Köy Kahvesindeki O Yaşlı Adam / Sedat Kaya “SOKAK” Yazıları…

Köy Kahvesindeki
O Yaşlı Adam
İşsiz kalmıştı.
On beş yıl boyunca gecesini gündüzüne kattığı fabrikanın kapıları bir sabah sessizce kapanmıştı.
Patron iflas etmiş, emek bir kalemde silinmişti.
Ne tazminat kalmıştı geriye, ne de adına “hak” denilen o ince kâğıtlar.
Bir anda, hayatın ortasında çırılçıplak kalmıştı.
Sonra…
Severek evlendiği kadın da çekip gitmişti.
Geriye ne bir ses kalmıştı ne de bir kapı gıcırtısı.
Yalnızdı artık.
Kimsesizliğin ağır bir taş gibi çöktüğü bir yalnızlık.
Cebinde kalan birkaç buruşuk banknotla bir otobüse binmiş, yolun bittiği yerde inmişti.
Bir sahil köyünde almıştı soluğu.
Oysa buraya böyle gelmemeliydi.
Meteliksiz, umutsuz, yaralı…
Bu köyde yaşlanmayı düşlemişti o.
Tek katlı, iki odalı bir ev…
Toprağına dokunacağı küçük bir bahçe…
Parası yeterse, sabahları denize açılacağı mütevazı bir kayık…
Hepsi bu kadardı.
Hayatından büyük hayaller kurmamıştı hiç.
Ama olmamıştı işte.
Düzen denilen o sinsi şey, hayallerini cebinden çekip almıştı.
Yorgundu.
Bitkindi.
Dokunsan dağılacak gibiydi.
İşte böyle girdi köy kahvesine.
Selamsız, sabahsız…
Asmanın gölgesinde, eski bir sandalyeye ilişti.
Önce bir çay söyledi.
Sonra en ucuzundan bir sigara yaktı.
Dumanı içine çekmiyor, sanki yutuyordu.
Tam karşısında, yüzü yılların haritası gibi çizgilerle dolu bir köylü onu süzüyordu.
Adam çayından bir yudum aldı.
Elindeki izmarit sönmeden yenisini yaktı.
Yaşlı köylü dayanamadı:
“Hayrola evlat,” dedi, “selamsız sabahsız geldin. Belli ki çok dertlisin. Anlat bakalım.”
Hiç istemediği bir anda, hiç tanımadığı birinden gelmişti bu soru.
Cevaplamaya niyeti yoktu.
Konuşacak gücü de…
Sandalyesinde doğruldu, sigarasından derin bir nefes aldı.
“Amca,” dedi, “ne sen sor… ne ben söyleyeyim.”
Yaşlı adam pes etmedi.
“Her derdin bir dermanı vardır evlat. Sen anlat hele.”
Sustu.
Anlatsa ne değişecekti ki?
Bu köylü mü çözecekti hayatın düğümünü?
Yaşlı köylü gözlerini kahvenin karşısındaki yabani sakız ağacına çevirdi.
“Bak,” dedi, “şu ağacı görüyor musun?
Ala karga… Bir yırtıcıyla boğuşmuş. Kanadından ağır yaralı. Ama pes etmiyor. Yaralı kanadını ağacın sakızına sürterek iyileştirmeye çalışıyor.”
Adam irkildi.
Karşısında bir köylü değil, sanki zamandan kopup gelmiş bir bilge oturuyordu.
“Yenildim ben amca,” dedi kısık bir sesle.
“Hayat kavgasında yenildim.”
Yaşlı adam ceketinin iç cebinden, babadan kalma paslı tütün tabakasını çıkardı.
Titreyen elleriyle bir sigara sardı.
Sonra ağır ağır konuştu:
“Doğaya bak evlat…
Sonbaharda dökülen yapraklar yenilmiş midir?
Denize açılan balıkçı, rüzgâr sert esti diye geri dönerse pes etmiş mi olur?
Sevdiğine karşılık bulamayan aşık, bir daha hiç sevmez mi sanırsın?
Kurak bir yazda badem vermeyen ağaç, badem vermekten vazgeçer mi?
Çiçek bulamayan kelebek, aramayı bırakır mı?
Doğada yenilgi yoktur evlat.
Sadece değişim vardır.
Kayboldu sandığın her şey, zamanı gelince ait olduğu yere döner.
Kaybettiklerin, sana direnmenin bilgisini öğretir.
Yenilenler pes edenlerdir; direnenler değil.
Doğaya bak evlat…
Doğa insana direnmeyi öğretir.”
Bu sözler, adamın içine bir yerden dokunmuştu.
Doğruydu.
Doğada ayakta kalanlar, direnenlerdi.
İnsan da doğanın bir parçası değil miydi?
Saatine baktı.
Güneş, akşamın eşiğine gelmişti.
İzin istedi.
Kalktı.
Yaşlı adamın elini öptü.
Pansiyon odasına döndü.
Yatağa uzandı, bir sigara daha yaktı.
Ve o an karar verdi.
Sabah bu köyde iş arayacaktı.
Ne iş olursa…
Ve hayallerini, tam da burada yaşayacaktı.
Öyle de yaptı.
O köyde yaşadı.
O köyde öldü.
Ve ilk geldiği gün kahvede tanıştığı o yaşlı adamın yattığı mezarlığa gömüldü.
Bugün Dünya Öykü Günü. (14 şubat)
Bu öyküyü, bugüne bırakalım.





