İsmet İnönü’nün Biricik Kızı ve Onurlu Gazeteci Metin Toker’in Eşi: ÖZDEN TOKER
İsmet İnönü’nün biricik kızı ve
onurlu bir gazeteci Metin Toker’in eşi
ÖZDEN TOKER
Bodrum’dan kalkıp Ankara’ya İsmet Paşa’nın yıllarca yaşadığı Pembe Köşk’e geldim. Bunca yıldır birçok ünlü isim ile söyleşi yapar, sorular sorarım ama hiç bu kadar heyecanlandığımı anımsamıyorum. Pembe Köşkün dış kapısında kalbim neredeyse yerinden fırlayacakmış gibiydi. İçeriye girdiğimde ise bambaşka bir dünyaya adım atmıştım…
Bir gazeteci için çok ama çok değerli bir isim olan Mustafa Kemal’in can dostu, Kuvay-ı Milliye Destanının, Kurtuluş Savaşının kahramanı, ilk başbakan İsmet İnönü’nün kızı, dahası da var; gazetecilik mesleğinin en önde gelen isimlerinden, onurlu gazeteciliğin sembolü olmuş bir adam Metin Toker’in de eşi Özden Toker ile röportaj yapacaktım.
Neredeyse iki aydan bu yana bu günü bekliyordum. Mütevazı ve bilgeliği ile çok saygı duyduğum ve çok sevdiğim Gülsün Bilgehan sayesinde Özden Toker ile röportaj yapabilecektim. Babası Gazeteci Metin Toker hapisteyken doğan ve ‘Ömrü boyunca hep gülsün’ dileği ile dedesi İsmet İnönü tarafından adı Gülsün konulan Gazeteci ve Türkiye Büyük Millet Meclisi 22, 24, 25 ve 26. Dönem CHP’den Milletvekilliği yapan Gülsün Bilgehan’ı biliyorsunuzdur değil mi?
Özden Toker röportaj öncesi bizim yanımıza gelip “Bodrum’dan buraya kadar gelip benimle röportaj yaptığınız için çok teşekkür ederim…” dediğinde ‘devlet terbiyesi’nin ve İsmet İnönü’nün kızı olmanın nasıl bir şey olduğunu çok net olarak anladım.
Röportaj öncesinde İnönü Vakfı emekçisi Gönül hanım, daha sonrasında da Gülsün Bilgehan Pembe Köşk Müzesini neredeyse tüm detayları ile anlattı. Bu anlatımlar sadece bana özel değil, öğrencilere, gençlere, işçilere, köylülere, büyükelçilere, bakanlara, devlet başkanlarına statüsü ne olursa olsun aynı özenle ve aynı ciddiyetle İngilizce, Fransızca, İspanyolca, Portekizce ve elbette o güzel Türkçemiz ile hiç üşenmeden, erinmeden anlatıyorlardı.
Hayran olmamak mümkün değildi.

Özden Toker Mustafa Kemal Atatürk ile İsmet İnönü’nün sohbet ettikleri o koltukları gösterip, beni de Mustafa Kemal Atatürk’ün koltuğuna oturmamı söylediğinde adeta nefesim kesildi. Kendisi de babası İsmet İnönü’nün koltuğa oturdu ve başladık söyleşimize.
Özden Toker ile elbette Mustafa Kemal Atatürk’ü ve babası İsmet Paşa’yı konuştuk. Lakin söyleşimizin büyük bölümünü bu sene 100.doğum yılı olan o onurlu usta gazeteci Metin Toker’e ayırdık.
“Özden Hanım Bodrum’da gelirken sizin için Halikarnas Balıkçısı’nın merhabasını getirdim. Sizi Halikarnas Balıkçısının merhabası ile selamlıyorum…” diye başladım sözlerime ve Özden hanım da yüzündeki o muhteşem gülümsemesi ile karşılık vardı; “Merhaba hoş geldiniz…”
Öncelikle benimle röportaj yapmayı kabul ettiğiniz için çok teşekkür ediyorum. Size hayranlığımı söylemem izin verin lütfen. Geldiğimden beri sizi izliyorum. Hiç ayrım yapmadan öğrencilere, gençlere, işçilere, köylülere, büyükelçilere, bakanlara, devlet başkanlarına Atatürk’ü, İnönü’yü ve Pembe Köşkü anlatıyorsunuz. Statüsü ne olursa olsun aynı özenle ve aynı ciddiyetle İngilizce, Fransızca, İspanyolca, Portekizce ve elbette o güzel Türkçeniz ile hiç üşenmeden, erinmeden anlatıyorsunuz.
