Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey…
Bugün 27 Mart 2026 Cuma
Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey…
Çünkü yeryüzünde savaş vardı. İnsanlar sebebini bilmeden, düşünmeden ölüyor, öldürüyorlardı. Savaş kelimesi dünyanın her yerinde en çok kullanılan söz olmuştu. Radyolarda marşlar, nutuklar şaşkın insan sürülerinin üzerine savruluyor, gazeteler korkuyla okunuyordu. Tramvaylar, vapurlar sabahları, akşamları tıklım tıklım, daima aceleci, sinirli, telaşlı, bir şehrin bir ucundan öteki ucuna taşıyıp duruyorlardı.
İnsanlar kitle halinde olduğu gibi, kişi olarak da başkalaşıyorlardı. Mesela savaştan önce bir insan işine gitmek için tramvay caddesine çıktığı zaman ilk olarak gökyüzüne bakar, mavi olduğunu görünce sebepsiz bir sevinç duyar, vakti varsa ağaçlar altında yürümeyi düşünür, adımları kaldırımlarda gezerken bir takım hayaller kurardı. Şimdi ise insanlar göğün mavi ya da siyah olmasına aldırış bile etmiyorlardı. Hepsi eski hallerini kaybetmişlerdi. Hepsi telaş içindeydi. Hepsi yalnız kendini düşünüyordu. Hayal kurmak artık geçmişte kalmıştı. Savaş zaten önce hayalleri yok etti…
Oktay Akbal’ın “Önce Ekmekler Bozuldu” adlı kitabından bir bölümü sizlerle paylaştım. 1946 yılında ilk baskısı yapılan kitaptaki öykülerin her biri çok değerli mesajları dünden alıp, bu ne aktarıyor.
“İnsan sadece büyük olaylarla değil, küçük şeylerin anlamını yitirmesiyle de çöker. Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey…”
İşte 32 kısım Tekmili birden “Fatih Bozoğlu ile Sokağın Sesi” Başlıyor…
ÖNCE EKMEKLER BOZULDU: SAVAŞ, SU VE TARIM ÜZERİNE BİR GERÇEKLİK…
“Önce ekmekler bozuldu ve sonra her şey!”
Bu cümle, yalnızca bir edebi ifade değil; aslında bir toplumun çözülüşünü anlatan güçlü bir metafordur. Çünkü ekmek, insan hayatının en temel simgesidir. Ekmek bozuluyorsa, sadece gıda değil; düzen, güven ve gelecek de bozuluyor demektir.
Bugün dünyada yaşanan gelişmelere baktığımızda, savaşın yalnızca cephelerde yaşanmadığını açıkça görüyoruz. Artık savaşlar; tarlalarda, su kaynaklarında ve üretim zincirlerinde yaşanıyor. Silahların yerini bazen kuraklık, bazen ekonomik baskılar, bazen de üretimi kontrol altına alma çabaları alıyor.
Tarım, bir ülkenin bağımsızlığının en temel unsurlarından biridir. O nedenle sürekli olarak “Tam bağımsız Türkiye!” diye haykırıp duruyorum. Mustafa Kemal Atatürk’ten Deniz Gezmiş’e Mahir Çayan’a kadar en önemli felsefemiz “Tam bağımsız Türkiye!”
Kendi gıdasını üretemeyen bir toplum, bağımsızlığını kaybeder ve dışa bağımlı hale gelir. Bu bağımlılık ise zamanla ekonomik kırılganlığı, ardından da sosyal çözülmeyi beraberinde getirir. İşte bu noktada “ekmek ve su” sadece bir besin değil, aynı zamanda bir egemenlik göstergesine dönüşür.
Bu gerçek, Muğla gibi üretim potansiyeli yüksek bölgelerde çok daha somut hissedilir. Turizmle anılsa da Muğla’nın en önemli ekonomik değerleri bence tarımdır. Bu kentin omurgası tarımdır. Zeytinden narenciyeye, seracılıktan hayvancılığa kadar geniş bir üretim yelpazesine sahip olan Muğla’da tarım; sadece ekonomik bir faaliyet değil, aynı zamanda yaşamın ve bağımsızlığın temelidir. Bu nedenle tarımda yaşanacak her zayıflama, doğrudan bölge insanının hayatına yansır.
