">

Fatih Bozoğlu ile Sokağın Sesi 45.Bölüm 8 Mayıs 2026

Yayınlama: 08.05.2026
333
A+
A-

Akbelen İkizköy Direndi Ve Hukuk Kazandı…

Bu ülkede yargıçlar var dediydik ya; Acele Kamulaştırma kararının iptaline yönelik köylülerin açtığı davada Danıştay yürütmeyi durdurma kararı verdi!

Köylüler mutlu ve umutlu! Lakin durmak yok, mücadele devam ediyor ve mücadele topraklar kurtarılana kadar devam edecek!

Herodotun Memleketi, Halikarnas Balıkçısı’nın cenneti, Kedilerin ve Köpeklerin bile arkadaş olduğu, Dünyanın en güzel yeri Bodrum’dan Merhaba!!!

Ne mutlu ki bize bu hafta Sokağın Sesi’ne güzel bir haberle başladık.

İşte 32 kısım tekmili birden Fatih Bozoğlu ile Sokağın Sesi…

Tam bağımsız Türkiye için başta toprağımıza, doğamıza, havamıza, suyumuza, yeraltı ve yerüstü zenginliklerimize sahip çıkmamız gerekiyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün gençliğe hitabında söylediği gibi;  “İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakruzaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir. Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur…”

Mustafa Kemal’in bu sözlerinden yola çıkarak sadece gençlerimizin değil, hepimizin uyanık olması ve umutsuz olmamamız gerekmektedir. 6 Mayıs 1972’de Tam Bağımsız Türkiye ilkesini benimsemiş ve bu yolda gözlerini bile kırpmadan darağacına giden üç fidanımızı Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in anıları önünde saygıyla eğiliyorum. Anıları mücadelemizde yaşıyor, yaşamaya da devam edecek…

Başta kurucu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları olmak üzere, Deniz Gezmiş ve arkadaşları, şimdinin yurtseverleri ile devrimcileri bizlerin dilinde tüy bitiyor ama bıkmadan usanmadan “Tam Bağımsız Türkiye” diye haykırmaya ve mücadele etmeye devam edeceğiz elbette.

Geçtiğimiz hafta biz cümle duydum ve sizlerle paylaşmak için hemen not ettim; “Gümüşü ve altını olanlar öküzü, koyunu ve arpası olanların kapısında bekler…” Sadece bu cümle bile “Tam Bağımsız Türkiye” anlayışını ve önemini anlatmaya yeter de artar bile…

Öyle değil mi?

xxxxx

 

Geçtiğimiz hafta Youtube’da yayın yapan Tamar Tanrıyar hanımefendi Tamer Mandalinci ile ilgili ciddi iddialarda bulundu. Bu iddiaların ardından başta CHP Muğla Milletvekilleri, İl, İlçe örgütü ve Bodrum ahalisi sosyal medya üzerinden ardı ardına Bodrum Belediye Başkanı Tamer Mandalinci’ye yönelik destek açıklamaları yaptı.

Bodrum yerel basını da nedendir bilemiyorum, birbirine çok benzer cümlelerin yer aldığı destek yazıları yayımladılar.

Bazı köşe yazarı meslektaşlarım ise olaya daha farklı açıdan yaklaştılar. Bir köşe yazarı meslektaşım bu iddiaların muhatabı olarak Başkan Mandalinci’nin yanıt vermesinin doğru olduğu yönünde görüşlerini dile getirirken, bir başka köşe yazarları meslektaşım ise: Yapıldığı iddia edilen konuşmanın yapılmadığı, verildiğini iddia edilenin belgesinin olmadığı, gel gelci gazetecilik yapıldığını dile getirerek; “Dosya gazeteciliği yapacaksan Onlar TV’yi örnek alacaksın! Belgeyle, hukukla konuşacaksın. Öyle; geliyor, az sonra, günün bombası, bizden ayrılmayın gibi magazinci diliyle değil!” şeklinde görüşlerini dile getirdi.

Bodrum Belediye Başkanlığı için CHP’den aday adayı olan 23 isimden ise hiç ses çıkmadı. Benim bildiğim kadarı ile sosyal medyada da olumlu-olumsuz hiçbir paylaşımlarına rastlamadım.

