi. Öbürü, “Bu akşamki mitingin çok daha kalabalık olacağı söyleniyor; önlerde yer kapmaya gidiyorlardır herhalde” diye fikir yürüttü.
Hüsnü, “Bu seferki boşa gitmese bari” diye hayıflandı. Fırça ile yüzünü köpürtmekte olan berber, “Ne boşa gitmese abi” diye sordu. Adam, önce bir iç geçirdi, sonra “Gezi’de de böyle olmuştu” dedi. Öbür koltuktaki müşteri ilk kez konuştu, “Gezi’ye de böyle gitmişlerdi mi diyorsunuz?” Hüsnü, “Gitmelerini, olanı biteni, yaşananları demiyorum; o kadar çekilenler elle tutulur bir sonuç yaratmadan heba olmuştu” diye yüzünü buruşturdu. Müşteri anlamaya çalıştı, “Ne olacaktı ki, olmadı?”
Berber parmak uçlarıyla alnından ve şakağından tutup başını biraz yana çevirdi ve üzerine yarım jilet takılmış ustura ile işine başlayınca çok güzel öten bir kuş sesi cevabını geciktirdi. Köşedeki tel kafeste sapsarı bir kanarya olduğunu fark etti. Pek hoşuna gitti. Eskiden berberlerin çoğu kuş yetiştirirdi. Köhne bir radyodan kısık sesle yayılan Türk sanat müziği nağmelerine ötüşleriyle eşlik ederlerdi. Ne güzel günlerdi…