Ancak tarımın kaderini belirleyen en kritik unsur sudur. Su olmadan üretim olmaz. Su azaldığında, sadece tarım değil, yaşamın kendisi tehdit altına girer. Bugün dünyanın birçok bölgesinde yaşanan su krizleri, gelecekte yaşanacak daha büyük çatışmaların habercisi olarak görülüyor. Bu nedenle artık sıkça dile getirilen bir gerçek var: Geleceğin savaşları petrol için değil, temiz su ve ekmek için olacak.
Toprak, su ve üretim arasındaki bu hassas denge bozulduğunda, toplumlar sadece ekonomik olarak değil, aynı zamanda psikolojik ve sosyal olarak da sarsılır. Kırsaldan kente göç hızlanır, üretim azalır, fiyatlar artar ve en sonunda vatandaşın sofrasındaki ekmek küçülür.
Bugün geldiğimiz noktada, “ekmeklerin bozulması” sadece bir metafor değil, somut bir gerçeğe dönüşmektedir. Artan maliyetler, azalan üretim, kuruyan kaynaklar ve küresel krizler, bu süreci hızlandırmaktadır.
Bu yüzden meseleye sadece bir ekonomi ya da tarım sorunu olarak bakmak yeterli değildir. Bu, aynı zamanda bir var olma meselesidir. Çünkü suyu koruyamayan, toprağını işleyemeyen ve üretimini sürdüremeyen toplumlar, geleceğini de koruyamaz.
Sonuç olarak; savaş artık yalnızca silahlarla değil, suyla, toprakla ve gıdayla verilmektedir. Ve bu savaşın en görünür sonucu geleceğimizdir.
Eğer ekmek bozuluyorsa, su azalıyorsa ve tarım zayıflıyorsa…
Bu sadece bir kriz değil, bir uyarıdır.
Ve belki de artık sormamız gereken en önemli soru şudur:
Kaybettiğimiz sadece ekmek ve su mu?
Yoksa ne?
*********************
Önce Ekmekler Bozuldu, sonra her şey! Programının hazırlıklarını tamamladığım anda İYİ Parti Muğla Milletvekili Prof.Dr.Metin Ergun’dan tam da benim anlattıklarımla örtüşen “Gübre Krizi Kapıda: Üretim Düşüyor, Maliyetler Rekor Seviyelere Ulaştı!” başlıklı bir mesaj aldım.
Aklın yolu bir. Konu ile ilgili kısa bir fikir alışverişinde bulunduktan sonra şu can alıcı cümleyi söyledi; “Tarım bir milli güvenlik meselesidir…”
İşte farklı dünya görüşlerinden olsak da aklın yolu bir…
*********************
İYİ Parti Muğla Milletvekili Prof.Dr.Metin Ergun’un tarım konusunda oldukça dikkat çeken açıklamasını sizlerle de paylaşmak istiyorum;
Öncelikle şunu belirtmek isterim: Son 1 haftadır yaşanan gelişmeler, ülkemizin gübre meselesine dikkat etmesini zorunlu kılmaktadır. Gübredeki durum şudur: Tarım ve Orman Bakanlığı verilerine göre, kimyevi gübre tüketimi son yıllarda ciddi dalgalanma göstermiş, 2020’de yaklaşık 7,1 milyon ton seviyesinden 2022’de 5,9 milyon tona kadar gerilemiştir. Bu, üretimde doğrudan düşüş riskinin en açık göstergesidir.
2023 ve 2024’te kısmi toparlanma görülse de tüketim hâlâ kırılgan seviyededir. 2025’te tekrar 6,5 milyon ton seviyesine gerileme riski konuşulmaktadır.
Türkiye Ziraat Odaları Birliği verilerine göre, son bir yılda:
- Mazot fiyatı %69,6 arttı
- Gübre fiyatlarında türüne göre %10 ile %20 arasında artış yaşanmıştır.
2025 yılı verileri ise daha vahim:
- Üre gübresi %89’a varan artış
- DAP gübresi %55 artış
- Kompoze gübre %46 artış göstermiştir.