İddialar oldukça ciddiydi ve iddia sahibi hanımefendinin elimde belge var diyerek, tehdit ve şantaj içeren bir üslup kullanması sanıyorum ters tepti.

Şimdilik fırtına etkisini yitirdi. Lakin bu fırtına ilerleyen günlerde etkisini yeniden gösterir mi, onu da yaşayıp göreceğiz.

Şunu özellikle belirtmek isterim ki;

Bodrumlu Şükrü Kaya’da tesadüfen Mustafa Kemal Atatürk’ün 11 yıl İçişleri Bakanlığını yapmamıştır, Tamer Mandalinci’nin büyük dedesi Bodrumlu Zeyyat Mandalinci de Menderes hükümetinde tesadüfen Ticaret Bakanlığı yapmamıştır.

Bana göre Tamer Mandalinci’nin de Bodrum Belediye Başkanlığı bir tesadüf değildir.

31 Mart 2024 Yerel Seçimler öncesinde 2 Ocak 2024’de gazeteci Alp Arbak ile o dönemde meclis üyesi olan Tamer Mandalinci ile Turgutreis’te özel bir röportaj yapmıştık. O röportaj sırasında biz Tamer Mandalinci’nin Bodrum Belediye Başkanlığının hedeflerinin arasında olduğunu ve eğer Bodrum Belediye Başkanı olur ise bunun bir tesadüf olmayacağını dile getirmiştik.

Linke tıklarsanız o röportajda neler konuşulmuş neden Tamer Mandalinci’nin Bodrum Belediye Başkan adayı olarak belirlendiğini daha net olarak görebilirsiniz;

https://www.youtube.com/watch?v=ooAkWuXR-Gs&t=167s

Tamer Mandalinci’ye yönelik iddialardan yola çıkarak varlığı ile onur duyduğum usta gazeteci Yılmaz Özdil gibi ben de sizden arkanıza yaslanmanızı ve gözleriniz kapatmanızı isteyeceğim.

Şimdi sizleri 1955 yılının 6-7 Eylül’üne doğru bir zaman yolculuğuna çıkartmak istiyorum…

Beş kişiydiler…

Beş farklı insan…

Biri öğrenci, biri patron, biri gazeteci, biri kaymakam, biri asker…

Oktay Engin, Mithat Perin, Gökşin Sipahioğlu, Hayretttin Nakipoğlu ve Sabri Yirmibeşoğlu…

71 yıl önce kaderleri ortak bir noktada buluştu.

1955 yılının 6-7 Eylül’ünden sonra hayatları birden bire değişti…

xxxxx

Tarih 1955’di…

5 Eylül’ü 6 Eylül’e bağlayan gece…

Selanik’te Atatürk’ün evi bombalandı…

Türkiye olayı TRT Radyo’nun öğlen 13.00 ajansından duydu…

Ardından İstanbul Ekspress Gazetesi “Yıldırım Baskı” yaptı…

Normalde 20 bin satan gazete o gün tam 290 bin adet basılmıştı…

Özellikle Rumlar’ın yoğun olduğu semtlerde dağıtıldı…

İstanbul Ekspress tam sayfa verdiği haberde “Atamızın evi bombayla hasara uğradı” başlığını kullandı…

Gazete bombayı Yunanlılar’ın attığını yazıyordu…

İşte ne olduysa bundan sonra oldu…

Ülkede “Rum Avı” başladı.

Başta İstanbul olmak üzere sahil kentlerindeki Rumlar’ın işyerleri ve evleri talan edildi…

15 Rum öldürüldü, 300 kişi yaralandı…

30’dan fazla kadına tecavüz edildi…

4 bin 214 ev, bin 004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okul ile fabrika, otel, bar gibi 5 bin 317 mekân talan edildi…

Kiliselerin içindeki kutsal resimler, haçlar, ikonalar ve diğer kutsal eşyalar tahrip edildi…

İstanbul’da bulunan 73 Rum Ortodoks kilisesinin tamamı ateşe verildi.

