Fatih Bozoğlu ile Sokağın Sesi 48.Bölüm 5 Haziran 2026
“Tinerci Çocukla Gezi’de Sohbet”
siz gelmeden önce bu parka
elde ne vardı biliyor musun selah baba?
parça tinere bandırdığım bez,
az sarhoşluk,
az hayal,
çokça korku,
ve çokça açlık…
bolca küfür,
ve koskoca
ve boyuna büyüyen yalnızlıklar
ve yalnızlıklar…
biliyor musun selah baba?
ne açlığımız,
ne korkumuz kaldı
siz geleli beri Gezi Parkı’na…
ve selah baba,
siz gelince buraya
asıl yalnızlığımız yok oldu,
güvenle uyuyoruz geceleri,
gündüzleri,
eğlence gırla…
geçenlerde selah baba
burayı anlattım memleketteki arkadaşıma telefonda
“Ooolum namusuma diyorum sana!
Burada ye, iç!
Her şey bedava!
Hatta…
Uyuyoruz geceleri korkmadan!
Rahatça!
Neden dersen
Artık yalnız değiliz bu dünyada!”
inanmadı elbette bana…
ben de selah baba
tuttum telefonu parka
dinlettim buradakilerin şefkatini,
dinlettim ablaları,
ağabeyleri…
ve selah baba
dinlettim senin gülen gözlerini…
hemen ardından
uzattım kulağımı telefona
ve belki inanmayacaksın bana selah baba ama
o da dinletmekteydi Adana’yı,
Antalya’yı,
Mersin’i,
Ankara’yı,
İzmir’i,
Samsun’u…
hasılı selah baba
nerede direniş varsa bu coğrafyada
ben gibi kimsesiz sokak çocukları
kurtulmuşlardı açlıktan,
korkudan,
yalnızlıktan oralarda…
son olarak
küçücük isteğim var senden selah baba,
sakın caymayın direnmekten,
sakın teslim etmeyin bizi tekrar açlığa,
korkuya
ve yalnızlıklara…
“selah” mahlası ile müthiş şiirleri olan ve 18 Temmuz 2013 tarihinde saat 23:18’de kaleme aldığı şiir ile başladık. Selahattin Özakın ağabeyime bu şiirini sizlerle paylaşmama izin verdiği için çok teşekkür ediyorum.
Ve elbette “Fatih Bozoğlu ile Sokağın Sesi” Haziran’da ölümsüzlüğe kavuşan şairlerimizin şiirleri ile tamamlayacağız…
İşte 32 Kısım Tekmili den Fatih Bozoğlu ile Sokağın Sesi’ne başlıyoruz…
Herodot’un Memleketi, Halikarnas Balıkçısı’nın Cenneti, Kedilerin ve Köpeklerin Bile Arkadaş Olduğu, Dünyanın En Güzel Yeri Bodrum’dan MERHABA…
xxxxxxxxxxxxxx
ÜNSAL ÜNLÜ’DEN İFTİRAYA DAVA, TAZMİNATA “KERHANE TATLISI” SÖZÜ
Öncelikle gazeteci olarak usta gazeteci değerli meslektaşım Ünsal Ünlü’ye olan mesleki dayanışma sorumluluğumu yerine getirmek üzere çok önemli açıklamasını noktasına virgülüne dokunmadan paylaşıyorum.
Açıklaması aynen şu şekilde;
Sevgili dostlar, adını ne burada ne yayınlarımda anmaya tenezzül ettiğim şey(!) “CHP’den para aldığımı ve bunun için yaşanan kayyım rezaletini eleştirdiğimi” yazmış. Gazeteci görünümlü çantacı- iş takipçileri de bunu alıntılamış. Elbette dava açıp hesabını çatır çatır soracağım.
Hayatım boyunca hiç siyasi partiden, partiliden, para almadım. Bu, bunu iddia eden paralı ahlaksızların asla anlayamayacağı ama benim için olmazsa olmaz kuraldır: Çünkü, siyasiden para alan, talimat da alır. Bana o talimatı verecek kişi daha doğmadı!
Çıtayı daha da yükseğe koyayım hatta; akın para almayı tane -herhangi siyasi görüş ya da partiden- siyasetçi “Ben O’na yemek ısmarladım” desin ve ispatlasın gazeteciliği akırım!
Haysiyetimi, adımı sokakta bulmadım kimseye de çiğnetmem!
Hukuk önünde hesap vereceksiniz!
Usta gazeteci Ünsal Ünlü, kendisiyle birlikte kaç onurlu gazetecinin CHP’den para aldığı ve bu nedenle CHP’de yaşanan kayyım tartışmalarını eleştirdiği yönündeki iddialar üzerine sessiz kalmadı.
Ünlü, hem YouTube kanalından hem de sosyal medya hesaplarından yaptığı açıklamada, hayatı boyunca hiç siyasi parti ya da siyasetçiden para almadığını vurgulayarak, iddiaları ortaya atanlar hakkında hukuk yoluna başvuracağını duyurdu.