Küresel gelişmeler de tabloyu ağırlaştırmaktadır. Dünya Bankası tahminlerine göre, 2025’te gübre fiyatları küresel ölçekte ortalama %21 artacak; bazı ürünlerde bu oran %60’a kadar çıkacağı iddia edilmektedir.
Dünyanın en büyük gübre üreticilerinden Rusya’nın 3 gün önce aldığı ihracatı durdurma kararı ve devam eden savaşın etkileri, küresel arzı daraltarak fiyat baskısını daha da artırmaktadır.
Aynı şekilde Hürmüz Boğazı’nda yaşanan kriz, küresel gübre arzını doğrudan etkilemektedir. Deniz yoluyla taşınan gübrenin yaklaşık üçte birinin geçtiği bu hatta yaşanan aksamalar nedeniyle yaklaşık 1 milyon tonluk sevkiyatın geciktiği, gübrenin çiftçiye ulaşmasının haftalar sürebileceği ifade edilmektedir. Bu durum, ekim döneminde gübreleme yapılamaması riskini artırarak verim kaybını kaçınılmaz hale getirmektedir.
Gübre ithalatında düşüş yaşanıyor. Bu, üretimin arttığı için değil, çiftçinin gübre alamadığı için kullanımın azaldığını göstermektedir.
Açık gerçek şudur:
Çiftçi artık gübreyi kısmaya başlamıştır. Gübre kullanılmazsa verim düşer, verim düşerse üretim düşer, üretim düşerse gıda krizi kaçınılmaz olur.
Bugün yaşanan sadece bir maliyet krizi değil, doğrudan bir gıda arz güvenliği krizidir.
Çözüm için atılması gereken acil adımlar:
- Gübrede KDV ve tüm vergiler sıfırlanmalıdır.
- Çiftçiye doğrudan ve zamanında gübre desteği verilmelidir.
- Yerli gübre üretimi stratejik sektör ilan edilmelidir.
- Mazot ve gübre destekleri gerçek maliyetlere göre güncellenmelidir.
Unutmayalım:
Mazotu pahalı olan üretici çalışır, ama gübreyi pahalı olan üretici üretim yapamaz!
Bugün gübreyi konuşmazsak, yarın ekmeği konuşuruz…
*********************
BODRUM’DA TARİHİ MİRAS İÇİN ÖNEMLİ BİR ADIM DAHA ATILDI!
Bodrum Belediyesinin “Vizyoner Projeler”e ağırlık vermesi dikkat çekiyor ve ben bunu çok önemsiyorum…
Aya Nikola Klisesi’nin farklı bir anlayış ile turizme kazandırılmasının ardından yeni bir adım daha atıldı. Bodrum Belediyesi ve TMMOB Mimarlar Odası Bodrum Temsilciliği iş birliğiyle, Değirmenburnu’ndaki tarihi yel değirmenleri için proje yarışması başlatıldı.
25 Mart 2026 itibarıyla ilan edilen yarışmada, toplam 5 buçuk milyon liralık ödül dağıtılacak.
Değirmenburnu’nda düzenlenen yarışmaya; mimar, şehir plancısı ve peyzaj mimarları bireysel ya da ekip olarak katılabilecek.
Amaç, tarihi dokuyu koruyan ve doğayla uyumlu projelerle bölgeyi yeniden canlandırmak.
Bodrum’un simgesi yel değirmenleri, bu yarışmayla geleceğe taşınacak.
*********************
BİN 500 FİDAN TOPRAKLA BULUŞTU…
Bodrum Belediyesi, Ağustos 2023’te meydana gelen yangında zarar gören Ali Kelle Hatıra Ormanı’nı yeniden yeşertmek amacıyla, 21-26 Mart Orman Haftası kapsamında geniş katılımlı bir fidan dikim etkinliği düzenledi. Yüzlerce öğrencinin ve gönüllünün destek verdiği anlamlı organizasyonda bin 500 fidan toprakla buluştu.
*********************
MUĞLA’DA SAĞLIK HİZMETLERİNE ERİŞİM GÜÇLENİYOR!