Rum, Yahudi ve Ermeni mezarlıkları saldırıya uğradı…

İki gün süren yağma, talan ve linçten sonra sıkıyönetim ilan edildi…

Türkiye’deki tüm gazeteler olayda “Yunan kışkırtması” olduğunu ve Yunanlılar’ın Atatürk’ün evinin bombalayarak halkı tahrik ettiğini yazdı…

xxxxx

Yunanistan hükümeti olayın aydınlanması için hemen soruşturma başlattı…

Öncelikle Atatürk’ün evinde hiçbir hasar yoktu…

Atılan bir ses bombasıydı…

Üstelik görgü tanıkları vardı…

Yunan makamlarına göre Atatürk’ün evini iki Türk, konsolosluk görevlisi Hasan Uçar ile üniversite öğrencisi Oktay Engin bombalamıştı…

Hasan Uçar yardım etmiş, Oktay Engin bombayı atmıştı.

İkisi de hemen tutuklandı…

Bombacı Oktay Engin 21 yaşında ve Batı Trakya Türklerindendi.

Türkiye’nin verdiği bursla Selanik’te hukuk fakültesinde okuyordu.

Bir süre sorgulandıktan sonra tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

Yunanistan dışına çıkması yasaktı ama nasıl olduysa Türkiye’ye kaçtı.

Yargılaması bittiğinde 3 yıl 6 ay hapis cezası aldı.

Yunanistan cezasını çekmesi için Oktay Engin’in hemen iadesini istedi.

Türkiye vermedi…

xxxxx

Beş kişiydiler.

Beş farklı insan.

Biri öğrenci, biri patron, biri gazeteci, biri kaymakam, biri asker.

Oktay Engin, Mithat Perin, Gökşin Sipahioğlu, Hayretttin Nakipoğlu ve Sabri Yirmibeşoğlu.

71 yıl önce kaderleri ortak bir noktada buluştu.

1955 yılının 6-7 Eylül’ünden sonra hayatları birden bire değişti.

Sanki Allah hepsine “yürü ya kulum” demişti.

Casus filmi senaryosu gibi değil mi?

xxxxx

Casus filmi demişken.

6-7 Eylül olaylarının olduğu günler İngiliz Sunday Times Gazetesi’nin muhabiri de İstanbul’daydı.

Hem de İstiklal Caddesi’nde.

Olayların tam ortasında.

Üstelik Atatürk’ün evinin bombalandığı Selanik’ten yeni gelmişti.

Kimdi o biliyor musunuz?

Ian Fleming.

“007 James Bond” karakterini yaratan dünyaca ünlü yazar.

Ve İngiliz istihbarat örgütü MI6’ın ajanı…

Sedat Kaya üstadıma teşekkürler

 

Silahsız Kuvvetler: MEDYA!

Manipülasyon ya da ALGI YÖNETİMİ…

 1955’den bu güne değişen bir şey var mı?

Galiba yok…

Bilmem anlatabildim mi?

 

xxxxx

 

“Türkiye deniz turizminde geriye mi düşüyor?
TBMM Genel Kurulunda konuşan Prof. Dr. Metin Ergun’a göre bu sorunun yanıtı: EVET.

Yüksek vergiler, yetersiz teşvikler ve plansız politikalar nedeniyle yat turizmi ciddi kan kaybediyor. Rakip ülkeler büyürken Türkiye pazar kaybediyor. Gelirler ise son yıllarda yüzde 60’a kadar düşmüş durumda…

“Deniz turizmi Türkiye için sadece bir sektör değil, stratejik bir değerdir…” tespitini dile getiren Prof. Dr. Metin Ergun TBMM Genel kurulda milletvekillerine sektörle ilgili önemli değerlendirmelerde bulundu.

Prof.Dr. Ergun konuşmasının başında

​Denizcilik ve yat turizmi sektörü, Türkiye ekonomisi açısından stratejik bir öneme sahiptir. Bu sektör, yüksek katma değer üretme kapasitesinin yanı sıra önemli ölçüde istihdam yaratmakta ve ülkemize döviz kazandırmaktadır. Ancak sektör, yapısal sorunlarla karşı karşıyadır…” şeklinde konuşurken, sektörün rekabet gücünü zayıflatan vergi politikalarından mevzuat yapısına kadar birçok alanda ciddi problemler olduğuna dikkat çekti. Prof. Dr. Ergun “​Bu sorunların başında vergilendirme problemleri gelmektedir…” dedi.