Nereden geliyor bu enerji, sırrınız nedir?
“Tabii işim bu. Bu işi bana Atatürk tarafından verilmiş bir ödev olarak kabul ediyorum. Çocukluğumuzdan beri babam öğretmiş, ‘Size bir ödev verildiği zaman, o ödevi sonuna kadar yapın’ demişti…”
İşte cumhuriyet denilen şey tam da bu olsa gerek. Ödevi gerektiği şekilde yapmak. Hepimizin bir ödevi var. Yapanlara selam olsun, yapmayanlara ne diyeyim.
“Ders olsun…”
Ne kadar zarif bir söylem değil mi? “Ders olsun…” Eğer Mevhibe ile İsmet İnönü’nün kızıysanız elbette böyle bir söylemde bulunursunuz. Anlayana “ders” olsun.
Bize biraz Pembe Köşkü anlatır mısınız?
“Pembe Köşk’ün ismini eşim Metin Toker verdi…”
Ustamız…
“Evet ustanız. O ‘Pembe Köşk’ demeye başlamıştı. Pembe Köşk’ün yapılışı, Ankara’nın başkent oluşu ve cumhuriyetimizin kuruluşu ile aynı tarihlere dayanıyor. 10 Eylül 1923’de babam bu görmüş olduğunuz bahçeyi ve içinde bu evden daha küçük olan iki odalı iki katlı bağ evini satın almış. Kimden, kaç paraya aldığı elimizde kayıtlı olarak var. Hatta bahçeyi alırken o parayı az görmüş ve haksızlık olmasın diye parayı arttırmış. Babam’ın düstutu buydu. Üç sene tamirat görmüş. Kurtuluş Savaşı bitmiş babam da Lozan gitmeye başlamıştı. Buranın kıymetini bilen annem sayesinde toplanmış ve burası yaşayabilir bir hale getirmiş. Bu ev ancak 1925 tarihinde oturulur hale gelmiş. Babam öldükten 10 sene sonra Erdal Abim vakıf kurulmasına karar verdi. Vakfı o gittiğinden beri işletiyoruz, canlı bir vakıf olarak devam ediyor. 1923’de alınan iki odalı iki katlı o bağ evi, Atatürk’ün arzu ettiği şeyleri de içine katarak ve birkaç kuşak yaşayarak bugüne kadar geldi…”

Bildiğim kadarı ile ilk Cumhuriyet balosu da burada yapılmış değil mi?
“Evet. Atatürk’ün arzu ettiği balo verilmesi için buraya bir balo salonu ilave ediliyor. Aslında onun bir sene önceki Cumhuriyet Bayramı’na yetişmesi lazım, fakat o günkü şartlar ve Atatürk son dakikada söylediği için babam bütün gayretine rağmen ancak 22 Şubat 1927’de tadilatı tamamlayabiliyor. İlk Cumhuriyet Balosu da burada veriliyor…”
Babanızı, babanızla ilişkilerinizi anlatmanızı isteyeceğim ama meslektaşım diyeceğim Gülsün Hanım’ın ‘Mevhibe’ kitabından öğrenebildiğim kadarıyla; Mevhibe Hanım çok özel bir kadın değil mi?
“Tabii…”
İsterseniz anneyi anlatırken, bir taraftan da babayı anlatalım. Ne dersiniz?
“Annem İstanbul Süleymaniye’de gözlerini açmış. Ortaokula kadar okula devam etmiş. Çok aydın, zeki, akıl ve bilimden yana bir büyükbabası var. O, torununun çok iyi bir eğitim almasını, o zamanki şartlara göre torununun tiyatroyu öğrenmesini, iyi ve modern yaşamasını, modern giyinmesini istiyor. Kıyafetiyle bile ilgilenen bir büyükbaba. Neden? O dönemlerde biliyorsunuz sâri hastalıklardan verem çok var ve büyükbaba ailesinin birçok ferdini veremden kaybetmiş. Sağ olarak bir gelini ve o gelinden yani oğlundan olan bir tek kız yani annem kalmış. O yüzden üzerine titriyorlar. Evde tek çocuk olarak büyüyor. Evlenecek çağa geliyor, çok isteyenler oluyor ama bir türlü karar verilemiyor. Hatta büyükbaba ‘Bu kızın evlendiğini ben göremeyeceğim galiba’ diyor.