Muğla Büyükşehir Belediyesi, 13 ilçede hizmet kalitesini artırmak amacıyla araç filosuna 3 hasta nakil ambulansı ve 5 yeni araç ekledi. Yeni yatırımla birlikte ambulans sayısı 16’ya, hizmet araçları ise 20’ye yükseldi.
Muğla Büyükşehir Belediyesi özellikle kırsal mahallelerde yaşayan vatandaşların sağlık hizmetlerine ulaşımını kolaylaştırmayı hedefleyen belediye, evde bakım ve hasta nakil hizmetlerini kesintisiz sürdürüyor.
Ahmet Aras konu ile ilgili olarak: “Vatandaşlarımızın sağlık hizmetlerine erişimini kolaylaştırmak önceliğimiz. Evde bakım ve hasta nakil hizmetlerimizle hemşerilerimizin her zaman yanındayız.” demesi Muğla’nın “Yaşlı Dostu Kent” olarak tanınması yolunda önemli bir adım olarak değerlendiriyorum.
*********************
İYİ PARTİ’DEN AK PARTİ ve CHP’ye BALANS AYARI…
“Bu yol siyaset üstü bir ihtiyaçtır, artık konuşma değil çözüm zamanı.”
Muğla’da Göktepe, yani Bardakçı yolu tartışmaları sürerken, siyasetten dikkat çeken bir uzlaşı çağrısı geldi. Ulaşımı yaklaşık 20 kilometre kısaltacak yol projesi, bölge halkı için acil bir ihtiyaç olarak öne çıkıyor.
İYİ Parti Muğla İl Başkanı Davut Cumhur Akmeşe, yaptığı açıklamada bu konunun herhangi bir partinin değil, Muğla’nın meselesi olduğunu vurguladı. Akmeşe, önemli olanın karşılıklı tartışmalar değil, birlikte çözüm üretmek olduğunu ifade etti.
İYİ Parti Muğla İl Başkanlığı, siyasi polemiklerin ötesine geçilmesi gerektiğini belirterek tüm taraflara diyalog ve ortak hareket çağrısında bulundu. Bölge halkının beklentisinin ise tartışmalar değil, Bardakçı yolunun bir an önce tamamlanması olduğu dile getirildi.
*******************
SAHİLLERDE İŞGAL KALKAR MI DEMİŞTİK? KALKMADI ÇOĞALDI…
Bodrum’da halk plajlarında bayram öncesi başlatılan sahil işgallerinin kaldırılmasına yönelik uygulama hayal kırıklığı yarattı. Milli Emlak ve belediyenin tamamen boşalttığı sahiller üç günde yeniden işgal edildi. Özgür Kıyılar Platformu sözcüsü Güney Şirin “Sözünüzü tutun. Bodrum belediyesinin Kumbahçe plajında kaçak yapıları yıkması, halkın işgallerin kaldırılması yönünde umutlanmasını sağlasa da, bu sevinç uzun sürmedi. Plajın temizlenip düzenlenmesinden henüz 5 gün geçmesinin üstünden plaj, işletmeler tarafından yeniden tamamen işgal edildi…” dedi.
Çok da güzel dedi lakin bu sorun neden bir türlü çözülemiyor anlamış değilim. Plajı işgal eden işletmeciler tarafından saldırıya uğrayan ve şiddet uygulanan bir gazeteci olarak bu konunun takipçisi olmaya devam edeceğim. Yani dayak yemeye devam…
*******************
NİYAZİ ATARE MESELESİ…
Önceki hafta Mustafa Gündoğ tarafından kaleme alınan makale çok dikkat çekti. Gündoğ çok önemli ve dikkat çeken noktalara vurgu yapmış. Kendi bakış açımla ve anladığım kadarı ile Mustafa Gündoğ’un yazısını paylaşmak istiyorum. Yazının tamamını bodrumhaber.com’da okuyabilirsiniz.
“Niyazi Atare dosyasında, iddialarla dosyadaki veriler arasında ciddi çelişkiler olduğu görülüyor. T.Ç., Mumcular’daki bir inşaat projesi için yol açılması karşılığında Atare’nin kendisinden para talep ettiğini ve ödeme yaptığını öne sürüyor. Ancak dosyadaki ifadeler, asıl anlaşmayı yapanın başka bir müteahhit olduğunu, T.Ç.’nin ise yalnızca aracı konumunda olduğunu gösteriyor.