 

Prof. Dr. Ergun vergi sorunu ile ilgili olarak şöyle konuştu; “Yat turizmi sektörü, turizm hizmeti sunan bir sektördür. ​Buna rağmen ulaştırma kapsamında değerlendirilmekte ve yüzde 20 KDV uygulanmaktadır. Buna karşılık, benzer şekilde konaklama hizmeti sunan otelcilik sektöründe hizmetler yüzde 10 KDV ile vergilendirilmektedir. ​Yani aynı hizmeti sunan işletmelerin farklı vergilendirilmesi rekabet eşitliğini bozmaktadır. ​Bu da uluslararası rekabette sektörümüzün fiyat dezavantajı yaşamasına neden olmaktadır. ​Bu tablo, sektörün sürdürülebilirliği açısından ciddi sıkıntılar oluşturmaktadır…”

​Prof. Dr. Ergun Yunanistan, Fransa, Hırvatistan ve İspanya gibi ülkelerin denizcilik sektörüyle ilgili vergi avantajları, güçlü altyapı yatırımları ve etkin tanıtım politikalarıyla öne çıkmakta olduğunu da vurgulayarak şöyle konuştu; “​Buna karşılık Türkiye, vergi yükleri ve teşvik yetersizliği nedeniyle pazar payı kaybı yaşamakta, döviz gelirleri azalmaktadır. ​Nitekim, son yıllarda yat turizm sektörünün gelirleri %50 ila 60 civarında azalmıştır. Sorunlar yalnızca turizm faaliyetleriyle sınırlı değildir; yat imalatında KDV muafiyetlerinin kaldırılması yerli üretimi olumsuz etkilemekte, artan maliyetler sektör üzerinde baskı oluşturmuştur. Hâl böyle olunca, ahşap yat üretiminde gerileme riski oluşmaktadır…”

​Denizcilik sektöründe sadece vergi sorunu yok elbette fiziksel altyapı eksiklikleri de önemli bir sorun, yat limanı kapasitesi yetersiz, plansız yapılaşma da sektörde daha çok sıkıntılar yaşanmasına yol açıyor…

​Prof. Dr. Ergun TBMM’de yaptığı konuşmasında sektörün alt yapı sorunlarını da peş peşe maddeler halinde şu şekilde sıraladı; “Marina maliyetlerinin yüksekliği yatırımcıları zorlamakta, küçük işletmeler için bağlama alanları yetersiz kalmaktadır. ​Mega yatların kıyı alanlarını uzun süre işgal etmesi de problemlere neden olmaktadır. ​Deniz kirliliği ve atık yönetimi yetersizlikleri çevresel sürdürülebilirlik açısından risk oluşturmaktadır. ​Üstelik, denetim eksiklikleri bu sorunları daha da büyütmektedir. ​Fethiye–Göcek–Dalaman kıyılarında yürütülen Mapa Şamandıra Projesi sektörde endişeye sebep olmuştur…”

Kontrolsüz demirlemenin deniz tabanında oluşturduğu, özellikle deniz çayırlarının tahribatının önlenmesi açısından çok önemli olduğu da aşikâr. Elbette bu tür projeler yapılırken sektörün gelir ve pazar kaybına uğramasını önleyecek tedbirler de alınması gereklidir.

​Altyapı eksikliğinin mavi yolculuk faaliyetlerini olumsuz etkilenmesi ihtimali yüksek olduğuna dikkat çeken Prof. Dr.Ergun “​Aksi takdirde, benzer birçok olumsuzlukla birlikte Türkiye’nin önemli turizm gelir kalemlerinden biri olan mavi yolculuk turları konusunda ciddi sıkıntılar yaşanacak ve pazar payımız Yunan adalarına kayacaktır. Tehlike budur. Diğer yandan, mevzuatın güncel ihtiyaçlara cevap verememesi, kurumlar arası yetki karmaşası ve koordinasyon sıkıntıları da çeşitli sorunlara yol açmaktadır. Karar alma süreçleri yavaşlamakta, yatırım ortamı olumsuz etkilenmektedir. İzinsiz charter faaliyetleri haksız rekabet yaratmakta ve devletin vergi kaybına yol açmaktadır…” dedi.

