Maviye Sürgün / Nevzat Kanber “SOKAK” Yazıları…

Maviye Sürgün
Bodrum’da Denizle tanışmak sonradan öğrenilen bir şey değildir.
Burada mavi , bir manzara değildir; çocukluğun ilk hatırası, ilk öğretmeni olur.
Daha konuşmayı bilmeden tuzun tadı alınır,
daha yürümeyi öğrenmeden köpüğün peşine düşülür.
Sabahın en erken saatlerinde kıyı henüz uyanmamışken renk değişir.
Motor sesi uzaktan ince bir uğultu gibi gelir.
Martılar, geceden kalma balık kokusunu takip eder.
Bir sandal kıyıdan ayrılırken kürek suya değer;
su, sessizce ikiye bölünür.
Dalga kıyıya vurduğunda köpükler saçılırdı.
Çocukken o beyazlıklara bakıp
“kuzular geliyor” derdik.
Kıyıya doğru koşar,
ıslanmaktan korkmadan gülüşürdük.
O köpükler, oyundu.
Sonra anladık;
aynı köpükler yıllar sonra
insanın içine de vuruyormuş.
Aşk da böyledir zaten.
Kalabalıkta yaşanmaz.
Kalabalıklar sever gibi yapar;
fotoğrafını çeker, adını kullanır, üstünü doldurur.
Ama gerçekten sevenler yalnızken tanınır:
ağ toplayanlar,
küpeştede sessizce bekleyenler,
bir şey istemeye değil
sadece yanında olmaya gelenler.
Dışarıdan bakınca bu insanlara “yalnız” denir.
Oysa değillerdir.
Balıkçılar bilir;
su konuşur.
Dalga cevap verir,
rüzgâr dinler.
Bu yüzden insanlarla konuşmak yavaş yavaş azalır.
Çünkü insanlar hoyrattır;
aceleci, tüketici, kırıcıdır.
Bunu görenler suya daha sıkı sarılır,
sözden çok maviye sürgün olur.
Bırakılamayan Tutku
Bu bir heves değildir.
Bir gün “yeter” deyip bırakılacak bir yol hiç değildir.
Bırakmak istersin bazen.
Tekneyi satmayı düşünürsün,
sabah erken kalkmamayı,
ellerinin artık tuz kokmamasını…
Ama motor sesi duyduğunda için kıpırdar.
Martı çığlığı gece rüyana girer.
Dalga köpüğü aklında kalır.
Çünkü bu tutku insana balıkla yaklaşır.
Sonra alışkanlıkla.
Sonra sabırla.
Bir bakarsın, kürek eline yapışmış.
Gitmek istesen de gidemediğini anlarsın.
Bu esaret değil;
teslimiyettir.
Bir an vardır.
Ağ sabaha karşı toplanırken teknede kimse konuşmaz.
Motor rölantide çalışır,
çay buharı havaya karışır.
Eller tuzludur,
gözler yorgun.
O saatlerde söylenen söz ağır gelir;
susmak daha doğrudur.
Gece çöktüğünde küpeşteden aşağı bakarsın.
Suyun üstünde titreşen yakamozlar
gökten düşmüş yıldızlar gibidir.
Balıkçılar bilir:
O ışıkların her biri,
burada hayatını bırakmış birinin izidir.
Kimi fırtınada kalmış,
kimi ağını toplarken sessizce gitmiş,
kimi dönmeyi unutmuş…
Alınmışlardır ama yok edilmemişlerdir.
Işığa çevrilmişlerdir.
O yüzden gece parlar.
O yüzden su insanın içine dokunur.
Kaybettiklerini karanlıkta saklamaz;
ışığa çıkarır.
Bakanlara fısıldar:
“Gidenler gitmedi.
Buradayız.”
Bazen mavi bir kadın gibidir.
Suskun, öfkeli, değişken…
Bazen tek bir dokunuşla yükleri hafifleten.
Kırar.
Alır.
Dostları alır, tekneleri alır;
geri dönmeyenleri alır.
Ama yine de çağırır.
Zaman geçer.
İnsan değişir.
Kıyılar daralır, sesler çoğalır.
Ama o çağrı değişmez.
Hâlâ sabahları erken sever.
Hâlâ yalnız gelenleri tanır.
Ve ben…
Bir gün beni de alacağını bilerek
yine de sevdim.
Çünkü bazı sürgünler
cezadan değil,
aşktan olur.