2 Haziran 2026 Salı günü itibarıyla, söz konusu gazete ile sosyal medya üzerinden küfür ve hakaret içeren paylaşımlarda bulunan şahıs hakkında dava açıldığını açıklayan Ünsal Ünlü, yıllardır kazandığı tazminatların önemli bölümünü Darüşşafaka Vakfı’na bağışladığını hatırlattı.
Ünlü, davadan kazanacağı tazminatın Darüşşafaka Vakfı’na ayrılan bölümünü ayırdıktan sonra kalan kısmıyla Ankara Kuğulu Park’ta “Kerhane Tatlısı” dağıtacağını duyurdu.
Programlarında da mizahı ve ironiyi eksik etmeyen usta gazeteci Ünsal Ünlü, Bodrumlulara da esprili çağrıda bulunarak, “Kerhane tatlısı yemeye beklerim” mesajı verdi.
Gazetecilikte yıllarını geçiren Ünsal Ünlü’nün bu çıkışı, yalnızca açılan davayla değil, iftiraya karşı verdiği sıra dışı tepkiyle de dikkat çekti.
Kim bilir yalnız ve güzel ülkemde iftiralara yönelik en “tatlı” cevap, Ankara Kuğulu Park’ında dağıtılacak parça “kerhane tatlısı” olacaktır…
Ben de Ankara’ya o kerhane tatlısından yemeğe gitmek istiyorum. Dilerim öyle olsun…
NOT: Darüşşafaka Vakfına siz de bağışta bulunmak isterseniz bu linke tıklayabilirsiniz; https://www.darussafaka.org/bagis/genel-bagis
xxxxxxxxxxxxxx
Önce Aslan Sosyal Demokrat Olun Gerisi Kendiliğinden Gelir…
Türkiye’nin tek gündemi var. Ekonomik krizmiş, tarım yok oluyormuş, işçi, köylü zordaymış, iklim krizi, ormanların maden ruhsatları ile yok edilmesiymiş, Akbelen-İkizköylüler, Esra’nın duruşması, Perşembe Yaylasında köylülerin şimdilik mücadeleyi kazanması, sokak hayvanları, sokak çocukları, NATO ve daha pek çok gündem rafa kaldırıldı. Varsa yoksa MUTLAK BUTLAN, Kemal Kılıçdaroğlu, Özgür Özel…
Bu konuda Muğlalı aslan sosyal demokratlar nerede duruyor?
Bilen var mı?
Öyle sosyal medya hesaplarından sözde demokrasi havarisi olmaktan bahsetmiyorum, elini taşın altına sokup gerçekleri tak tak ortaya koyabilen var mı? Eyyamcılığa devam…
Bence Muğlalı siyasetçilerin kafaları çok karışık. Her ne kadar Özgür Özel’den ve sözde demokrasiden yana taraf olduklarını açıklasalar, imzalar atsalar da Muğlalı aslan sosyal demokratların şaşkın ördek gibi ortada kaldıklarını düşünüyorum.
13 yıldan bu yana sürekli olarak kaybeden ve guguk kuşu Kemal Kılıçdaroğlu’nu alkışlayanlar şimdi de Özgür Özel’i alkışlıyorlar. Mesele ne Kemal Kılıçdaroğlu, ne de Özgür Özel, mesele Aslan Sosyal Demokrat olabilmekte…
Yani CHP’liler siz önce Aslan Sosyal demokrat olun gerisi olur gider…
Aslan demişken geçtiğimiz hafta CHP Muğla 22. ve 23. Dönem Milletvekili Dr.Ali Aslan’ın Ortaca Haber’den değerli meslektaşım Bülent Yalmer’e verdiği röportajı dinlemenizi öneriyorum. Dr. Ali Arslan son dönemde yaşanan siyasi gelişmeler ve parti içi dinamiklerle ilgili çok sert açıklamalarda bulundu. ”Kılıçdaroğlu’nun Nasıl Genel Başkan Olduğunu Unutmadık” başlığı ile anlattıkları ise gerçekten yenilir yutulur, hazmedilir şeyler değil. Ali Aslan’ın söyleşisinin tamamını Ortaca Haber ya da Sokak TV sosyal medya hesaplarımızdan izleyip, siz de yorum yazabilirsiniz.
CHP Muğla 22. ve 23. Dönem Milletvekili Dr.Ali Aslan siyasetteki hukuki ve yapısal çarpıklıklara “mutlak butlan” göndermesi yapan Arslan, eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun göreve geliş sürecini hatırlatarak parti yönetimine ve yereldeki vefasızlığa adeta ateş püskürdü. Gündeme bomba gibi düşen açıklamalarda bulunan Dr. Ali Arslan, CHP’nin eski Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu dönemi ve son yaşanan olaylar ile ilgili görüşlerini dile getirdi.
Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlık koltuğuna oturduğu dönemin dinamiklerini ve arkasındaki süreçleri anlatan Arslan, bugünkü siyasi tablonun geçmişteki hatalardan bağımsız olmadığını ima etti. Son yaşanan gelişmeleri, siyasi adımların ve mevcut yönetim anlayışının temelden sakat olduğunu savundu.
Aslan “dost acı söyler” misali Meclis Üyelerine ve Eski İlçe Başkanlarını “Vefasızlık” ile suçladı. Konuşmasında çok ciddi parti içi özeleştiri de yapan Dr. Ali Arslan, Muğla ve ilçelerindeki yerel parti örgütlerine ve seçilmişlere sert sitemde bulunurken, düzenlenen parti etkinliklerine ve toplantılarına katılımın düşüklüğünden dert yandı. Aslan konuşmasında özellikle belediye meclis üyelerini hedef aldı. CHP’li belediye meclis üyelerinin halkın ve partinin etkinliklerine çok az katılım göstermesini eleştiren Arslan, “Daha önce bu partide ilçe başkanlığı yapmış, koltuğa oturmuş ama bugün etkinliklerde ortalıkta görünmeyen isimler var. Seçilen meclis üyelerimiz nerede? Bu vefasızlık ve ilgisizlik kabul edilemez…” dedi. Sanıyorum Aslan’ın bu eleştirisi kızım sana söylüyorum gelinim sen anla sözünü akla getiriyor.
Bu noktada parantez açarak gönderme yapmakta yarar görüyorum;
Varlığı ile onur duyduğum Yılmaz Özdil, Kemal Kılıçdaroğlu gerçeğini yıllardan bu yana söylemesine karşın biz onu tehdit ettik, hakaret ettik, linç ettik. Lakin yaşadıklarımız onun söylediklerinin gerçek olduğunu ve uğruna can vermeyi bile göze aldığı bizlere anlatamadıklarını ya da anlamak istemediklerimizi acı acı yaşayarak görüyoruz.
Parantezi de konuyu da kapattım…
Ez cümle; Genel Seçimden önce Kurultay olma olasılığı sıfırdır.
xxxxxxxxxxxxxx
Benim Cumhurbaşkanı Adayım Erkan Baş…
Memleketimden İnsan Manzarasını anlatarak siyasetin o yavşak, vıcık vıcıklığından uzaklaşmak, gülümseyerek siyaset sohbeti yapmak istiyorum…
Türkiye’de biyografiler çoğu zaman ine benzer.
Doğum tarihi…
Bitirilen okullar…
Yapılan görevler…
Kazanılan seçimler…
Uzun uzun sıralanan unvanlar…
Sanki insan dediğimiz şey, kaç satırlık özgeçmişten ibaretmiş gibi.
Oysa insanın hikâyesini anlatmak başka şeydir.
Bana göre insanın hikâyesini anlatmak…
Doğduğu günü değil, yürüdüğü yolu anlatmaktır.
Kazandığı makamları değil, taşıdığı yükleri, söylediği sözlerden çok, hangi zamanlarda sustuğunu anlayabilmektir.
Nazım Hikmet, Memleketimden İnsan Manzaraları‘nda tam da bunu yapmıştı.
İnsanları yalnızca isimleriyle değil;
Ekmeğiyle,
Sevdalarıyla,
İnatlarıyla,
Yorgunluklarıyla,
Hatalarıyla,
Hayalleriyle anlatmıştı.
Çünkü memleket dediğimiz şey;
Dağlar, ovalar, denizler kadar,
İnsanların hikâyelerinden de oluşur.
Şimdi sizlerle memleketimden insan manzarasını farklı dil ile anlatmaya çalışacağım;
Biyografi şöyle başlar:
“14 Temmuz 1979’da Berlin’de doğdu…”
Ve biter.
Ama ben başka türlü de anlatacağım.
“Berlin’de doğmuş Boşnak göçmen çocuğu…
Bilim tarihinin koridorlarından geçerek,
Memleketin insan manzaralarına karıştı…”
İşte aradaki fark budur.
inde nüfus kaydı vardır.
Diğerinde hayat…
Belki de her insan az roman kahramanıdır.
Kimi köyden çıkar gelir.
Kimi sürgünden…
Kimi fabrikanın gölgesinden.
Kimi üniversite amfisinden.
Kimi Ahi baba tezgâhında önlük kuşanmış kasabadan.
Kimi balıkçı teknesinden…
Kimi zeytin ağacının gölgesinden.
Ve yıllar sonra dönüp geriye baktığımızda;
Başarılarından önce yürüdükleri yolları,
Kazandıkları makamlardan önce taşıdıkları yükleri,
Söyledikleri sözlerden önce sustukları anları merak ederiz.
Çünkü insanı insan yapan özgeçmişi değil,
Hikâyesidir…
Belki de bu yüzden;
Bir belediye başkanı, milletvekili, gazeteci, Akademisyen, balıkçı, zeytin üreticisi, öğretmen, işçi, sanatçı, doktor, mimar, şehir plancısı, faytoncu, anne, çocuk…
Hepsi aynı büyük hikâyenin kahramanlarıdır.