​Prof. Dr. Ergun İnsan kaynağı alanında da staj imkanlarının sınırlı olması ve usta öğretici belgesi şartları gibi sorunlar nitelikli iş gücünü olumsuz etkilemekte olduğuna da değinirken; “​Yine, uluslararası geçerliliğe sahip bir “Türk Yat Kodu”nun bulunmaması önemli bir eksikliktir. ​Bu durum yatırım, sigorta ve finansman süreçlerinde belirsizlik oluşturmakta, Türk bayraklı teknelerin dezavantaj yaşamasına neden olmaktadır. ​Dolayısıyla uluslararası standartlarla uyumlu bir “Türk Yat Kodu” oluşturulması kritik önem taşımaktadır…” sözleri ile konuşmasını tamamladı.

Vekilin dile getirdiği bu sorunların çözümü için derhal harekete geçilmesi gerekiyor. Unutulmamalıdırki bu mesele sadece hükümetin değil, bu mesele memleketin meselesidir.

Bu arada Bodrum Belediyesi tarafından düzenlenen Deniz Dibi Temizliği devam ediyor. “Denize En Çok Mavi Yakışır” sloganıyla 12 yıldır Bodrum Belediyesi tarafından düzenlenen Deniz Dibi Temizliğinin bu yılki ilk etabı, Kumbahçe Mahallesi’nde gerçekleştirildi. Bodrum Belediyesi Destek Hizmetleri Müdürlüğü ile Temizlik İşleri Müdürlüğü iş birliğinde düzenlenen etkinlikte, 228 kilogram atık deniz dibinden çıkartıldı.

Kamyon lastiğinden tutun da plastik sandalyeye kadar neler çıkıyor neler bir görseniz. Ve hatta tuvalet klozeti bile çıkıyor denizden.

xxxxx

 

Beyaz Altın İçin Sahada Mücadele Başladı

Muğla Büyükşehir Belediyesi, Yatağan ilçesi Katrancı Mahallesi’nde uzun yıllardır sürdürülen çam fıstığı üretiminde son yıllarda yaşanan verim kaybına karşı üreticilere çevreye zarar vermeyen doğal ilaç desteği sağlıyor. Tarımsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı’nın “Tarlanıza Geliyoruz” projesi

kapsamında bölgede yapılan saha çalışmaları sonucunda çam kozalağı emici böceği zararlısı tespit edilirken, üreticilere doğal yöntemlerle mücadele desteği verilmeye başlandı.

Muğla Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri Tayfun Yılmaz’ın zararlılar ile “Doğal Mücadele” vurgusu bence çok önemliydi.

Sürdürülebilir tarım hedefi doğrultusunda üreticilerin yanında olduklarını ifade eden Muğla Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri Tayfun Yılmaz; “Tarlanıza Geliyoruz projemiz kapsamında, çam kozalağı zararlısına karşı kimyasallara sığınmadan; kekikten elde ettiğimiz çevre dostu ve doğal bir yöntemle sahada mücadele başlatıyoruz. Zeytininden çam fıstığına, her karışından bereket fışkıran bu topraklarda tarımı ve üretimi korumak en temel önceliğimiz. Büyükşehir Belediye Başkanımız Ahmet Aras’ın vizyonuyla; doğayla uyumlu, sürdürülebilir bir model inşa etmek için sahadayız, halkımızın yanındayız…” diye konuştu.

“Üreticimizin Emeğini Korumak Önceliğimiz” ilkesinden hiç vazgeçmeyen Başkan Aras’a da bir yurttaş olarak minnettarım.

Kıyı Ege Belediyeler Birliği ve Muğla Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Aras, Muğla’nın tarımsal değerlerini korumanın ve üreticiyi desteklemenin öncelikleri arasında yer aldığını belirterek şunları söylemiş; “Çam fıstığı, bölgemizin hem ekonomik hem de kültürel açıdan önemli bir değeri. Üreticilerimizin yaşadığı sorunlara kayıtsız kalmamız mümkün değil. Bu nedenle doğayla uyumlu, sürdürülebilir çözümlerle üretimin devamlılığını sağlamak için çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Büyükşehir Belediyesi olarak her zaman üreticimizin yanında olmaya, onların emeğini korumaya ve Muğla’nın bereketli topraklarını geleceğe taşımaya devam edeceğiz…”

Güzel ve yalnız ülkemin ekonomik kalkınmasının yegâne yolunun tarımsal üretim ve tarımsal kalkınma olduğunu bir kez daha vurgulamakta fayda görüyorum. Çünkü üretmeden kalkınmanın, toprağa dokunmadan büyümenin mümkün olmadığı bir gerçektir.

