Rüzgârla Yarışan Kent “BODRUM” Fatih Bozoğlu ile Sokağın Sesi…
Antik dünyada bir söz vardı: Festina Lente — “Yavaşça acele et.”
Bu ifade özellikle Augustus tarafından benimsenmişti. Sembolü ise çok çarpıcıydı:
Bir çapanın üzerine yerleştirilmiş bir yunus balığı.
Yunus hızı, çapa ise ağırlığı ve sağlamlığı temsil ederdi.
Mesaj netti: Hızlı ol ama köksüz olma. İlerlerken dengeni kaybetme.
Bu söz aynı zamanda Aisopos’un ünlü anlatılarındaki ruhla da örtüşür.
Kaplumbağa ile tavşanın yarışında kazanan hız değil, istikrardır.
Buradaki alınacak ders şudur:
Gerçek ilerleme panik halinde koşmakla değil, bilinçli ve kararlı adımlarla olur.
Tanrı insanlara iki armağan verdi: Hız ve akıl.
Hızı alanlar rüzgâr gibi koştular ama uçurumları fark edemediler.
Akıl alanlar ağır yürüdü ama yollarını kaybetmediler.
“Zafer, en hızlı olana değil; adımını bilenindir.”
Derler ki, çok eski zamanlarda Ege kıyısında beyaz taşlardan bir kent varmış.
Deniz sabahları turkuaz, akşamları mor olurmuş.
Rüzgârı hiç dinmez, ama kimse ondan şikâyet etmezmiş;
çünkü rüzgâr bu kente serinlik değil, hafıza taşırmış.
Yıllar geçmiş, kent büyümüş.
Koylara evler yapılmış, tepeler ışıklarla dolmuş,
yollar uzamış, meydanlar genişlemiş.
Bir sabah rüzgâr alışılmışın dışında esmiş.
Bu kez serinlik değil, bir soru getirmiş:
“Büyümek mi istiyorsunuz,
yoksa kök salmak mı?”
Kent meclisinde iki ses yükselmiş.
Biri demiş ki:
“Zaman dar. Talep çok. Hemen yapalım, hemen büyüyelim.
Rüzgâr hızlı esiyor; biz de hızlı olmalıyız.”
Diğeri daha yavaş konuşmuş:
“Deniz acele etmez.
Dalgalar kıyıyı yavaş yavaş şekillendirir.
Taş bir günde aşınmaz.
Bir kentin temeli de bir gecede sağlamlaşmaz.”
O sırada kentin en yaşlı zeytin ağacı yapraklarını kımıldatmış.
Yüzyıllardır oradaymış;
ne fırtınada devrilmiş ne kuraklıkta vazgeçmiş.
Sanki herkes duysun diye dallarından bir fısıltı dökülmüş:
“Kent yönetmek hız yarışı değildir.
Aceleyi yavaş yapmayı bilmeyenler, en çok gecikmeyi yaşayanlardır.”
O gün Bodrum’un insanları bir şeyi hatırlamış:
Beyaz badanalı evler yalnızca estetik değil, sabrın eseridir.
Dar sokaklar yalnızca mimari değil, ölçünün ifadesidir.
Ve bir kenti yaşatmak, yalnızca bugün yaşayanları değil,
yarın hatırlanacak olanları da düşünmektir.
O günden sonra Bodrum’da bir söz dolaşır olmuş:
“Rüzgâr hızlı esebilir,
ama biz adımımızı denizin ritmiyle atarız.”
Çünkü bilmişler ki;
kalıcı olan, gürültüyle değil, dengeyle büyür.
Ve denge, aceleyi yavaş yapabilme erdemidir.