Süleymaniye’de Ayşe Kadın Sokak’ta oturuyorlar. Hâlâ İstanbul’da var olan bir yer. Onların karşısına bir aile komşu geliyor. O ailenin hanımannesi Cevriye Hanım tıpkı annemin ailesi gibi Rumeli’den göç etmiş. Ama onların ailesini de İzmir’e yerleştirmişler. Babamın annesi de aynı şekilde İzmir’e yerleşen göçmenlerden bir tanesi. Kendisi büyüyüp evleniyor, birçok şeyler oluyor. Büyük kızları Cevriye Hanım babası Malatya’da doğmuş olan büyükbabamla evleniyor. Yani kayınpeder Malatyalı, kayınvalide de annem gibi Rumelili. Böylece Rumelili iki hanım karşı komşu, ahbap oluyorlar. Evlenecek çağda birinin kız ve birinin de oğlu vardır. Çocukları evlendirmeye karar veriyorlar. Babama bahsettikleri zaman babam şartlardan dolayı, çünkü erkekler savaşa gidiyor, dönecek mi dönmeyecek mi belli olmadığı için ‘Evde kalan kıza haksızlık olur’ diye evlenmeye hiç yanaşmamış. Fakat bir kere görmek istiyor. Karşı komşunun kızını annesiyle beraber babamın evine davet ediyorlar. Kızı kapının karşısına oturtuyorlar. Babam anahtar deliğinden bakarak annemi görüyor. Demek ki beğenmiş hemen ‘Peki’ diyor, hazırlıklar başlıyor ve hemen evleniyorlar. Güzel bir aile toplantısı ile düğün yapılıyor. 20 gün sonra da babam cepheye gidiyor. İlk karşılaştıkları zaman annemin babamla temasları, konuşmaları, babamın ona gösterdiği dikkat, nezaket, verdiği cesaret, annemin ona karşı içtenlikle bağlanması ve ona değer verildiğini hissetmesi. Zaten her zaman birbirlerine değer verdiler. Sevgi var ama değer verme, bir şeyler öğrenme arzusu da var. Hep babam annemden annem de babamdan bir şey öğrenmeye çalışmış, bu onların birliğini her adımda daha da sağlamlaştırmış…”

1900’lerin başı, bu anlattıklarınız çok kıymetli. Kadın-erkek ilişkisine örnek olsun isterim bu anlattıklarınız. Bugün ile karşılaştırdığımız da sanki biraz sıkıntı var değil mi?
“Olmaması, daha da ileri gidilmiş olması lazım…”
Sözünüzü kestim özür diliyorum, isterseniz Mevhibe hanım ve İsmet Paşa’nın öyküsüne devam edelim…

“Evleniyorlar, babam 20 gün sonra cepheye gidecek. Gitmeden önce anneme aldığı ilk ayrılık hediyesi bir duvar piyanosu. Hoca tutuyor ve ona ders aldırıyor. Sonra birbirlerine mektup yazmaya başlıyorlar. Birinci Cihan Savaşı’nda babam uzak yerlerde, ona mektup gidecek mi gitmeyecek mi o da şüpheli. Babam her şeye dikkatli olduğu için mektuplara numara koyuyor. 1 numaralı mektup gidiyor, ona 1 numaralı cevap geliyor. Bu arada mektuplardan bir tanesi kaybolmuş onun peşine düşüyor ve sonunda buluyor. Çok muntazam bir şekilde haberleşiyorlar. Gitmeden önce babam anneme nasıl mektup yazılacağını söylüyor, ‘Mektup yazarken bir şey yapma. Konuştuğun gibi, içinden ne geliyorsa onu yaz’ diyor. Annem de bunu yapıyor. Tabii eşi savaşıyor, asker. Üzülmemesi için hastalığını söylememeye gayret ediyor, herhangi bir sıkıntısından bahsetmiyor. Babama hep hayatını iyi taraflarını göstermeye çalışıyor. Böyle bir mektuplaşma oluyor…”
Kadın deyince Mevhibe Hanım niye herkese örnek olmuş? Aile hayatıyla, ismiyle, kültürüyle, entelektüel bakış açısıyla Mevhibe Hanım niye hep anlatılır, niye hep konuşulur, işte bu yüzden. Mustafa Kemal Atatürk’le 8 yaşınıza kadar hep bir araya geldiniz, size bir bebek armağan etmiş.