Ne yazık ki ülkemizin bugün izlediği kalkınma modeli dengeli değildir.
İnşaat, madencilik ve sanayi odaklı büyüme anlayışı o kadar kontrolsüz ve vahşi bir noktaya gelmiştir ki; toprağımız, havamız, suyumuz ve doğamız geri dönüşü neredeyse imkânsız olacak şekilde tahrip edilmeye devam etmektedir.

Oysa kalkınma dediğimiz şey, yalnızca beton üretmek değil; yaşamı koruyarak büyümektir.

İşte Akbelen İkizköy’de yaşananlar bunun en somut örneğidir.
Bir yanda enerji ihtiyacı gerekçesi, diğer yanda yok edilen ormanlar, kaybolan ekosistemler…

Buradan açıkça soruyorum:
Enerji çok önemli diyenlere, yatırımcılara ve devletimizin yetkililerine…

10 yıl sonra, 15 yıl sonra orada kömür bittiğinde ne olacak?
Yok edilen doğanın yerine neyi koyacağız?

Karadeniz’de HES projeleri nedeniyle doğal hayat ortadan kalktığında, kuruyan derelerin, yok olan canlıların hesabını nasıl vereceğiz?

Perşembe Yaylası’nı geri getirebilecek miyiz?
Kazdağları’nı yeniden yeşertebilecek miyiz?

Unutmamalıyız ki doğa bir kez yok edildiğinde, yerine konulması mümkün değildir.
Bu nedenle kalkınma anlayışımızı yeniden gözden geçirmek zorundayız.

Gerçek kalkınma; doğayı yok ederek değil, onu koruyarak, sürdürülebilir bir gelecek kurarak mümkündür. O cümleyi tekrar anımsatayım; “Gümüşü ve altını olanlar öküzü, koyunu ve arpası olanların kapısında bekler…”

xxxxx

Danıştay 6. Dairesi’nin verdiği yürütmeyi durdurma kararı, Akbelen’de verilen mücadelenin ne kadar haklı olduğunu bir kez daha açık ve tartışmasız şekilde ortaya koymuştur.

Çünkü artık gerçek net: “Akbelen direndi, hukuk kazandı!”

Yaşam alanlarını savunanların karşısında konumlanan uygulamalar, yargı kararıyla bir kez daha sorgulanmış; hukuka aykırılığı resmen tescillenmiştir. Artık yapılması gereken açıktır: Bu kararın gereği derhal yerine getirilmeli, hukuka aykırı tüm uygulamalara son verilmelidir.

Bu karar yalnızca bir hukuki sonuç değil, aynı zamanda bir direnişin kazanımıdır.
Çünkü “Yaşamı savunanlar kazandı!”

Havayı, suyu, toprağı; kısacası yaşamın kendisini korumak için direnen köylülerin kararlılığı ve onurlu mücadelesi, bu sonucun en güçlü nedenidir.

Bir kez daha görülmüştür ki;
“Haklı mücadele sonuç verir.”

Yaşam için direnenleri selamlıyoruz.
Ve diliyoruz ki bu karar; doğanın korunduğu, hakların güvence altına alındığı yeni bir dönemin başlangıcı olsun.

 

Bodrum Sokak TV https://www.instagram.com/bodrumsokaktv/ , https://www.youtube.com/@sokak-tv ve https://www.facebook.com/bodrumsokaktv sosyal medya hesaplarımızı takip etmeyi, yayınlarımızı eğer beğendiyseniz BEĞEN tuşuna basmayı, PAYLAŞmayı ve YORUM yazmayı ihmal etmeyiniz lütfen.

xxxxx

Aklımda deli deli sorular. Yanıtları nerede acep?

“Bodrum’da sezonun kalbi sayılan Mayıs ayında bile sokakların boş olması sizce geçici bir durgunluk mu, yoksa turizmde yapısal bir kırılmanın işareti mi?”

“Eskiden ‘yer bulunamaz’ denilen Bodrum’da bugün işletmeler neden erken rezervasyon yerine son dakika müşteri bekliyor?”

“Fiyatlar mı turist kaçırıyor, yoksa Bodrum artık orta gelirli turist için tamamen ulaşılamaz bir destinasyona mı dönüştü?”

“Turizmciler sürekli ‘yüksek gelir grubuna oynuyoruz’ diyor ama lüks turist gerçekten Bodrum’u tercih ediyor mu?”