Kimisi alkışlarla yürür, kimisi sessizlik içinde.
Kimisi kalabalıkların önünde konuşur.
Kimisi hayatı boyunca kimseye sesini duyuramaz.
Ama her insan,
Kendi çağının sessiz tanığıdır.
Yılmaz Güney’in “Umut” filmindeki Faytoncu Cabbar’ı gibi…
Yoksulluk bile elinden alındığında aklını yitiren insanlar da vardır bu memlekette.
Uğur Mumcu gibi gerçeğin peşinden giderken aramızdan koparılanlar da…
Türkan Saylan gibi ömrünü çocukların geleceğine adayanlar da…
Halikarnas Balıkçısı gibi sürgünü Mavi Anadolu’ya dönüştürenler de…
Deniz Gezmiş ve arkadaşları gibi idama gülümseyerek gidenler de…
Erkan Baş gibi Berlin’den başlayıp Meclis kürsüsüne uzanan hikâyeler de…
Ve ismini hiç bilmediğimiz binlerce insan…
Onlar ki;
Nazım Hikmet’in dediği gibi;
“Toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çokturlar…”
Belki de gazeteciliğin özü budur, insanın hikâyesini başka insana, insanca anlatabilmek…
Çünkü haber günü anlatır.
Ama hikâyeler zamanı anlatır.
Gazete kâğıtları sararır.
Manşetler unutulur.
Televizyon programları biter.
Mikrofonlar susar.
Fakat insan hikâyeleri kalır.
Çocuğun hatırasında ya da dost sohbetinde…
Eski fotoğrafın arkasında…
Ya da yıllar sonra tesadüfen açılan sararmış kitap sayfasında…
Belki de bu yüzden;
“Memleketimden İnsan Manzarası” sadece başlık değildir.
Bana göre bakış açısıdır.
İnsanları ideolojileriyle değil;
Yolculuklarıyla…
Makamlarıyla değil;
Emekleriyle…
Kazandıklarıyla değil;
Geride aktıkları izlerle anlama çabasıdır.
Çünkü memleket dediğin, az da insanların hikâyeleridir ve her insan, az hüzün, az umut, az inat, az da zamandır.
Ve kim bilir belki de bütün hayat, birbirimize anlattığımız hikâyelerden ibarettir…
Ez cümle konuyu şuraya bağlayacağım;
Erkan Baş;
Berlin’de doğmuş Boşnak göçmen çocuğu…
Bilim tarihinin koridorlarından geçerek, memleketin insan manzaralarına karıştı. Üniversite kürsülerinden meydanlara, meydanlardan Meclis sıralarına uzanan, her daim gözünü kırpmadan halkın yanında yerini alan ve o hala hikâyesini yazmaya devam ediyor.
Ve ben bir gazeteci olarak, insanı sadece fikirleriyle değil, yürüdüğü yolla, taşıdığı yükle, memlekete bıraktığı izle değerlendirmeyi tercih ediyorum.
Belki de bu yüzden, Nazım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları‘ndan çıkıp gelmiş gibi duran bu hikâyenin sahibine baktığımda, kendi adıma cümle kurmaktan çekinmiyorum. Bu kadar kaos ve kirli siyasetin tam ortasında tertemiz kalabilen ve kalacağına da inandığım isim benim cumhurbaşkanı adayımdır.
Yani Erkan Baş.
Sizce de güzel olmaz mı?
Xxxxxxxxxxxxxx

Muğla’nın hikâyesinde, Tayfun Yılmaz’ın da kendine ait cümlesi var…
Bir başka insan hikâyesini daha paylaşmak istiyorum sizlerle. Bodrum Belediyesi Başkan Yardımcılığından itibaren izlemeye devam ediyorum.
Disiplinli ve o kadar da sevimli bürokrat.
Siyasetin kürsülerden, belediyeciliğin de makam odalarından ibaret olmadığını gösteren fotoğrafını görünce Muğla sevdalısı gazeteci olarak fotoğrafın izinden yola çıkarak onu da anlatmak istedim.
Muğla Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri Tayfun Yılmaz, Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Aras, Dalaman ve Ortaca belediye başkanlarıyla likte sahadaydı. Asfaltın başında, üretim tesislerinde, seralarda…
Bana göre belediyecilik toprağa değen ayakların, üretime değen ellerin işidir. kentin geleceği yalnızca yapılan binalarla, açılan yollarla ölçülmez. O kentin kendi kaynaklarını ne kadar doğru kullandığıyla, doğasına ne kadar sahip çıktığıyla, üretime ne kadar değer verdiğiyle ölçülür. Muğla da tam bu nedenle sadece turizmden ibaret olmayan, toprağıyla, tarımıyla, üretim gücüyle yaşayan şehir olmayı sürdürüyor.