Herodot’un Memleketi, Halikarnas Balıkçısı’nın Cenneti,
Kedilerin ve Köpeklerin bile Arkadaş Olduğu,
Dünyanın En Güzel Yeri Bodrum’dan MERHABA…
İşte 32 Kısım Tekmili Birden Fatih Bozoğlu ile Sokağın Sesi…
Eğer Abone olmadıysanız lütfen ABONE olmayı ihmal etmeyin, beğen tuşuna basıp,
PAYLAŞırsanız hem daha çok insana ulaşmış oluruz,
hem de bize en büyük desteği vermiş olursunuz.
Ek olarak sizin bilgileriniz ve fikirleriniz çok değerli,
YORUMlar ile katkı koymanız bence çok önemli…
Bu haftaki “Sokağın Sesi”ne siyasi haberlerle başlıyoruz.
Sokağın Sesi’nin Gazetecilik Anlayışı; Fırtına Dindikten Sonra Konuşmak
SokakTV haber sitemizde yer verdiğimiz bazı siyasi gelişmeleri yeniden gündeme taşımak ve biraz daha derinlikli değerlendirmek istiyorum. Çünkü inanıyorum ki bazı konular bir gün konuşulup geçilecek başlıklar değildir. Fırtına kopar, herkes konuşur, sesler yükselir… Ama asıl sağlıklı değerlendirme, fırtına dindikten sonra yapılır.
Benim yöntemim belli:
Önce duruyorum.
Aceleyle konuşmuyorum.
Herkesi dinliyorum.
Taraflı ya da tarafsız tüm tepkileri gözlemliyorum.
Sonra da “bana göre” bir değerlendirme yapıyorum.
Bu haftaki değerlendirmem, Muğla siyasetinde son günlerde yaşanan ve AK Parti cephesinden CHP’ye yönelik yapılan çıkışları içeriyor.
AK Parti Muğla İl Başkanı Cengizhan Güngör’ün açıklamaları, özellikle CHP’nin Milas ve Ortaca ilçe örgütleri üzerinden yapılan eleştirilerle dikkat çekti. Siyasi iletişim açısından bakıldığında bu çıkışların zamanlaması, dili ve hedefi oldukça hesaplı görünüyor.
Burada mesele sadece bir partinin diğerine yüklenmesi değil. Asıl mesele şu: Siyasette boşluk bırakıldığında, o boşluğu mutlaka birileri doldurur. Savunma refleksi geciktiğinde algı yönetimi hız kazanır. Ve kamuoyunda oluşan ilk izlenim çoğu zaman kalıcı olur.
Bu gelişmelerden ders çıkarması gerekenler mutlaka olacaktır.
Çünkü siyaset sadece konuşmak değil, konuşulana hazırlıklı olmaktır.
Sadece eleştirmek değil, eleştiriye karşı güçlü durabilmektir.
Benim gördüğüm şu: Muğla’da siyaset artık daha sert, daha stratejik ve daha görünür bir döneme giriyor. Bu süreçte kazanan; bağıran değil, hazırlıklı olan olacaktır.
“Sokağın Sesi” olarak biz de acele etmeyeceğiz.
Dinlemeye, gözlemlemeye ve zamanı geldiğinde konuşmaya devam edeceğiz.
Geçen haftalarda AK Parti Muğla İl Başkanı Cengizhan Güngör’ün atağı dikkat çekti. AK parti Muğla İl Teşkilatındaki ilk atak . Milas’ta “Zeytin” Polemiğiydi. Teşkilatın çok uzun zamandır özlediği bir ataktı ve bu atak “AK Parti Muğla İl Teşkilatı ölü toprağını üzerinden attı…” olarak değerlendirildi.
Süreci anımsayalım mı?
Milas Akbelen İkizköy’de YK Enerji tarafından gerçekleştirilen Zeytin Katliamı üzerinden kamuoyunda oluşan tartışmalar son dönemde zirveye ulaştı. Aslında AK Parti tabanı da bu durumdan rahatsız olsa da uzun süre sessiz kalmayı tercih ettiler.