“Sadece yabancı turist değil, yerli turist de Bodrum’dan uzaklaşıyor. Sizce en büyük sebep konaklama fiyatları mı, beach ücretleri mi, yoksa genel hayat pahalılığı mı?”

“Geçmiş yıllarda doluluk üzerinden başarı hikâyesi yazılırdı. Bu yıl işletmeler gerçekten para kazanabilecek mi?”

“Bodrum’da esnafın en büyük korkusu nedir: müşteri gelmemesi mi, gelen müşterinin harcama yapmaması mı?”

“Turizm sektörü bu sezonu ‘kurtarma sezonu’ olarak mı görüyor?”

“Otellerin dolu görünmesine rağmen çarşıların boş kalması bize nasıl bir turist profilinin geldiğini gösteriyor?”

“İngiliz turist Bodrum’un bel kemiği deniyor. Bu yıl İngiliz pazarında ciddi bir düşüş var mı?”

“Rus turistte beklenen hareketlilik neden oluşmadı? Savaşın ve ekonomik yaptırımların etkisi hâlâ sürüyor mu?”

“Bodrum’un sosyal medya parıltısıyla gerçek ekonomik tablosu arasında büyük bir uçurum mu oluştu?”

“Sizce Bodrum artık bir tatil beldesinden çok ‘gösteriş merkezi’ algısıyla mı anılıyor?”

“Belediyelerin ve merkezi yönetimin turizm politikaları bu sezon için yeterli mi, yoksa sektör kendi kaderine mi bırakıldı?”

“Turizmciler kamera önünde umutlu konuşuyor ama kamera arkasında gerçekten endişe hâkim mi?”

“Bu yaz Bodrum’da iflas eden işletmeler ya da sezonu erken kapatan mekânlar görebilir miyiz?”

“Sezonun geç başlaması çalışanları da vuruyor. Bodrum’da turizm emekçileri açısından nasıl bir tablo var?”

“Bodrum’un taşıma kapasitesi yıllardır tartışılıyor. Şimdi ilk kez ‘fazla pahalılaşmanın’ bedeli mi ödeniyor?”

“Sizce bu yazın sonunda Bodrum için şu cümle kurulacak mı: ‘Eski Bodrum artık yok’?”

xxxxx

Fatih Bozoğlu ile Sokağın Sesi 45.Bölümü Esra’nın cezaevinden yazdığı mektubu ile tamamlayalım mı?

Yüreğimize bir yangın düşmüştü. Aldığımız haberle hafifledi. O yangın şimdi günler, aylar sonra ilk kez nefes aldığımızı, yediğimiz lokmayı, uyuduğumuz uykuyu bildik, hissettik.

Bizim bu topraklara olan inancımızı, birliğe olan umudumuzu kimse çalamayacak demiştik. Biz bu memleketin, bu toprakların gerçek sahibiyiz. Biz haklıyız, biz kazanacağız diyerek çıktığımız ve çok bedeller ödediğimiz bu yolda yürütmeyi durdurma kararı; ekmek gibi, su gibi, nefes gibi geldi hepimize.

Bu topraklarda vicdanın, adaletini yüreğinde, içinde taşıyan hakimlerin olduğunu bilmeye ihtiyacımız var demiştik. Köylünün sesini, feryadını, yaşadığı haksızlığı görüp ‘dur’ diyen Danıştay’a canı gönülden teşekkür ediyoruz. Anayasa Mahkemesi’nden de zeytinimizin, toprağımızın, geleceğimizin kaderini belirleyecek durdurma kararını bekliyoruz.

Şimdi mücadelemize daha sıkı tutunup büyütme zamanı. Akbelen’in geleceği bu güzel memleketimizin de geleceğidir. Bizi ne bir yurttaş ne de bir insan yerine koymayan herkese karşı ‘Biz de insanız, biz de bu ülkenin yurttaşıyız’ diyoruz. Bu topraklar, bu gelecek hepimizin demeye devam edeceğiz.

Geri adım atmak yok, vazgeçmek yok. Emeğimiz de, toprağımız da, köyümüz de bizimdir. Limak defol, bu topraklar bizim!”

Eyvallah!

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazıyı paylaş !

Shares
Bir Yorum Yazın


Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.