Sarıgerme yolunda tamamlanan 6,5 kilometrelik asfalt elbette önemlidir. Ancak asıl önemli olan, o asfaltın arkasındaki anlayıştır. Çünkü yol yapmak sadece araçları değil, insanları, üretimi ve umudu ine bağlamaktır.
Bir yanda tam kapasite çalışan üretim tesisleri, diğer yanda seralar. Diğer bir yanda altyapıyı güçlendirme çabası, diğer yanda doğayı koruma hassasiyeti…
Bugün kentler için en büyük sınav, betonla büyümek değil; doğayla likte yaşayabilmektir. Geleceğin şehirleri, yalnızca tüketen değil, üreten şehirler olacaktır. Muğla’nın sahip olduğu zenginlik, yalnızca masmavi koyları ya da turizm potansiyeli değildir. Asıl zenginlik; toprağına, suyuna, üretimine ve ortak akla sahip çıkabilme iradesidir.
Belki de bu yüzden, belediyecilikte en değerli cümlelerden i kürsülerden değil, sahadan yükseliyor:
Tayfun Yılmaz sessizce “Bizim işimiz sahada, gücümüz üretimde…” diye haykırıyor…
O zamanlar üniformanın içindeydi. Emir-komuta zincirinin, disiplinin, devlet geleneğinin içinde yetişmiş subaydı. Sonra memleketin yakın tarihine damga vuran Ergenekon davalarının sanıkları arasında yer aldı. Uzun yıllar süren yargılamalar, sessiz ve yalnız geçen zamanlar…
Ve hayatın insanlara öğrettiği sabır…
Yıllar sonra bu kez askerî karargâhta değil, belediye koridorlarında çıktı karşısına hayat. zamanlar dağlardaydı ve şerefiyle üzerinde Türk Silahlı Kuvvetleri üniformasını taşıyordu. Bugün ise omzunda başka sorumluluk taşıyor.
Asfaltta, seralarda, üretim tesislerinde…
Toprağın, suyun ve insan emeğinin arasında dolaşıyor. Kimi zaman insan aynı hikâyenin içinde farklı görevler üstlenir.
Ama geriye dönüp bakıldığında, makamlardan çok, taşınan sorumluluklar kalır…
Ve ben gazeteci olarak; insanı yalnızca başına gelenlerle değil, başına gelenlerden sonra yürümeye devam edebilme gücüyle değerlendirmeyi tercih ediyorum. Bu yüzden, toprağa değen ayakları, üretime değen elleri görünce,
Muğla’nın hikâyesinde, Tayfun Yılmaz’ın da kendine ait cümlesi var…
Çünkü kenti ayakta tutan şey, sadece yapılan hizmetler değil; o hizmetlerin arkasındaki niyet, emek ve birlikte çalışma kültürüdür.
Ve unutmayalım…
Toprağına sahip çıkan şehirler, geleceğine de sahip çıkar…
Varol Tayfun Yılmaz…
xxxxxxxxxxxxxx
Kentin Ruhu Kaybolduğunda, Onu Hiç Kampanya Geri Getiremez…
Biraz da turizm konuşalım değil mi?
“Türkiye’de tatil yapacak yabancılara büyük indirim yolda” diye haber var. Rus haber ajansının, Türkiye Seyahat Acentaları liği (TÜRSAB) Temsilcisi Mahmut Dalaman’a dayandırdığı bilgiye göre, turist talebindeki dalgalanmalar nedeniyle zor dönemden geçen Türk turizm sektörü, doluluk oranlarını koruyabilmek için büyük çaplı indirim kampanyalarına hazırlanıyor. Sektör temsilcileri ise turist trafiğindeki düşüş nedeniyle ülkenin günlük 8 ila 10 milyon dolar arasında gelir kaybı yaşayabileceğini öngörüyor.
Peki neden karşı kıyımızdaki İstanköy’de oteller neredeyse yüzde yüz dolulukla çalışırken, neden Bodrum kelimenin tam anlamıyla sinek avlıyor?
Görüntülere bakar mısınız?
Her şey apaçık ortada…
Aslında mesele sadece fiyat değil. Mesele, yıllardır çözülemeyen altyapı sorunları, mesele trafik çilesi, su sıkıntısı, kanalizasyon, kontrolsüz betonlaşma, estetikten uzak görüntü kirliliği, kaldırımlar, sahiller, düzensizlik ve hatta sivrisinekler de mesele.
Asıl mesele kimlik meselesidir. Bodrum aslını, geleneksel yapısını kimliğini kaybetti…
Çünkü turizm artık yalnızca deniz, kum ve güneşten ibaret değil. Turizm aynı zamanda yaşam kalitesidir. Turist, tatil için geldiği yerde huzur arar. Temiz çevre ister. Kolay ulaşım ister. Güler yüz ister. Kimliğini koruyabilmiş kent görmek ister. Ve en önemlisi, kendisini değerli hissetmek ister.