“Bizi bir araya getiren manevi kızı Ülkü. İçerdeki fotoğraf Atatürk’ün 19 Mayıs’ta çekilen son fotoğrafıdır. Yanında Ülkü de var. Nasıl oraya Ülkü’yü götürmüşse bu masada yenen akademik yemeklere de Ülkü’yü yanında getirirdi. Buraya ilk geldiği zaman beni aşağıya çağırdılar, Atatürk birbirimizi tanıştırdı. Bana ‘Bak sana yeni bir kardeş Ülkü’, Ülkü’ye de ‘Bak sana yen bir abla, Özden abla. Şimdi beraber yukarıya çıkın, yemek saatinde de buraya çağıracağız, burada yemek yiyeceksiniz’ dedi. Hakikaten de öyle oldu, biz aşağıya gelince Atatürk masanın başına oturdu. Bu masa açılıyor biz de masanın ucunda oturduk yemek yedik. Öyle başlayan bir şey. Ama ben doğduğum zaman babam çok sevinmiş hemen Atatürk’e gitmiş ‘Paşam nihayet bir kızım oldu’ demiş. Çünkü ben 3 erkek çocuktan sonra doğmuşum ve sevincini Atatürk’le, en yakın arkadaşıyla paylaştıktan sonra bana isim aramışlar ve ‘Özden’ ismini uydurmuşlar…” 
Benim gibi iki oğlu olup kızı olmayan birisi olarak hakikaten o kadar iyi anlıyorum ki İsmet Paşa’nın ‘Sonunda bir kızım oldu’ demesini. Çok önemli olsa gerek, o heyecanı ben de yaşamak isterdim doğrusu. Umarım torun olarak yaşarım…
Bebeğin öyküsüne dönersek.
“Ülkü’nün son yaş günüydü. Atatürk’ün köşküne Ülkü’nün arkadaşları çağrılmıştı. Ben de oraya gittim. O sıralarda babam başbakanlıktan ayrılmıştı, dolayısıyla da artık başbakan olmadığı için Atatürk’e yakın görmüyorlardı. Eskiden buraya çok sık gelen Atatürk şimdi gelmemeye başlamıştı. Onun için Atatürk babamdan da biraz haberdar olmak istiyordu ama o zamanki ortak arkadaşlarını Atatürk köşke daha sık çağırmaya başlamış, onlardan babamın haberlerini alıyormuş. Yani her zaman birbirlerinin ne yaptıklarını biliyorlardı. Atatürk de o yaş gününde bütün çocuklarla konuştuktan sonra yanıma geldi, sevdi, okşadı. Sonra ‘Biliyorum baban viyolonsel dersi alıyormuş. Ne zaman bana konser verecek?’ dedi…”
Her şeyden haberdar.
“Evet her şeyden. Mesela vazgeçmişti ama tekrar İngilizce derslerine başlamıştı. ‘Ne zaman beraber Shakespeare okuyacağız?’ yahut ta ‘Beraber diktiğimiz ağaçlar, çamlar ne oldu? Onlara bakıyor musunuz? Baban şimdi kimlerle ağaç dikiyor? Yeni bir şeyler öğrendi mi, sen öğren de bana söyle’ şeklinde sorular sordu. Babama selam da söyledi. Sonra ayırılınca da koca bir kutu içinde bu bebek geldi…”

Ne hissetiniz?
“Büyük bir sevinç hissettim. O zaman bu bebekler Türkiye’de yoktu, dışarıdan geliyordu…”
Ne kadar ince bir davranış değil mi? Aslında Mustafa Kemal Atatürk’ün temelinde bir istihbaratçılık olduğunu biliyoruz zaten. Ve doğal olarak özel hayatında da İsmet Paşa ile ilgili istihbarat topluyor ama ‘Özel hayatı nasıl gidiyor, o çam ağacı nasıl, evde şu var mı, bu var mı?’ gibi sorularla belki de o kadim dostunun bir eksiği varsa onu tamamlamaya çalışıyor, bilgi almak istiyor. Ne kadar güzel ve özel değil mi?