Operasyon kapsamında yapılan gizli ses kayıtlarında, iddiaları doğrudan destekleyen açık ifadeler bulunmuyor. Konuşmaların farklı konulara kaydığı ve Atare’nin söylediklerinin net şekilde anlaşılmadığı belirtiliyor.
Ayrıca, Atare’nin üzerinde bulunan paranın başka bir kişiye ait olduğu yönündeki savunmasının dosyadaki ifadelerle desteklendiği, emlakçılık faaliyetiyle ilgili değerlendirmelerin ise tartışmalı olduğu ifade ediliyor.
Mal bildirimi konusunda ise, Atare’ye cezaevinde kısa bir süre verilmesine rağmen bu sürede sağlıklı beyan hazırlamasının zor olduğu, buna rağmen birkaç gün gecikmeyle beyanın avukat aracılığıyla sunulduğu vurgulanıyor.
Dosyada, söz konusu parselin hukuki ve idari durumunun da karmaşık olduğu; yol açılmasının basit bir işlem olmadığı ve mevcut ruhsatın da geçerliliğini yitirdiği belirtiliyor…”
Bu bilgiler ve değerlendirmeler ışığında ben de Niyazi Atare’nin durumunu hukuki durum çerçevesinde, yargıya güvenerek ve müdahale etme hakkımın olmadığını bilerek şu şekilde yorumluyorum;
Ortaya çıkan tablo, dosyada ciddi soru işaretleri olduğunu gösteriyor. İddialar güçlü görünse de, bu iddiaları net ve tartışmasız biçimde destekleyen delillerin zayıf olduğu anlaşılıyor…
Hukukun en temel ilkesi açıktır:
“Şüpheden sanık yararlanır İlkesi önemli. Şüpheden sanık yararlanır ilkesi (in dubio pro reo) ilkesi, ceza yargılamasında suçluluğu kesin olarak kanıtlanamayan sanığın beraat etmesini öngören evrensel bir hukuk prensibidir. Suçun işlendiğine dair şüphe varsa, mahkumiyet kararı verilemez. Suçsuz birini cezalandırmaktansa suçluyu serbest bırakmayı tercih eden bu ilke, masumiyet karinesinin doğal bir sonucudur.
Bu nedenle, yargı süreci tamamlanmadan yapılan yorumlar ve özellikle basına yansıyan tek taraflı bilgiler, kamuoyunda erken bir hüküm oluşturma riskini taşıyor.
Sonuç olarak mesele sadece bir suçlama değil; aynı zamanda hukukun nasıl işletildiği ve adil yargılanma hakkının korunup korunmadığı meselesidir.
İnanıyorumki bu vaka hukuk çerçevesinde yargıya güveni ve vicdanları yaralamayacak şekilde sona erecek.
*******************
Son olarak yine çok önemsediğim ve sıklıkla gündeme getirdiğim bir konuyu da tekrarlamak istiyorum. Dün yaşama veda eden gazeteci büyüğüm Necdet Buluz ve bir önceki gün 7 cenaze törenini, tereyağından kıl çeker gibi kusursuz ve mükemmel bir şekilde organize eden Bodrum Belediyesi Mezarlıklar Müdürü Mehmet Değirmenci yönetiminde 34 kişilik başarılı bir ekibe Bodrum adına çoooook teşekkür ediyorum.
30 Mart 2024 Yerel Seçimlerinin hemen ardından bu güne kadar iki yılda Özel Kalem Müdürlüğüne bağlı Cenaze ve Mezarlıklar Şefliği ekipleri tarafından cenaze yakınlarına 250.000 tabak nohutlu pilav, ayran ve su ikramının yanı sıra tabure, branda, güneşten koruyucu tente gibi hizmetler de sunuldu.
