Gökovalı Destanı / Sedat Kaya “SOKAK” Yazıları…

Yayınlama: 30.01.2026
104
A+
A-

Gökovalı Destanı

Rüzgârın bilgelikle konuştuğu, güneşin tanrılarla göz göze geldiği topraklarda bir ozan doğdu. Adı Şadan’dı. Gökova’nın kadim rüzgârları onun kaderini daha beşikteyken fısıldamış, Anadolu’nun suskun bilgelikleri başucunda nöbet tutmuştu. O daha çocukken, zaman ona adını ezberletmişti.

Homeros’un kör gözleriyle gördüğü, Herodot’un satır satır kayda geçirdiği, Thales’in gökyüzüne soru sorduğu bu topraklar, bir bilgeyi daha çağırmıştı bağrına.

Şadan Gökovalı, Diyojen gibi gölge aramadan yürüdü hakikatin üzerine; Anaksagoras gibi başını göğe kaldırdı, yıldızların ve tarihin dilini çözmeye koyuldu. Onun için zaman, okunması gereken bir metindi.
Ama her destan gibi, onunki de bir felaketle başladı.
Mitlerin anlatmadığı bir savaşla… Kılıçların değil, sıtmanın; düşman ordularının değil, bataklığın karşısında verilen bir mücadeleyle.

Gökova, tanrıların unutulmuş bir cezası gibiydi o yıllar. Bataklık, ölüm ve ateşli hastalıklarla kuşatılmıştı. Şadan çocukken dört kardeşini bu kara yazgıya verdi. Fakat babası, Prometheus’un ateşi çalıp insanlığa sunması gibi, Gökova’ya umudu taşımaya ant içti.
Kaderin iplerini kendi elleriyle dokuyan bu adam, tanrıların bile kıskanacağı bir sabırla valilere, bilginlere, ziraatçılara danıştı. Çaresiz sanılan bataklık, okaliptus fidanlarının nefesiyle kurutulacaktı.
Ama bu kutsal ağaçlar Anadolu’da yoktu.
İşte o an, denizin bilgesi devreye girdi: Halikarnas Balıkçısı. Yabancı diyarlardan fidanlar getirildi; köylüler, bir mitin doğuşuna tanıklık eder gibi günlerce, haftalarca el ele verdi. Bataklık kurudu. Ölüm geri çekildi. Toprak nefes aldı.

Bu sadece bir coğrafyanın kurtuluşu değildi.
Bu, Şadan Gökovalı’nın yazgısının yoğrulmasıydı.
Toprak onu bereketle, rüzgâr sabırla, taş hafızayla eğitti.
Edip Cansever’in dediği gibi: “İnsan yaşadığı yere benzer.”
Ve Şadan Gökovalı; toprağı gibi verimli, suyu gibi duru, dağı gibi vakur, yıldızlar kadar bilge oldu.
O, tek bir insan değildi.
Zamanın içinde yürüyen bir kitaptı.
Homeros’tan Herodot’a, Dede Korkut’tan Yunus Emre’ye uzanan yaşayan bir kütüphane… Mitolojiyi şiire, tarihi söze, bilgiyi meraka dönüştüren bir büyücüydü.
Cevat Şakir’in ona söylediği şu cümle, bir dostluk sözünden çok bir kehanetti.

“Ölsem, ölüm beni yenemeyecek. Çünkü Şadan var.”

Ve gerçekten de ölüm ona uğradı ama kalamadı.
Gökovalı yalnızca yaşamadı; yüzyıllara sığacak kadar yazdı, anlattı, öğretti. Akademisyen oldu, ozan oldu, yazar oldu, tarihçi, mitolog, gazeteci oldu. Kaç hayat yaşadı bilinmez ama bir masalın başkahramanı olduğu kesindir.
Seksen bir yıllık ömrüne, seksen bir asır sığdırdı.
Knidos’tan Efes’e, Bergama’dan Fethiye’ye… Tanrıların ve bilginlerin yurdu Anadolu’nun her taşına dokundu.
Ve son nefesine kadar aynı şeyi söyledi.

“Ben her şeyden önce öğrenmeyi sevdim.”

Prometheus’un ateşi insanlığa sunması gibi, o da bilgiyi halkına armağan etti. Ardında şu dizeleri bıraktı.

Ben halkım, hey!
Feleğin sillesini çok yemişim.
Kalem vermemişler elime,
Diyeceklerimi türkülerle demişim.”

Beş yıl önce böyle bir Ocak günü kaybettik onu.
Üniversite hocamdı.
Beni gazeteciliğe yönelten insandı.
Sonra meslektaşım oldu.
Mitoloji merakım ondandır.
Sonra kütüphanemdi.
Bilgiye aç kaldığımda, açlığımı giderendi.
Son nefesinden iki gün önce WhatsApp’tan şu mesajı atmıştı.

“MerSedat. Sağlığım iyiye doğru gitmiyor. Şu bilgiyi senden esirgemiş olmayayım: Santorini volkanı tarihte yedi kez patladı. Her defasında Knidos lavların altında kaldı. Bilen göz, bunun izlerini hâlâ görür.”

Bilen göz…
İşte o gözler şimdi toprağın altında değil, zamanın içinde açık duruyor.
Unutulmayacaklar listemde, baş sıralardadır.

Bu yazıyı paylaş !

Shares
Bir Yorum Yazın


Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.