CHP cephesi bir süredir bölgede yürütülen faaliyetleri “zeytin kıyımı” ve çevre hassasiyeti çerçevesinde eleştiriyor, konuyu gündemde tutuyordu. Tam da CHP Genel Başkanı’nın Milas’a gelerek zeytin ve doğa vurgulu bir miting yapmaya hazırlandığı günlerde, AK Parti Muğla İl Başkanı Cengizhan Güngör yazılı bir açıklama yaptı.
Güngör, CHP Milas İlçe Başkanı Ahmet Kılbey’in Menteş Mahallesi’ndeki şahsi arazisinde zeytin ağaçlarının kesildiği iddiasını gündeme taşıyarak “çifte standart” vurgusunda bulundu. Açıklamada, CHP’nin Akbelen’de çevre hassasiyeti üzerinden siyaset yaptığı, ancak kendi içindeki uygulamaların bu söylemle örtüşmediği öne sürüldü. Zamanlama açısından bakıldığında bu çıkış, siyasi bir hamle niteliği taşıdı. CHP’nin çevre söylemi üzerinden yürüttüğü eleştirilere karşılık, doğrudan ilçe başkanı üzerinden verilen bu yanıt, Milas siyasetinde yeni bir tartışma başlığı açtı.
Gözler, CHP cephesinden gelecek açıklamalara ve sürecin nasıl şekilleneceğine çevrildi.
“Bana Göre-1”
Bana göre burada asıl mesele iddiaların kendisinden önce siyasi refleks ve zamanlama yönetimidir. AK Parti cephesi, CHP’nin çevre söylemini merkezine aldığı bir dönemde karşı hamleyi kişisel bir örnek üzerinden kurarak algı üstünlüğü sağlamayı hedefledi. Bu, klasik ama etkili bir siyasi stratejidir.
CHP açısından ise risk şudur: Eğer iddialara hızlı, net ve belgeli bir yanıt verilmezse, kamuoyunda oluşan ilk algı kalıcı hâle gelir. Siyasette boşluk kabul edilmez. Hele ki “çifte standart” suçlaması söz konusuysa, savunmanın gecikmesi zafiyet görüntüsü doğurur.
Önümüzdeki günlerde bu başlık sadece Milas’ta değil, Muğla genelinde siyasi söylemin tonunu belirleyebilir. Çünkü çevre meselesi bu bölgede sıradan bir tartışma değil; seçmenin duygusal ve ideolojik reflekslerinin güçlü olduğu bir alan.
İkinci Perde: İstifa ve Hasar Kontrolü
Milas’ta zeytin üzerinden “ÇİFTE STANDART” polemiğiyle başlayan süreç, yeni bir aşamaya geçti.
Zeytin ağaçlarının kesildiği iddialarıyla gündeme gelen Ahmet Kılbey, yaşanan gelişmelerin ardından Milas CHP İlçe başkanlığı görevinden istifa etti.
CHP İl Başkanlığı tarafından yapılan yazılı açıklamada, parti vizyonunun ve örgütsel disiplinin şahsi görüşlerin üzerinde olduğu vurgulandı. Açıklamada, son dönemdeki gelişmeler ışığında örgütün ve Genel Başkan’ın yürüyüşüne zarar gelmemesi adına istifa kararının alındığı belirtildi. Yeni yönetim sürecine ilişkin bilgilendirmenin kısa sürede yapılacağı ifade edildi.
Ahmet Kılbey ise yaptığı açıklamada partiden istifa etmediğini, yalnızca görevinden ayrıldığını özellikle vurguladı. CHP’ye 50 yıllık bağlılığını hatırlatan Kılbey, Genel Başkan Özgür Özel’e desteğini yineledi ve yaşanan süreci “partisi için yapılmış bir fedakârlık” olarak tanımladı. Hakkındaki iddiaları ise kabul etmediğini ifade etti.
Böylece Milas’taki tartışma, siyasi polemik aşamasından örgütsel bir sonuç aşamasına evrilmiş oldu.