Karşı kıyımızdaki İstanköy’e bakalım. Trafik var ama kaos yok. Yapılaşma var ama başıboşluk yok. Turist var ama keşmekeş yok. Bisiklet yolları var. Yürünebilir sokaklar var. Korunmuş kent kimliği var…
Biz ise yıllardır altın yumurtlayan tavuğu bırakın kesmeyi, ellerimizle parça pinçik yaptık.
Peki çözüm?
Daha fazla indirim yapmak mı?
Hayır…
Asıl çözüm; daha yaşanabilir Bodrum, daha güçlü altyapı, daha az beton, daha çok yeşil, daha temiz çevre, daha iyi trafik yönetimi, daha nitelikli hizmet ve daha fazla ortak akıldır.
Çünkü turizmde rekabet artık ucuzlukla değil, yaşam kalitesiyle, kent kimliği ile yapılır.
Ve unutmayalım…
Karşı kıyımızdaki İstanköy ile aramızda sadece kaç deniz mili var. Ama galiba asıl mesafe, kilometrelerle değil, kent yönetimi anlayışıyla ölçülüyor.
Kızılderili atasözü vardır:
“Son ağaç kesildiğinde, son nehir kuruduğunda, son balık öldüğünde, beyaz adam paranın yenmeyen şey olduğunu anlayacak”
Belki de turizm için bunu şöyle okumak gerekiyor;
Son koy imara açıldığında…
Son mandalina bahçesi betonla buluştuğunda…
Son zeytin ağacı gölge vermediğinde…
Son balıkçı teknesi limandan ayrıldığında…
Ve son turist de başka kıyıları tercih ettiğinde…
İşte o zaman anlayacağız;
Turizmin aslında yaşam biçimi olduğunu…
Çünkü Bodrum turizminin ruhu doğasıdır, kültürüdür, kimliğidir, insanıdır. Ve kentin ruhu kaybolduğunda, onu hiç kampanya geri getiremez…
Nokta…
xxxxxxxxxxxxxx
Geçtiğimiz hafta doğduğum memleketim Mudurnu’da baba ocağım, anne kucağımdaydım. O nedenle Fatih Bozoğlu ile Sokağın Sesi programını çekememiştim. Konuşulacak çok konu da birikti.
Lakin artık programın sonuna yaklaşıyoruz. Daha sonra üzerinde konuşmak üzere kaç konuyu kısa kısa sizlerle paylaşmak ve sorular sormak istiyorum.
Bodrum girişinde çok tartışmalı şekilde inşa edilen Vogue Hotel geçtiğimiz yıllarda yaptığı dönme dolaptan sonra şimdi de temalı ucube ile gündeme geldi. Üzerinde ördek mi, flamingo mu olduğu tam olarak anlaşılamayan dev yapı yükseldi. Çirkin, kent estetiğinden uzak, hele Bodrum ruhuna hiç uymayan ucube.
Dedik bununla ilgili haber yapalım. Dedilerki “Ağabey bu işe girme, canın yanar…” Neden diye sorduk. Yanıt yok. Otel yetkililerinden bilgi almak zaten mümkün değil.
Sonuç “gazetecilik yapmamak suç” ve ne yazıkki kendi adıma söylüyorum, şu an bu suçu işliyorum…
xxxxxxxxxxxxxx

Değerli dostum ve bilgisine çok güvendiğim Şehir Plancısı Dr.Murat Özyaba “Kentine sahip çıkma, aktif katılım, çözümde ortaklık” ilkeleriyle hareket eden kent konseyleri felsefesine, Bodrum özelinde katkı koymak adına 13 Haziran 2026 Cumartesi günü yapılacak seçimli genel kurulunda Bodrum Kent Konseyi Başkanlığı’na adayım…” dedi.
Devamında da; “Ege’nin en özendiği kıyısı olan Bodrum’u, marka iddiasını sürdürme çabası içinde olan tüm kent yönetimi kademeleriyle arada yaşatmak ve geliştirmek için, bu kentin tüm paydaşlarını kucaklaştırma isteğiyle Bodrum Kent Konseyi paydaşlarının desteğine talibim…” sözleriyle destek beklediğini ifade etti.
Ben Bodrumlu olarak Şehir Plancısı Dr.Murat Özyaba’nın bu görevi layıkı ile yapacağından hiç kuşkum yok. O nedenle seçim sürecinde de, başkanlığa seçildiğinde de yine onun yanında olduğumu ilan ediyorum.
Dr.Murat Özyaba ile özel röportaj için sözleştik ve önümüzdeki hafta neden aday olduğunu soracağım ve o da anlatacak. Bodrum Sokak TV Youtube, Facebook ve İnstagram hesaplarımızdan takip edebilirsiniz.
xxxxxxxxxxxxxx

Halil Eser Neden İstifa Etti? Yoksa Ettirildi mi?
