Gülümsemeyi Unutan Kent
Eski Karya’da bir inanış vardı. Derlerdi ki; bir kentin zenginliği limanındaki gemilerle değil, Agoradaki insanların yüzüyle ölçülür. Çünkü mutlu insanların yaşadığı kentler büyür, mutsuz insanların yaşadığı kentler ise sadece kalabalıklaşır. Aradan binlerce yıl geçti. Limanlar değişti, evler değişti, yollar değişti… Ama o eski soru hâlâ karşımızda duruyor. Bodrum büyüyor mu, yoksa sadece kalabalıklaşıyor mu? Ve daha da önemlisi… Bodrum neden gülümsemeyi unuttu?
Herodotun memleketi, Halikarnas Balıkçısı’nın cenneti, Kedilerin ve köpeklerin bile arkadaş olduğu, Dünyanın en güzel yeri Bodrum’dan Merhaba!
İşte 32 kısım tekmili birden Fatih Bozoğlu ile Sokağın Sesi başlıyor…
Her yaz aynı filmi yeniden izliyoruz. Kameralar Bodrum’a çevriliyor. Bir restoranın hesabı ekranlara geliyor, bir plajın giriş ücreti günlerce tartışılıyor. Sonra herkes aynı cümleyi kuruyor: “Bodrum çok pahalı.” Oysa ben bugün size başka bir Bodrum’dan söz etmek istiyorum. Fiyat etiketlerinin arkasında kalan, manşetlere sığmayan ama burada yaşayan insanların her gün yeniden yaşadığı gerçek Bodrum’dan.
Çünkü bir kenti anlamak istiyorsanız, en pahalı restoranına değil; sabahın ilk ışıklarıyla birlikte evinden çıkan insanına bakmanız gerekir. Güneş henüz denizin üzerinden yükselirken fırıncı ilk ekmeklerini tezgâha dizer, balıkçı geceden kalan ağlarını toplar, pazarcı kamyonetini yükler. Bir anne çocuğunu okula hazırlar, bir esnaf dükkânının kepengini açar, bir emekli erkenden sağlık ocağının yolunu tutar. Tatilciler için gün yeni başlarken, Bodrum’da yaşayanlar çoktan hayatın içine karışmıştır.
Sabah evinden çıkan bir Bodrumluyu düşünün. Çocuğunu okula bırakacak, işe yetişecek, belki yaşlı annesini hastaneye götürecek. Daha güne başlamadan trafiğin içinde kaybettiği zaman, aslında ömründen eksilen zamandır. İşte yaşam kalitesi dediğimiz şey tam da burada başlıyor. Çünkü yaşam kalitesi yalnızca denizin mavisiyle, güneşin sıcaklığıyla ya da kartpostallara yakışan manzaralarla ölçülmez. Yaşam kalitesi, insanın sabah evinden huzurla çıkabilmesi, akşam evine umutla dönebilmesidir.
Bir kavşakta beklerken kaybettiğiniz birkaç dakika, dışarıdan bakana önemsiz görünebilir. Ama her sabah aynı gecikmeyi yaşayan insanlar için o dakikalar çocuklarına ayıramadıkları zamandır, işe yetişme telaşıdır, ertelenen bir doktor randevusudur, akşam eve biraz daha yorgun dönmektir. Kentler bazen yollarıyla değil, insanların zamanına gösterdikleri saygıyla ölçülür.
Ne yazık ki mesele yalnızca trafik de değil. Trafik, aslında hayatımızdaki daha büyük yorgunluğun görünen yüzü. Çünkü insan sadece kırmızı ışıkta beklemiyor; geçim derdinde, gelecek kaygısında ve belirsizliklerin içinde de bekliyor.