Bana Göre-2
Bana göre bu istifa, CHP açısından bir “hasar kontrol” hamlesidir. Tartışmanın büyüyerek Genel Başkan’ın Milas programını gölgeleme riskine karşı, kriz büyümeden görev değişikliği tercih edilmiştir.
Siyasette bazen haklılık tartışmasından önce gündem yönetimi gelir. CHP burada tartışmayı savunma hattında uzatmak yerine, ilçe başkanlığı üzerinden bir fedakârlık formülü üretmeyi seçmiştir. Bu, kısa vadede tansiyonu düşürebilir; ancak kamuoyunda oluşan soru işaretlerinin tamamen ortadan kalkıp kalkmayacağı, yapılacak açıklamaların netliğine bağlı olacaktır.
AK Parti cephesi açısından bakıldığında ise ilk atak sonrası somut bir sonuç alınmış görüntüsü oluşmuştur. Bu da siyasi iletişim açısından bir avantaj olarak haneye yazılır.
Ancak unutulmaması gereken bir gerçek var:
Muğla’da çevre meselesi sadece bir siyasi enstrüman değil, toplumsal duyarlılığı yüksek bir alandır. Bu nedenle süreç yalnızca istifa ile kapanmayabilir; seçmenin hafızasında nasıl yer edeceği önümüzdeki dönemde belli olacaktır.
Ak Parti Muğla İl Başkanı’ndan Ses Getiren İkinci Atak: CHP Ortaca Dosyası
Milas’ta yaşanan zeytin üzerinden “ÇİFTE STANDART” polemiğiyle başlayan ve ardından da Ahmet Kılbey’in Milas CHP İlçe Başkanlığından istifası Muğla siyaseti açısından çok önemliydi. AK Parti Muğla İl Başkanı Cengizhan Güngör bu kez Ortaca üzerinden ikinci bir atak yaptı.
Güngör, CHP Ortaca İlçe Başkanı Mehmet Güzel hakkında daha önce verilen “TEFECİLİK” suçuna ilişkin mahkûmiyet kararının 8 Aralık 2025 itibarıyla kesinleştiğini açıkladı. Ayrıca İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 10. Ceza Dairesi’nin memnu hakların iadesi talebini “İYİ HALLİ BİR YAŞAM SÜRMEDİĞİ” gerekçesiyle kesin olarak reddettiğini kamuoyuna duyurdu.
Güngör, konunun yalnızca bir adli sicil kaydı meselesi olmadığını, anayasal sorumluluk ve siyasi etik çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini savundu. 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun ilgili maddesine atıfta bulunarak, bu tür suçlardan hüküm giyen kişilerin siyasi parti üyeliği vasfını dahi kaybedebileceğini belirtti ve CHP Genel Merkezi’ne açık çağrıda bulundu.
Açıklamada, Ortaca’daki mevcut durumun hukuki ve siyasi açıdan tartışmalı olduğu ifade edilirken, sürecin takipçisi olunacağı da vurgulandı.
Böylece Muğla’da siyasi tartışma Milas’tan Ortaca’ya taşınmış oldu. AK Parti cephesi, ilk atağını “çifte standart” vurgusuyla başlattı ve uzun zamandır yaşanmayan bir başarı elde etti. Ak Parti ikinci atakta ise hukuki meşruiyet ve siyasi etik eksenine kaydı.
Bana Göre-3
Bana göre bu ikinci atak, ilkinden daha stratejik ve daha ağır sonuç doğurma potansiyeline sahip. Çünkü burada tartışma artık çevre söylemi ya da algı yönetimi değil; doğrudan hukuki statü ve siyasi yeterlilik meselesi üzerinden yürütülüyor.
AK Parti cephesi, CHP’yi savunma pozisyonunda tutmayı başardı. Üstelik bu kez tartışma yerel polemik sınırlarını aşarak genel merkez düzeyine taşındı. Bu da hamlenin dozunun bilinçli şekilde artırıldığını gösteriyor.