CHP Bodrum Belediye Meclis Üyesi Halil Eser görevinden istifa etti. Eser’in istifa dilekçesini Bodrum Belediye Başkanlığı’na sunduğu belirtilirken, istifanın gerekçesine ilişkin ne CHP İlçe Başkanlığından ne de Bodrum Belediyesinden henüz resmi açıklama yapılmadı.
Eser’in yalnızca meclis üyeliğinden mi ayrıldığı, yoksa CHP üyeliğinden de istifa edip etmediği konusunda da net bilgi bulunmuyor. Öte yandan, bazı CHP’li meclis üyelerinin gelişmeden sonradan haberdar olduğu öğrenilirken, Bodrum siyasetinde “Halil Eser neden istifa etti?”, “Kendi kararı mıydı, yoksa istifa etmek zorunda mı kaldı?” soruları da beraberinde geldi.
Sokaklarda istifası için ekonomik sebepler ya da umduğunu bulamadı gibi gerekçeler olduğu ifade edilirken, Halil Eser’in, geçmiş dönemlerde Bodrum CHP siyasetinin oyun kurucularından olan efsane ismi Mehmet Durmaz, namı diğer Kirli Memet’in yeğeni olduğunu da aklımızın kenarında tutmakta yarar var.
İstifanın resmiyet kazanmasının ardından, yedek sırada bulunan Damla Tok’un Bodrum Belediye Meclisi’nde görev alması bekleniyor.
xxxxxxxxxxxxxx
AK Parti Bodrum İlçe Başkanı Seha Ergene, Kale Limanı’nın hizmet süresinin 12 saatten 24 saate çıkarılmasıyla ilgili açıklamada bulundu. Ergene: “Kale Limanı’nın 24 Saat Hizmet Vermesi Bodrum İçin Önemli Kazanımdır…” dedi.
Uzun süredir sektör temsilcilerinden, denizcilik camiasından ve turizmcilerden gelen talepleri ilgili kurumlara ilettiklerini belirten AK Parti Bodrum İlçe Başkanı Seha Ergene, Bodrum’un deniz turizmindeki gücünü koruması ve ekonomik hareketliliğin artırılması adına konunun yakından takip edildiğini söyledi.
İşte burada akla soru geliyor. AK Parti Bodrum için yatırım yapmaya başladı mı? Seha Ergene bu konuda elini taşın altına sokuyor mu? Doğrusu bu soruların yanıtını da çok merak ediyorum. O nedenle Seha Ergene’ye röportaj yapmak istediğimi ilettim ve o da memnuniyetle kabul edeceğini söyledi. Sanıyorum bu hafta Seha Ergene ile söyleşide araya geleceğiz ve hem nalına hem mıhına vuracağım, az da terleten sorularımı hazırlamaya başladım bile…
xxxxxxxxxxxxxx
Fatih Bozoğlu ile Sokağın Sesi biraz uzadı sanıyorum. Artık bitirelim.
Bodrum Sokak TV https://www.youtube.com/@sokak-tv , https://www.facebook.com/bodrumsokaktv ve https://www.instagram.com/bodrumsokaktv/ sosyal medya hesaplarımızı ve sokaktv.com haber sitemizi takip etmeyi lütfen ihmal etmeyin, beğen tuşuna basmayı, paylaşmayı ve yorum yapmayı da unutmayın.
xxxxxxxxxxxxxx
Haziran’da ölmenin ne anlama geldiğini en iyi kim anlatabilir?
Elbette Hasan Hüseyin. Gür ve ak saçlı, pos bıyıklı ozan Hasan Hüseyin Haziran’da Ölmek Zor şiiri ile ilgili şöyle demiş;
“1963’lerde yaşanılanları ben, ancak böyle dökebildim 1976’larda şiire. Onüç yılda özümsemişim o olayları, onüç yıl sonra damıtabilmişim. O günleri yaşayıp da ozanlığa soyunanlar, elbette ki benden daha iyi yapabileceklerdir bu işi. “El elden üstündür, taa arşa kadar” demiş eskiler…”
Yıllardan bu yana Youtube’dan takip ettiğim usta gazeteci Ünsal Ünlü’nün dediği gibi şairin sözü üzerine söz olmaz diyerek, Fatih Bozoğlu ile Sokağın Sesi’ne önümüzdeki hafta Cuma gününe kadar ara veriyorum…
EYVALLAH
Orhan Kemal, Nazım Hikmet ve Ahmet Arif’in güzel anılarına
işten çıktım
sokaktayım
elim yüzüm üstümbaşım gazete
sokakta tank paleti
sokakta düdük sesi
sokakta tomson
sokağa çıkmak yasak
sokaktayım
gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
yaralı şahin olmuş yüreğim
uy anam anam
haziranda ölmek zor!
havada tüy
havada kuş
havada kuş soluğu kokusu
hava leylâk
ve tomurcuk kokuyor
ne anlar acılardan/güzel haziran
ne anlar güzel bahar!