“2013 yılının Haziran ayı başları falandı galiba… O zamanlar oğlum üniversite öğrencisi. Sınıf arkadaşlarının çoğu ile Gezi Parkı’nda kalıyorlar. İki tane çadır satın alıp yanlarına gittim bir gün; geceleri açıkta uyumasınlar… Benim de o kadar katkım olsun, su taşıyan karınca misali hiç olmazsa yönümüz belli olsun diye.”
Diğer müşterinin saç tıraşına devam eden berber, “Sizdeki de iyi cesaretmiş doğrusu efendim” dedi. “Kimseye bir zarar vermeye niyetim yoktu ki… Onların da yoktu zaten” diye sözünü sürdürdü Hüsnü… “Sınıftan yirmi kişi falan bağdaş kurup bir daire oluşturduk. Hepsi liseden iki yıl önce mezun olmuş gencecik çocuklar. Onlara yaklaşık olarak şunları söyledim, «Sizler bizden dinledikleriniz ve okuduklarınız sayesinde artık bir darbe istemenin ne kadar yanlış ve anti-demokratik olduğunun bilincindesiniz. Öte yandan; tarih de göstermiştir ki, denildiğine göre gerçek bir ihtilal kansız olmazmış. Neyse ki; size siyasi bilinç aşılayamadıksa da hümanist olarak yetiştirdik; siz kimsenin kanını dökmek istemezsiniz. Öyleyse bir değişiklik, bir reform istiyorsanız bunun tek yolu sandıktan geçer. İster programına inandığınız bir partiye girin, isterseniz kendiniz yenisini kurun. Dilerseniz toplum kuruluşları ve benzeri platformlar ile sandıklara gidecek insanların bilgi ve bilinçlerini yükseltin. Toplumun cahil bırakılmasına göz yumar, bunun için bir şey yapmazsanız, sizin çocuklarınızın da cahil kalmaları kaçınılmazdır. Buradaki mevcudiyetiniz de boşa çıkar.»
“Ooo…” dedi yandaki müşteri, “Sizin deminki gençlerle Saraçhane’ye gitmeniz gerekirmiş. Kürsüye çıksanız kim bilir neler söylersiniz…” Makas ve tarak tıkırtısına ara veren berber ise, “Bir siyasi partinin ya da bir sivil toplum kuruluşunun üyesi olmak, benzeri bir platformda çalışmak, toplumsal iyileştirme etkinliklerine katılmak gerçekten gerekli miydi yani?” diye sordu.
“Bizim nesil öncesiyle sonrasıyla 12 Eylül’e maruz kaldı. Çocukluğumuza rastlar, ama 12 Mart’a da… Zamanında yaşadıklarımız, görüp duyduklarımız yüzünden öyle bir gençlik yetiştirdik ki; onlara hep siyasetten uzak kalmalarını öğütledik. Birileri belki de bilinçli olarak politika ile uğraşmanın pek de temiz bir şey olmadığını fısıldadı kulaklarına da; kasten parlamentonun itibarını alçaltıp, vatana hizmet için hiç bir zaman aday olmayacaklarını garantiye almaya çalıştı. Ne zaman ki; toplumsal bir tepki ile bir araya gelip, yumruklarını kaldırıp, seslerini duyurmaya çalıştılar; hemen bir savunma yapmak mecburiyetinde bırakıldılar: «Biz herhangi bir partinin üyesi değiliz. Hiçbirine yakınlık duymuyoruz. Bir partiye girmeyi düşünmüyoruz.» Neyse, kafanızı şişiriyorum, kusura bakmayın.”
Saç tıraşı neredeyse bitmek üzere olan adam kendini tutamayıp dişlerinin arasından kendi kendine fısıldadı, “Kısa kesme, konuş konuş…” Bunun sadece ilk iki kelimesini duyabilen berber, “Yok Erol Bey, kısa kesmiyorum. Her zamanki saç tıraşınız işte” diye itiraz etti.
Erol cevap vermedi. “Biraz oyalanıp bu herifle aynı anda çıkmalıyım dükkândan” diye düşündü, “Meydana kadar birlikte yürümeyi sağlayıp, sonra orada bekleyen bizim çocuklara teslim ederim. Vatan Caddesi’ne kadar bir otobüs yolculuğu sana iyi gelecek. Bunlar moruklaşıyor, yine de eski solculukları bitmiyor ya…”
Yüzüne kolonya ve krem sürülürken Hüsnü, “Yani demem o ki; siyasi bilinçten yoksun bıraktığımız gençler o zamanki uğraşlarını somut bir sonuca bağlayamamışlardı. Umarım bu defa her şey daha güzel olur” diye sözünü noktaladı.
O, atkısını boynundan sallandırıp, perdesüsünü giyerken, Erol da aynada saçlarını kontrol etme bahanesiyle bekliyordu. O esnada kapı açılıp içeri telaşla bir kadın girdi, “Hüsnü!.. Sen neredesin? Yine kimseye haber vermeden tek başına çıkıp gitmişsin.” Adam şaşırdı, “Nihal, ben Beyazıt’a geliyordum zaten, sen niye buraya kadar zahmet…” Kadın, adamın elindeki kasketi elinden çekip kocasının başına yerleştirirken sözünü kesti, “Tamam, tamam… Sen kapının önünde bir yere ayrılmadan bekle, ben beylere hesabını ödeyip geleyim.” Hüsnü itirazsız ve suskun çıktı. Nihal, “Sizlerden çok özür dileriz” dedi, “Kim bilir yine neler saçmalayıp kafanızı şişirmiştir.” Yaşça büyük berber “Estağfurullah hanımefendi, hiç sorun yok” diye kadını sakinleştirmek istedi. Nihal, çantasından cüzdanını çıkartırken bir yandan mazeretini ifade etmeye çalıştı, “Bu hastalıkla birlikte yaşlılık böyle bir şey işte ne yazık ki. Arada bir kaçıp kendi başına bir yerlere gidiyor. Biz de cep telefonuna bir uygulama koyduk ki, takip edip bulabilelim.”

O esnada Erol’un telefonu çaldı. Cebinden çıkarıp baktı, karısıydı. “Ne var, ne oldu” diye açtı, kısa kesmesini sağlayıcı bir ses tonuyla… Karısı, “Asiye…” diye sözüne başlamak isteyince, “Dün gece yine o Merveler’de kaldı. Yeter artık, bu gece de olmaz. Hemen eve dönsün! Bu kızı hep sen böyle şımartıyorsun. Otursun dersini çalışsın” diye sesini yükseltti. Kadın, “Yok…” dedi, “Merveler’e gitmemiş. Arkadaşları aradı şimdi. Dün akşam Saraçhane’de gözaltına alınmış.”
Tunç Şanad’ın bu yazısı Bodrum Sokak Dergisi’nin Kasım/Aralık 2025 sayısında yayınlanmıştır. Kuşe kağıda basılı olarak dağıtılan Bodrum Sokak Dergisi’ne abone olabilirsiniz. Abone olmak için iletişim kurunuz…








https://www.youtube.com/watch?v=hMYNPr2kVSs