CHP açısından ise risk daha büyük. Eğer hukuki durum net ve tartışmaya kapalı ise, mesele yalnızca siyasi bir eleştiri olmaktan çıkar; parti tüzüğü, yasa ve kamuoyu güveni boyutuna evrilir. Eğer durum farklıysa, bu kez hızlı ve belgeli bir açıklama yapılması gerekir. Aksi hâlde “sessizlik” yine algı üretir.
Şunu da görmek gerekir: İki ilçe üzerinden art arda gelen bu çıkışlar tesadüf değil. Bu, Muğla’da siyasetin daha sert bir zemine taşındığını gösteriyor. Önümüzdeki süreçte tartışmaların kişisel dosyalar ve hukuki detaylar üzerinden ilerlemesi muhtemel.
“Sokağın Sesi” olarak notumuz şu:
Siyaset artık yalnızca projelerle değil, dosyalarla da yapılıyor.
Ve dosyalar açıldığında, en çok hazırlıklı olan ayakta kalıyor.
AK Parti Muğla İl Başkanı Güngör’den Üçüncü Atak; Ortaca’da “Özel Kalem” Sorusu
Muğla’da siyaset dozunu artırarak devam ediyor.
AK Parti Muğla İl Başkanı Cengizhan Güngör, bu kez CHP Ortaca İlçe Başkanı Mehmet Güzel hakkında yeni bir iddiayı gündeme taşıdı.
Güngör, Mehmet Güzel’in oğlunu Ortaca Belediyesi’nde Özel Kalem Müdürlüğü kadrosuna aldırmak istediği yönünde bir girişim olup olmadığını kamuoyu önünde sordu. Ardından soruyu doğrudan Evren Tezcan’a yönelterek, böyle bir başvuru varsa hangi gerekçeyle kabul edildiğini açıklamasını istedi.
Açıklamada, söz konusu durumun siyasi etik, liyakat ve kamu vicdanı açısından değerlendirilmesi gerektiği vurgulanarak konu kamuoyunun takdirine bırakıldı.
Böylece AK Parti cephesi, Ortaca’daki tartışmayı yalnızca hukuki zeminle sınırlı tutmayıp bu kez “liyakat ve etik” başlığına taşıdı. Dosya genişledi, tartışma kişisel mahkûmiyet meselesinden kamu görevlendirmelerine uzandı.
Bana Göre-3
Bana göre bu üçüncü atak, önceki hamlelerin devamı niteliğinde ama dili daha stratejik. Çünkü burada doğrudan suç isnadı yerine “soru sorarak” gündem oluşturma yöntemi tercih edilmiş.
Bu yöntem siyasette sık kullanılır: İddia ortaya konur, cevap beklenir ve cevap gecikirse soru kendi başına gündem olur.
Eğer böyle bir girişim yoksa, CHP cephesinin bunu net ve belgeli biçimde ortaya koyması gerekir. Eğer varsa, bu kez tartışma hukuktan çok siyasi etik ve kamu vicdanı zeminine kayar. Özellikle “Özel Kalem” kadroları kamuoyunda hassas algılanan pozisyonlardır; bu nedenle tartışmanın etkisi büyüyebilir.
AK Parti açısından bakıldığında tablo şu: Milas’ta çevre söylemi üzerinden başlayan tartışma, Ortaca’da önce hukuki meşruiyet, şimdi ise liyakat ve etik başlığına taşındı. Bu, hücum hattını sürekli genişletmeye dönük bir strateji görüntüsü veriyor.
CHP açısından ise en kritik mesele refleks hızıdır. Çünkü art arda gelen bu ataklar karşısında gecikilen her açıklama, kamuoyunda “soru işareti” olarak kalır.
Şunu da not etmek gerekir: Muğla’da siyaset artık klasik açıklama–cevap çizgisini aşmış durumda. Dosyalar açılıyor, sorular yöneltiliyor ve her başlık kamu vicdanı üzerinden tartışılıyor.