“Aynen öyle…”
En çok merak ettiğim ve benim için de çok özel yeri olan, gazetecilik denilince ahlak, gazetecik ahlakı denilince de ilk aklıma gelen isimlerden bir tanesi, birçok kişi ve ustalarım için de öyle, Metin Toker’dir. Onun gazetecilik anlayışı, gazeteciliğe bakışı, gerektiğinde sertlik gerektiğinde sert olan ama her zaman bir denge oluşturması o kadar önemli ki. Bu aslında tüm gazetecilerin hem yazılı, hem de yazılı olmayan kuralları doğrultusundaki bir kitap diyelim. Ama o ortalıkta dolaşan ve birilerinin okuduğu bir kitap değil. Anlayabiliyor ve algılayabiliyorsanız öğreniyorsunuz. Metin Toker de böyle birisiydi. Çünkü hem İsmet Paşa’nın özel kalemi, basın danışmanı olması, hem de damadı olması o kadar zor ki. Biraz Metin Toker’den bahseder misiniz?
“Babamla Metin’in çok özel bir ilişkisi vardı. Metin, babam için bu evin dışındaki dünyanın sözcüsü oldu. Ne düşünülüyor ne yapılıyor, Türkiye’de ve dünyada ne oluyor her şeyi ona bilmesi gerektiği gibi bildirirdi. Çünkü babam herkese inanmazdı. Başkalarından duyduğu bir şeyin doğruluğunu bir başkasına onaylatmaya her zaman dikkat ederdi. Kısa bir zamanda Metin’e inanır olmuştu. Metin’e güvenirdi, sonunda kızını da mutlu edeceğine güvendi. Metin, gazeteci olarak hem özel hem de resmi hayatında yapacağı işte güvenilir bir insan olduğuna babamı ikna etti. Olduğu gibi göründü. Metin herkese karşı öyleydi. Yazılarında da öyle, her şeyi, her konuyu kendi gördüğü şekliyle yazdı…”

Bu sene 100. yılı. Metin Toker’le ilgili burada bir çalışma yapılıyor. Yine benim öğrendiğim bir şey var, onu sizin ağzınızdan duymayı çok isterdim. Sizin çok yakınınız anlatmıştı. Kızınıza Gülsün nasıl konmuştu? Ama cezaevine girmeden önce de gazetecilik ahlakı ve dik duruşu, nasıl gazeteci olunacağını gösteren bir kişiydi. Bize o cezaevine girme öyküsünü anlatır mısınız?
“Babam ona ‘Sen benim damadım olunca bana nasıl davranacaklarını biliyor musun, tahmin edebiliyor musun? Sana bir sıkıntı olabilecek mi bu, onu kaldırabilecek misin?’ diye sorunca Metin de bana naklederken ‘Baban böyle bir şey soruyor, nereden aklına geliyor? Bana ne yapabilirler? Ben gazeteciyim, gördüğümü yazarım…’ diye anlatmıştı…”
Yani İsmet Paşa’nın damadı olması, onun gazeteciğini engellemeyecekti öyle mi?
“Evet kesinlikle engellemeyecekti. Halbuki bu konuşmadan iki sene sonra Metin hapisteydi. Metin’le tanıştık, evlendik, o arada Metin de mahkûm oldu. Fakat nişanlı olduğumuz dönemde babam bunu haber almış ama bana bir şey söylememiş. Metin’e bir dava açılacağını filan takip ediyormuş. Konu şöyle: O zamanki bir basın bakanı Mükerrem Sarol’un bir gazetesi var ve bütün yuva okullarına varıncaya kadar herkesi o gazeteye abone ediyor. Metin de Akis dergisinde, basın işlerine bakan bir bakanın gazetesini her tarafa abone yapmasının yanlış olduğunu, eğer gazeteciliğe devam ediyorsa bakanlıktan, bakanlıkta kalıyorsa o zaman da gazetesinden ayrılması gerektiğini yazıyor. Ya gazeteci ya da bakan olacak, ikisini birden yapması haksızlık…”
Anlattıklarınız ne kadar da tanıdık.
“Mahkeme başlıyor. Elinize bir vesika geliyor ve hakikaten bu muvazaadır yani satmış görünüyor ama aslında satmamıştır. O zaman Metin’in yazdığı doğru oluyor ve beraat ediyor. Ama ispat hakkı yok. Yani bir adamın başkasını öldürdüğünü görseniz ona katil diyemiyorsunuz. Suçtan beraat ediyor ispat hakkı olmadığı için 9 ay yattı. O hapse girdi 15 gün sonra Gülsün doğdu. Babam ismini ‘Sen ağlıyorsun kızın ağlamasın, kızın Gülsün’ diye Gülsün koydu…”
Cezaevine giriyorsunuz, kızınız doğuyor. Metin Toker gibi binlerce gazeteci aynı şekilde çok zor günler yaşadı, yaşamaya devam ediyoruz. O yüzden de Gülsün adını koydu.