kopuk kol sokakta
çırpınıp durur
çalışmışım onbeş saat
tükenmişim onbeş saat
acıkmışım yorulmuşum uykusamışım
anama sövmüş patron
ter döktüğüm gazetede
sıkmışım dişlerimi
ıslıkla söylemişim umutlarımı
susarak söylemişim
sıcak ev özlemişim
sıcak yemek
ve sıcacık yatakta
unutturan öpücükler
çıkmışım kavgadan
vurmuşum sokaklara
sokakta tank paleti
sokakta düdük sesi
sarı sarı yapraklarla likte sanki
dallarda insan iskeletleri
asacaklar aydemir’i
asacaklar gürcan’ı
belki başkalarını
pis ota değmiş gibi sızlıyor genzim
dökülüyor etlerim
sarı yapraklar gibi
asmak neyi kurtarır
sarı sarı yaprakları kuru dallara?
yolunmuş yaprakları
kırılmış dallarıyla
ne anlatır ağaç
hani rüzgâr
hani kuş
hani nerde rüzgârlı kuş sesleri?
asılmak sorun değil
asılmamak da değil
kimin kimi astığı
kimin kimi neden niçin astığı
budur işte asıl sorun!
sevdim gelin morunu
sevdim şiir morunu
moru sevdim tomurcukta
moru sevdim memede
ve öptüğüm dudakta
ama sevmedim, hayır
iğrendim insanoğlunun
yağlı ipte sallanan morluğundan!
neden böyle acılıyım
neden böyle ağrılı
neden niçin bu sokaklar böyle boş
niçin neden bu evler böyle dolu?
sokaklarla solur evler
sokaklarla atar nabzı
kentlerin
sokaksız kent
kentsiz ülke
kahkahanın yanıbaşı gözyaşı
işten çıktım
elim yüzüm üstümbaşım gazete
karanlıkta akan su
gibi vurdum kendimi caddelere
hava leylâk
ve tomurcuk kokusu
havada köryoluna
havada suçsuz günahsız
gitme korkusu
ah desem
eriyecek demirleri bu korkuluğun
oh desem
tutuşacak soluğum
asmak neyi kurtarır
öldürmek neyi
yaşatmaktır önemlisi
güzel yaşatmak
abeceden geçirmek kıracın çekirgesini
ekmeksiz yuvasız hekimsiz akmamak
ah yavrum
ah güzelim
canım benim / sevdiceğim
bitanem
kısa sürdü bu yolculuk
n’eylersin ki sonu yok!
gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
uy anam anam
haziranda ölmek zor!
nerdeyim ben
nerdeyim ben
nerdeyim?
kimsiniz siz
kimsiniz siz
kimsiniz?
ne söyler bu radyolar
gazeteler ne yazar
kim ölmüş uzaklarda
göçen kim dünyamızdan?
asmak neyi kurtarır
öldürmek neyi?
yolunmuş yaprakları
ve kırılmış dallarıyla ağaç
söyler hangi güzelliği?
kökü burda
yüreğimde
yaprakları uzaklarda çınar
ıslık çala çala göçtü çınar
göçtü memet diye diye
şafak vakti çınar
silkeledi kuşlarını
güneşlerini:
«oğlum sana sesleniyorum işitiyor musun, memet,
memet! »
gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
üstümbaşım elim yüzüm gazete
vurmuşum sokaklara
vurmuşum karanlığa
uy anam anam
haziranda ölmek zor!
bu acılar
bu ağrılar
bu yürek
neyi kimden esirgiyor bu buz gibi sokaklar
bu ağaçlar niçin böyle yapraksız
bu geceler niçin böyle insansız
bu insanlar niçin böyle yarınsız
bu niçinler niçin böyle yanıtsız?
kim bu korku
kim bu umut
ne adına
kim için?
«uyarına gelirse
tepemde de çınar»
demişti on yıl önce
demek ki on yıl sonra
demek ki sabah sabah
demek ki «manda gönü»
demek ki «şile bezi»
demek ki «yeşil biber»
de memet’in yüzü
de güzel istanbul
de «saman sarısı»
de özlem kırmızısı
demek ki göçtü usta
kaldı yürek sızısı
geride kalanlara
nerdeyim ben
nerdeyim?
kimsiniz siz
kimsiniz?
yıllar var ki ter içinde
taşıdım ben bu yükü
aktım acının alkışlarına
3 haziran ’63’ü
kırmızı gül dalı
şimdi uzakta
kırmızı gül dalı
iğilmiş üzerine
yatıyor oralarda
eski gömütlükte
yatıyor usta
kırmızı gül dalı
iğilmiş üzerine
okşar yanan alnını
kırmızı gül dalı
nâzım ustanın
gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
basın işçisiyim
elim yüzüm üstümbaşım gazete
geçsem de gölgesinden tankların tomsonların
şuramda çalıkuşu ötüyor
uy anam anam
haziranda ölmek zor!








Adayını destekliyorum