“Sokağın Sesi” olarak biz şunu söylüyoruz:
Siyasette en zor savunma, çelişki ve etik tartışmasıdır.
Çünkü hukuk dosyayla kapanır; vicdan tartışması ise hafızada kalır…
BANA GÖRE SONUÇ:
Bana göre bu süreçten çıkarılacak en önemli ders şudur:
Siyasette boşluk olmaz.
Boşluk bırakanın gündemini başkası yazar.
Ama bir başka gerçek daha var:
Siyaset yalnızca rakibi zor durumda bırakmak değildir.
Asıl mesele, toplumun güvenini kalıcı biçimde kazanabilmektir.
Dosyalar açılır, sorular sorulur, istifalar gelir, açıklamalar yapılır…
Fakat seçmen en sonunda şuna bakar:
“Kim daha sakin? Kim daha hazırlıklı? Kim daha tutarlı?”
Muğla’da siyaset daha sert bir evreye girmiş olabilir.
Ama bilgelik şunu söyler:
Hızlı hamle kazanabilir, lakin istikrar güven kazandırır…
Zefiria’nın Anımsattıkları-Bu fotoğrafın dili olsaydı ne anlatırdı?
Bu toprakların eski adı Halikarnassos’tu.
Rüzgârı o zaman da sertti ama yüreği yumuşacıktı, kucaklayıcıydı.
Mausolos için göğe doğru yükselen o anıt,
yalnızca bir hükümdarın görkemli mezarı değildi;
aynı taşın etrafında birleşebilen insanların emeğiydi.
Taşlar üst üste kondu,
Ama asıl harcı birlikte yaşama iradesiydi.
Sonra bir gün genç bir komutan geldi bu kıyılara.
Büyük İskender…
Ordularıyla, ateşiyle, hırsıyla.
Şehri kuşattı, surları yıktı, tarihi değiştirdi.
Ama o rüzgarı, Zefiria’yı ve denizi değiştiremedi.
Çünkü rüzgar ve deniz burada hep aynı şeyi fısıldar:
“Gelen geçer… kalan uyumdur.”
Yüzyıllar sonra Halikarnas Balıkçısı bu kıyılara sürgün geldiğinde de,
kavgayı değil maviyi yazdı. (Ki kaosun içinden gelmişti…)
Bodrum’u bir hesaplaşma yeri değil, bir insanlık durağı yaptı.
Ve bugün…
Tribünde yan yana duran üç farklı siyasi görüş,
aslında yeni bir şey yapmadı.
Bodrum’un kadim alışkanlığını hatırladı.
Siyaset ayrışabilir.
Sözler sertleşebilir.
Dosyalar açılabilir.
Ama Bodrum’un ruhu başka bir yerden beslenir.
Bu yarımada, istilaları gördü.
Yıkımları gördü, hem de yedi kere…
Yeniden yapılanmayı gördü.
Ve her defasında aynı şeyi öğrendi:
Hoşgörü, en güçlü surdur.
Bu fotoğrafa bakınca şunu düşündüm:
Belki de asıl büyüklük,
yan yana durabilmektir.
Belki de Büyük İskender’in bile anlayamadığı sır şuydu:
Bir kenti fethedebilirsiniz,
ama ruhunu ancak birlikte yaşarsanız kazanırsınız.
Bodrum’un tarihi, zaferlerden çok uyumla yazıldı.
Rüzgâr sert eser ama deniz her akşam sakinleşir.
Ve deniz şunu bilir:
Aynı maviye bakan insanlar, asla birbirine düşman olamaz.
Farklılıklarımız zenginliğimizdir…
Siyasetin ardından tam da ramazan ayına girmişken bir konuyu yeniden gündeme taşımak istiyorum izninizle:
Bodrum’da Mezarlık Sorunu Büyüyor…
Bodrum’un nüfusu kontrolsüz ve hızlı bir şekilde artmaya devam ediyor. Bu artış beraberinde altyapıdan ulaşıma, su kaynaklarından barınmaya kadar pek çok sorunu getiriyor. İlçede yaşayan bizler, bu sorunları sürekli dile getirerek çözüm önerileri sunmaya ve yetkililerin dikkatine taşımaya gayret ediyoruz.