“Genelde Gülsüm olarak konur ama o son harfini özellikle gülmesi için ‘n’ yapmıştır…”
Metin Toker cezaevine girdi, Akis dergisi devam ediyor. Sonra?
“Yanında işleri bilen arkadaşları vardı ama onları toparlayacak birisi lazımdı. O da ben oldum, işi üzerime alarak onları takip ederdim. Arada tartışma olursa aralarını bulmaya çalışırdım. O şekilde herkes devam etti…”

Siz de yazdınız mı?
“Kendime göre bir şeyler yazardım…”
Metin Toker’in İsmet Paşa ile arasında resmi ve aile olmak üzere iki ilişkisi vardı. O ilişkiyi nasıl sağlıyordu? Damat, ama bir anlamda gazeteci, bir anlamda İsmet Paşa’nın basın danışmanı.
“Basın danışmanı demeyelim, babamın güvendiği gözlerle olayları görüyordu. Metin’in dünya ve Türkiye ile ilgili konulara, bilgilere hakimdi ve babam da ona güveniyordu. Burada özellikle şunu da söylemeliyim; Metin’in anlattığı şeyleri dinler ve sorular sorardı. Sorgulardı aslında ve sonra kendince değerlendirirdi. Yani Metin’in her söylediğini mutlaka kendi bilgilerini de üzerine koyar kendince bir filtreden geçiridi…”
Bir röportajınızda ‘Erdal abim fizikçi, Ömer abim mühendis, ben de Metin Toker’le evlendim’ demişsiniz. Metin Toker’le siz nasıl tanıştınız?
“Babamın kendi babası ile münasebeti hep resmi imiş. Kendi çocukları ile hep arkadaş olmak istermiş. Bize farklı bir şekilde muamele etmeye çalıştı. Her zaman bize kendi sözümüzü söyleme hakkını tanıdı. Sevdiği şeyleri bizlerle paylaşmaya çalıştı. Biz babamın sevdikleri ile büyüdük. Ama babam bunları bir vazife olarak değil de kendi hoşlandığı için beraber hoşlanmamızı isterdi. Yani zevk aldığı şeyi bizle paylaşmak var…”
Metin Toker’i de sizinle paylaşıyor muydu?
“Metin’i de benimle paylaşmaya başladı. Metin’le nasıl tanıştığımıza gelirsek. Metin bir gazeteciymiş. Ben buradaki Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde okuyorum. Anne tarafımdan akrabam olan Lale de İstanbul’da bir üniversitede okuyordu. O sırada da Amerika’nın Akdeniz filosu İstanbul’a gelmiş. Babam da o zaman cumhurbaşkanı olarak başka bir çalışma için İstanbul’da bulunuyordu. İstanbul’dayız, ben de Lale’nin yanına geldim. Lale bana arkadaşlarını takdim ederken bir delikanlı geldi. Lale ‘Bak bu Metin’ diye bizi tanıştırdı. Sonra oradan buradan konuşurken Metin ‘Bir cumhurbaşkanının bir Amerikan filosunu karşılamak için Ankara’dan kalkıp buraya gelmesi uygun mu, hiç uygun değil. Yakışır mı?’ dedi. Ben de tabii üzerime alındım ‘Babam onun için buraya gelmedi. Zaten burada bir çalışma vardı, burada bulunuyordu, onlar o sırada geldiler’ dedim. Metin de ‘Görünüş olarak hoş değil’ dedi, ben de o zaman ‘Bence her zaman görünüşler doğru değildir. Asıl onların doğrusunu bilmek, doğruları bulmak. Görünüş aldatabilir’ dedim. Böyle bir tanışmamız oldu…”
Türkiye’yi ilgilendiren önemli bir konuda tartışarak tanışıyorlar. İnanılmaz bir tanışma hikâyesi…
Böylece Metin Toker’in ne kadar dik duruşa sahip, saygın bir gazeteci olduğunu da tırnak içerisinde vermiş olduk.
Sonra…
“Bu olay 1947’de oldu biz 1955’de evlendik…”
Arkadaşlık oldu mu?