Ekonomik kriz çoğu zaman rakamlarla anlatılıyor. Enflasyon oranları açıklanıyor, döviz kurları konuşuluyor, büyüme verileri tartışılıyor. Oysa krizin gerçek yüzü istatistiklerde değil, insanların yüzlerinde okunuyor. Pazarda elindeki alışveriş listesini sessizce yeniden düzenleyen emeklide, çocuğunun istediği kitabı gelecek aya erteleyen anne babada, dükkânını açarken bugün kaç müşteri geleceğini hesaplayan esnafta, üniversiteyi bitirmiş olmasına rağmen geleceğini başka şehirlerde arayan gençte…
Bir zamanlar Bodrum sokaklarında insanlar birbirine gülümserdi. Çarşıda yürürken selam vermek, iki çift laf etmek, bir çayın hatırını paylaşmak bu kentin doğal alışkanlıklarıydı. Şimdi ise aynı sokaklarda daha hızlı yürüyen, daha az konuşan, daha çok düşünen insanlar görüyoruz. Sanki yalnızca nüfus artmadı; omuzlarımızdaki yük de ağırlaştı. Yüzlerdeki yorgunluk, hayatın sessiz dili hâline geldi.
Yıllarca İstanbul’un koşuşturmasını, Ankara’nın telaşını uzaktan izledik. “Bodrum başka bir yer,” dedik. İnsanının birbirini tanıdığı, komşuluğun hâlâ yaşadığı, denizin ve mandalina kokusunun insanın ruhunu dinlendirdiği bir kent olduğuna inandık. Ama bugün o büyük kentlerin gerginliği, telaşı ve yorgunluğu yavaş yavaş Bodrum’un sokaklarına da taşınıyor. Artık sadece araçlar değil, insanlar da birbirine sabırsız. Sadece yollar değil, gönüller de daralıyor.
Bütün bunların üzerine bir de bitmek bilmeyen siyasi tartışmalar ekleniyor. Televizyon ekranlarında, sosyal medyada, kahvehanelerde, hatta aile sofralarında… İnsanlar artık birbirini anlamaya çalışmaktan çok, birbirine cevap vermeye çalışıyor. Oysa aynı kaldırımlarda yürüyoruz, aynı pazardan alışveriş yapıyoruz, aynı denize bakıyoruz. Farklı düşünceler bir toplumun zenginliğidir; ama birbirini dinlemeyen toplumlar, zamanla ortak hayallerini de kaybetmeye başlar.
Belirsizlik ise bütün bunların en sessiz yükü. İnsan yarınını göremediğinde yatırım yapmaktan çekinir, çocukları için plan kurarken tereddüt eder, umut yerine kaygıyı büyütür. İşte yaşam kalitesi tam da burada yara alır. Çünkü yaşam kalitesi yalnızca yollarla, kaldırımlarla ya da binalarla ilgili değildir. İnsanların geleceğe güvenle bakabilmesi de bir kentin en önemli sermayesidir.
Bugün yine bir kahvenin fiyatını konuşacağız. Kimbilir yine bir hesap fişi sosyal medyada binlerce kez paylaşılacak. Ama ben bütün bu gürültünün arasında başka bir sesi duymaya çalışıyorum. Sabah erkenden evinden çıkan, akşam yorgun dönen, yine de bu kenti sevmekten vazgeçmeyen Bodrumlunun sesini…
Çünkü bir kentin gerçek zenginliği, lüks otelleri ya da pahalı restoranları değildir. Bir kentin gerçek zenginliği, sokakta yürüyen insanın yüzündeki huzurdur. Eğer insanlar gülümsemeyi unutuyorsa, dönüp yalnızca fiyat listelerine değil, o kentin yaşam kalitesine bakmak gerekir.
İşte bu yüzden bugün size lahmacundan değil, şezlongdan değil, Bodrum’un gerçek meselesinden söz etmek istedim. Çünkü bir kentin geleceği, fiyat etiketlerinde değil; o kentte yaşayan insanların umutlarında, huzurunda ve yaşam kalitesinde saklıdır…
Eyvallah…