Tüm bu sorunlara ek olarak, mezarlık alanlarının yetersizliği de artık görmezden gelinemeyecek bir noktaya ulaşmıştır. Bu konu yalnızca teknik bir planlama meselesi değil; aynı zamanda insani, vicdani ve toplumsal bir sorumluluktur. İnsanların en zor anlarında dahi belirsizlik ve yer sıkıntısıyla karşı karşıya kalması kabul edilemez.
Büyükşehir Belediyesi ve Bodrum Belediyesi mevcut mezarlıklarda rutin bakım ve onarım çalışmalarını sürdürmektedir. Ancak artan nüfus gerçeği ortadayken, yeni mezarlık alanlarının tahsisi ve uzun vadeli planlamasına ilişkin somut, takvime bağlanmış ve kamuoyuna açık bir stratejinin hâlâ ortaya konmamış olması ciddi bir yönetim zaafıdır.
Bugün en temel belediyecilik hizmetlerinden biri olan mezarlık planlamasını dahi çözemeyen bir yerel yönetim, yarın Bodrum’un çok daha büyük ve karmaşık sorunlarına nasıl çözüm üreteceğini iddia edebilir? Daha da önemlisi, bu tablo karşısında önümüzdeki süreçte Bodrumlulardan hangi güvenle ve hangi gerekçeyle oy isteyecektir?
Bu bir siyasi polemik değil; bu, hesap verebilirlik çağrısıdır. Yerel yönetimlerin görevi günü kurtarmak değil, geleceği planlamaktır. Bodrum halkı belirsizlik değil, şeffaflık ve somut takvimler görmek istemektedir. Mezarlık sorunu dâhil olmak üzere, kentin tüm temel ihtiyaçlarına yönelik net bir yol haritası açıklanmalı ve kamuoyuna bir an önce duyurulmalıdır.
Ezcümle; Mezarlık Planlayamayan Bir Kent Yönetimi Geleceği Planlayabilir mi?
SON SÖZ benden değil İkizköylü’lerden Olsun:
Bildiğiniz üzere 10 Ocak 2026 tarihinde 7 köyümüzdeki 679 parsel için acele kamulaştırma kararı verilmişti. Acele kamulaştırma kararından sonraki ilk 1 aylık süreçte yürütmeyi durdurma istemli iptal davalarımızı açtık. Bizler köylerimizde yaşamaya devam etmek, üretmek istiyoruz. Bu acele kamulaştırma bizlerin yurttaşlık haklarını gasp etmektedir. Yerinde yaşama, mülkiyet haklarımız ile zeytincilik kanununa bağlı haklarımız yok sayılmaktadır. Acele kamulaştırmaya zemin sunan yeni maden yasasına karşı açtığımız yürütme durdurma talepli iptal davamız da henüz sonuçlanmamıştır.
Biz köylüler bugün köylerimizden traktörlerimizle yollara döküldük, konvoylar halinde acele kamulaştırmaya hayır dedik. Bu kararı kabul etmediğimizi bir kez daha yüksek sesle söylemek için bir araya geldik.
Kamu yararı adı altında, bir şirkete ait madenin genişlemesi için köylerimizin yok edilmesine razı değiliz.
Madenin genişlemesi durmalı, köylülerimizin sürgün edilmeyeceği başka yollar bulunmalı ve köylerimizin geleceği güvence altına alınmalıdır.
Madenin genişlemesi başta Milas’ımız olmak üzere, Bodrum’un, Muğla’nın adım adım yok edilmesi anlamına gelir. Buna razı değiliz.
Ya maden, ya Milas, Bodrum, Muğla!
Başka yolumuz, başka memleketimiz yok!
Eyvallah!!!