“Uzaktan arkadaşlık. Mektuplaşırdık. Bir seferinde Ankara’da opera binası yeni açılıyordu, ondan bahsedildi. Çocukluğumdan beri yazı yazmaya meraklıyımdır. Metin ‘Bana opera hakkında bir yazı yaz, dergiye basayım’ dedi. Yapabilir miyim yapamaz mıyım bilemiyorum. Denedim, yazdım o da ‘Ankara muhabirinden’ diye haberi çıkarttı. 15 lira da para gönderdi…”
Telif ücreti mi?
“Elbette. Metin döneminde gazetecilerin ve yazarların hakları verilirdi. Bu çok normal bir durumdu…”
Yüzüne acı bir gülümseme yansıdı, baktım Gülsün Bilgehan’da aynı acı gülümseme. Bu gülümseme aslında neler anlatıyor neler…
Sonra evlilik kararı mı?
“Metin Fransa’da Siyasal Bilgiler okudu. Ben de buradaki üniversiteyi bitirip İskoçya’ya gittim, bir sene kaldım. Metin buraya döndükten sonra Akis dergisini tekrar çıkarmaya başladı. O zamanlarda zaten görüşüyorduk…”
Akis belki de görüp göremeyeceğimiz iddialı bir yayındı. Çünkü Gülsün Hanım hep ‘Babam iddialı bir gazeteciydi’ der. Akis günümüzdeki birçok gazete ve dergiden hâlâ üst noktadadır. Öngörüsü çok iyi bir gazeteciydi.
İzniniz olursa biraz özel yaşamınıza dair sorularda sormak isterim. Aile hayatı nasıldı? Mesela Gülsün Hanım’la ilişkileri nasıldı?
“Çocukları çok severdi ve ayni şekilde onlarla paylaşmayı isterdi. Cezaevinde olduğu için Gülsün’ü kaç ay sonra görebildi. Onlar bebek olarak babalarını görmediler ama yine de her zaman babaları onlarla ilgilenirdi. Metin her zaman evimizde yaşadı. Yanımızda olmasa bile bizler Metin’i hep evde yaşattık…”

Gazetecilik zor bir meslek. Evde ayrı kalmak, gecenin bir vaktinde habere gitmek, yeri geldiğinde insanlarla kavga etmek zorundasınız. Eve yansıtır mıydı?
“Şu şekilde yansıtırdı; sizin söylediğiniz şeylerin hepsi şu masada yaşanırdı. Haber gelir, haber tartışılır, kavga demeyeyim ama bir tartışma olurdu. Herkes kendi fikrini söyler, o fikirleri sonuna kadar dinlenirdi. Bu her zaman yaşandı. Bunu babamla da Erdal ağabeyimle de yaşadım. Aslında politik bir ev, politikanın hem içinde hem de dışındaydık. Yani bu ev yaşayan bir ev olma özelliğini taşıyor…”
Aslında o çok zor gibi geliyor ama…
“Benim tecrübeme göre o kadar da zor değil. Annemle beraber burada oturduğumuz zaman Metin’le babam herhangi bir konuyu tartıştıklarında ben heyecanlı bir film seyreder gibi filmin sonunu beklerdim. Anlaşma olacak mı, nasıl anlaşacaklar? Heyecansız bir günümüz geçmedi…”
İsmet Paşa’nın ölümü ile başka bir süreç başlıyor. Ondan sonraki hayatınız nasıldı Metin Toker’le?
“Annem başımızda. Bu evde kalacak mıydık? Yine Metin’in tercihiyle bu evde oturmaya devam ettik. Masanın başındaki babamın yerine annem geçti ve annemle beraber uzun seneler oturduk…”
Mevhibe Hanım’ın o ağırlığı…
“Annemin ona olan yakınlığından dolayı karşılıklı olarak birbirlerini çok seven, çok sayan çok güvenen iki insan. Yani kızının bu kadar sıkıntı çekmesine damadının sebep olmadığını, memlekette bazı düzeltilmesi icap eden şartlar olduğu için yaptığını onunla bir nevi paylaştı. Mesela Metin hapse girdiği ona ilk ulaşabilen babam oldu ve ona ‘Şerefli evladım, yaptığının şerefli bir iş olduğunu bil’ diye çok güzel bir ifadesi vardır…”
Tüylerim diken diken oldu. Metin Toker’i hiç tanımadığım halde zaten çok seviyordum ama şimdi başka bir şey hissediyorum. Bu aile öyle bir aile ki Kurtuluş Savaşı’ndaki o zorlu yılları geçiriyorlar, Mustafa Kemal Atatürk başta arkadaşları ile Türkiye Cumhuriyetini kuruyorlar, sonra basının da mücadele etmesi gerektiğini düşünüyorlar, en yakınları olan kızlarının yaşadığı o zorluklara rağmen hem baba İsmet Paşa hem de anne Mevhibe Hanım gazeteci Metin Toker’e ‘Şerefli evlat’ diyor. Ne diyeyim? Ruhu şad, devri daim olsun. Bu gazeteciliği özlüyoruz bu gazetecilik olmazsa da Türkiye Cumhuriyeti hakikaten aksak olmuş oluyor. Metin Toker gibi gazeteciler var biliyorum, olmaya da devam edecek, bizim de ışığımız olacak.