– 1.850 adet cenaze defini ve mezar kazım işlemleri,
– 757 adet hava ve kara yolu ile cenaze nakli,
– 300 adet adli vaka (şüpheli ölüm olaylarının Muğla Adli Tıp kurumuna sevk işlemleri)
Cenaze yoğunluğu az olduğu zamanlarda da;
-Mezarlıklarda temizlik ve bakım işlemlerini,
-Belediyeye ait Temiz Deniz teknesi ile yaz aylarında ada ve koylarda bulunan Türk Bayraklarımızın değişim ve bakım işlerini,
-Koylarda bulunan teknelerden katı atık toplama işlemlerini,
-Gerekli görülen durumlarda ise ilçe geneli acil temizlenmesi gereken yerlerde ot biçme, badana ve diğer temizlik faaliyetlerini yürütüyorlar.
Gerçekten Bodrum Belediye Başkanı Tamer Mandalinci ve başarılı Özel Kalem Müdürü Çağrı Şanlı başta olmak üzere Mehmet Değirmenci ve 34 personeli kutluyorum ve bir Bodrumlu olarak minnettarlığımı sunuyorum.
Varolsunlar…
****************
Bu arada gülelim mi ağlayalım mı yoksa şaşıralım mı haberi ile programımızı tamamlayalım.
TABUTTA 30 DAKİKA “Tabutta meditasyon”
Japonya’da binlerce kişi tabutta meditasyon akımına kapıldı. Tabuta girenler hem para ödüyor hem de 30 dakika boyunca ölümün provasını yapıyor.
Japonya’da sıra dışı bir uygulama, kısa sürede dikkat çeken bir trende dönüştü. Chiba vilayetinde bulunan bir cenaze evinde başlatılan “tabut meditasyonu”, özellikle Tokyo’da yaygınlaşarak farklı bir sağlık ve farkındalık yöntemi olarak öne çıkıyor. Bu uygulamada insanlar, tabutların içine girerek belirli süre boyunca meditasyon yapıyor ve ölümle yüzleşerek yaşamla olan bağlarını yeniden değerlendirmeyi amaçlıyor.
Uzmanlara göre bu yaklaşım, Japon kültüründe yer alan ve ölümün kabullenilmesini ifade eden “kuyō” geleneğine dayanıyor. Yaşamın geçiciliğini kabul etmeyi ve ölümün doğal bir süreç olduğunu anlamayı hedefleyen bu yöntem, son dönemde ülkede artan ruh sağlığı sorunlarıyla da ilişkilendiriliyor. Özellikle gençler arasında intihar oranlarının yükselmesi, toplumu farklı ve alternatif çözümler aramaya yönlendiriyor.
Tokyo’da açılan yeni merkezlerde, “tabut meditasyonu” deneyimi daha da çeşitlendirilmiş durumda. Katılımcılar, 30 dakikalık seanslar için yaklaşık 13 dolar ödeyerek açık ya da kapalı tabut seçenekleri, terapötik müzikler, video projeksiyonları ya da tamamen sessiz bir ortam arasında tercih yapabiliyor.
Uygulamayı destekleyenler, bu deneyimin insanların ölüm korkusunu azaltarak hayatın değerini daha iyi anlamalarına yardımcı olduğunu savunuyor. Hatta bazı tasarımcılar ve uygulayıcılar, ölümün sanıldığı kadar korkutucu olmadığını göstermek için estetik ve farklı konseptlerde tabutlar üretmeye başladı.
Japonya’da giderek büyüyen bu trend, bir yandan tartışma yaratırken diğer yandan modern yaşamın stresine karşı insanların ne kadar farklı arayışlara yöneldiğini de gözler önüne seriyor…
Bu haftalık bu kadar…
Yutube, Instagram ve Facebook sosyal medya hesaplarımıza ABONE olmayı ve TAKİP etmeyi, eğer beğendiyseniz BEĞENmeyi ve bize de yol gösteren ve heyecanımızı yüksek tutmamıza destek olacak YORUM yapmayı ihmal etmeyin lütfen… Elbette bizim en temel ziyaret alanımız www.sokaktv.com web sayfamızı da izlemeye alınız, çünkü Bodrum haberleri elinizin altında olur…
Haftaya Cuma görüşmek üzere Eyvallah!