“Sizler varsınız. Bunu hissediyor, bunun bilincindesiniz. Muhakkak siz de çaresini arayacaksınız ve bulacaksınız er ya da geç…”
Bu dönemlerdeki gazeteciliği nasıl görüyorsunuz?
“Politik şeylere karışmam…”
Politik değil sadece mesleki olarak.
“Gazetecinin geçmişten ders alması, doğruları yapabilmesi için olayların, Türkiye’nin geçmişinden bir şeyler bilmesi lazım…”
Yurtseverliği iyice özümsemesi gerekiyor.
“Yurtseverlikle kalmamak, onun içine girmek için yurdu sevmek lazım. Bu cumhuriyeti kuranlar yurtlarını nasıl sevmişler? Çeşitli yurtseverlik var. Sözde olmayacak, bilinçli olacak…”

Politikayla ilgilenmediğinizi söylüyorsunuz ama doğduğunuz andan şu ana kadar 90 yılı aşkın bir süredir hem babanızla hem eşinizle politikanın içindesiniz. Söyledikleriniz aslında çok farklı şeyler, politikanın tam da olması, söylenmesi gereken sözler.
Son sözlere geldik ama Bodrum’dan geldik, benim son sorum Bodrum olsun. Bodrum sizin için ne ifade ediyor?
“Metin için de benim için de Bodrum çok özeldir. Ortak hayatımızın son dönemlerinde en beraber, en yakın olduğumuz yer Bodrum. Bodrum’un keyfini çıkarırdık. Metin soğuk deniz isterdi, torunlarla beraber bütün koyları dolaştırdık, çok güzel vakitler geçirdik. O zaman o sahiller boştu, şimdi hepsi doldu…”
Hâlâ geliyorsunuz Bodrum’a değil mi?
“Geliyoruz. Her yaz birkaç ayımızı Bodrum’da geçiriyoruz. Kooperatiften bir evimiz oldu, ailenin bütün fertlerini, Pembe Köşkü oraya taşıdık. Yeşil köşk oldu. Senelerden beri Bodrum’da yaşamaya devam ediyoruz…”
İyi ki de öylesiniz. Yine bekliyoruz Bodrum’a. Bodrum’a değer katan insanlardansınız. Özden Hanım bu fırsatı bana verdiğiniz için çok teşekkür ediyorum. İyi ki varsınız. Bize hâlâ Pembe Köşk’te cumhuriyetin değerinin ne olduğunu anımsatmaya, çocuklara hâlâ onu anlatmaya devam ettiğiniz, o enerjide olduğunuz için ben minnettarım. Hakkınızı helâl edin.
“Helal olsun. Çocuklara hep göstermek istediğim şey Anadolu terbiyesi. Hayatlarında hangi mesleği yapıyorlarsa o meslek içinde Anadolu terbiyesinin başta olması lazım. Bunun hepsini ailelerimizden alıyoruz. Büyük bir cumhuriyet ailesiyiz…”
Müthiş. Bir öyküydü. Çok teşekkür ediyorum…
Bodrumlardan kalkıp gelmişsiniz, buraya merak uyandıracak bir şeyler yazacağından kuşkum yok. O nedenle ben de size çok teşekkür ediyorum…
Söyleşi sonunda Özden hanımın kendi elleri ile pişirdiği kurabiyeleri ikram etti. Çay ve kurabiye ile sohbetimize devam ettik bir süre daha. Sonra yurtdışından misafirleri gelmiş büyükelçiler. Bir saatten fazla konuşmamış, hiç yorulmamış gibi kalktı ve hangi dilde konuşuyordu bilmiyorum ama misafirlerinin ana diliyle onlara da Pembe Köşkü Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü’yü anlatmaya başladı.
Onca yaşına rağmen bitmeyen bir enerji ile en baştan, en ince detayları ile anlatıyordu.






