">

Fatih Bozoğlu ile Sokağın Sesi 44.Bölüm 1 Mayıs 2026

Yayınlama: 01.05.2026
321
A+
A-

Gülistan Doku’yu ararken barajı boşaltıyorlar,

Bir kadın cesedi çıkıyor…

Dereyi tarıyorlar,

Başka bir kadın cesedi…

Her yerden kadın cesedi çıkıyor!

Bir de normalmiş gibi yok bu değil, bu da değil falan diye devam etmişler…

Adamlar için su kaynaklarının dibinde kadın cesedi bulmak normalleşmiş…

İyi ki kadınları bu da değil diye suya geri atmamışlar…

O cesetlerden biri Esma Kılıçarslan;

Bedeninde dört erkeğin DNA’sı var

Ama ortada ne fail var ne dosya ne de bir soruşturma!

Diğerlerinin kim olduğunu bile bilmiyoruz!

Ülkenin her yeri kadın mezarlığına dönüşmüş,

Ama sadece sesini duyurabildiklerimizin isimlerini biliyoruz…

İnanabiliyor musunuz; Gülistan Doku’yu ararken bir başka kadın cesedi çıkıyor, sonra bir daha, bir tane daha…

Kadın cinayetlerinin sayısı Türkiye’de, 2000’li yıllarda geçmiş yıllara göre büyük artış göstermiş; 474 kadının öldürüldüğü 2019 yılı, ülkede son 10 yılda en fazla kadının öldürüldüğü yıl olmuş. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu yıllık raporuna göre 2020 yılında ise 300 kadın öldürülmüş, 171 kadın da şüpheli şekilde ölü bulunmuş.

2010-2019 yılları arasında kadın cinayetlerinin sayısında sadece, İstanbul Sözleşmesi’nin imzalandığı yıl olan 2011 yılında düşüş görülmüş…

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu verilerine göre: 2008’de 806, 2009’da 109, 2010’da 180, 2011’de 121, 2012’de 210, 2013’te 237, 2014’te 294, 2015’te 303, 2016’da 328, 2017’de 409, 2018’de 440, 2019’da 474 olmak üzere 2008-2019 yılları arasında toplam 3.185 kadın öldürülmüş.

Bu verdiğim istatistiki bilgilerin çok saçma ve hatta anlamsız olduğunu biliyorum. Bu insanlar sadece bir sayıdan ibaret değiller elbette.

Lakin bu artarak devam eden kadın cinayetlerinden çok rahatsız oluyorum. Ben nasıl bu rakamlardan nasıl rahatsız olduysam, sizlerin de rahatsız olacağınızı düşünerek tekrarlıyorum.

Çünkü bu artarak devam eden kadın cinayetlerinde rahatsız olalım ki, her birimizin bir şeyler yapması gerektiğini unutmayalım.

SOKAK TV olarak; Güzel ve yalnız ülkemde KADIN CİNAYETLERİ konusunu sürekli gündemde tutmaya çalışarak verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı ÖZÜR DİLEMİYORUZ

******

Herodot’un Memleketi, Halikarnas Balıkçısı’nın cenneti, Kedilerin ve Köpeklerin bile arkadaş olduğu,

Dünyanın en güzel yeri Bodrum’dan Merhaba…

 

İşte 32 kısım tekmili birden Fatih Bozoğlu ile Sokağın Sesi…

 

Fatih Bozoğlu ile Sokağın Sesi’ne Türkiyem’in en can acıtan konularından birisi ile başladık.

1 Mayıs İşçinin ve Emekçinin Bayramı ya da 2009’dan beri “Emek ve Dayanışma Günü” olarak tanımladığımız 1 Mayıs’ı kutlayarak ve tarihi süreci anlatarak başlamayı planlamıştım. Hatta 1977’de yaşanan kanlı 1 Mayıs’ın öncesi ve o günü anlatmak istiyordum. 1 Mayıs 1988’de Prof.Dr. Yalçın Küçük ile birlikte Taksim’e çıkmak isterken Sıraselviler Caddesinde eşşek sudan gelene kadar yediğimiz dayağı, Yalçın hocanın sakalından tutan birisinin yerlerde sürüdüğünü ağzı burnu kan içinde kaldığını, 1989’da elimde Zenit Fotoğraf Makinası ile acemi bir gazeteci olarak Taksim’deki mücadeleyi çekmeye çalışırken silah sesleri arasında nasıl yerlerde süründüğümü ve daha bir çok yaşanan anıları sizlerle paylaşmak istiyordum…

Ama geçmişi şimdilik bir kenara bırakıp, bu günü ve bu günlere damgasını vuran Gülistan Doku cinayetini ve sonrasında yaşananları inanılmaz ve mide bulandırıcı gelişmeleri anlatan duygu yüklü bir yazıyla başladık.

Bu cinayetler artık son bulsun, bu acılar yetiversin gari.

 ******

Esra’nın annesine yazdığı mektubu okudunuz mu?

Değerli Meslek büyüğüm Gazeteci Sedat Kaya Esra’nın duruşmanın ardından annesine yazdığı mektubu farklı bakış açısıyla öylesine güzel yorumlamış ki, ben usta gazeteci Sedat Kaya’nın yorumunu sizlerle paylaşmanın daha doğru olduğunu düşündüm.

Okuduğunuzda sizin de gözleriniz dolacak…

Bazı kelimeler vardır, sadece sevgi değil, direnç taşır içinde.
“Anasının kızı” derler ya…
Kimi zaman küçümsemek için, kimi zaman alay etmek için.
Ama bazen de bir ömrün en büyük onur madalyasıdır o söz.
Çünkü herkesin annesi vardır ama herkes annesinden cesaret miras alamaz.
Nejla Işık’ın adı artık sadece bir annenin adı değil;
toprağın, ağacın, nefesin yanında duran bir iradenin adı.
Ve Esra…
O, sadece bir evlat değil.
O, annesinin bıraktığı yerden devam eden bir cümle.
Cezaevinden yazılan bu satırlar,
demir kapıları değil, kalpleri açıyor:
“Bu cesareti senden öğrendim” diyor.
Bir kızın annesine söyleyebileceği en ağır, en büyük söz belki de bu.
Çünkü bu, sadece bir teşekkür değil, bir devrin teslimidir.
Bugün bir hücrede yazılan mektup, dışarıda binlerce insanın diline düşüyorsa,
orada artık yalnızlık yoktur.
Orada bir gelenek vardır.
Boyun eğmeyenlerin geleneği.
“Anasının kızı” olmak…
Bir soyadı değil bu.
Bir karakter meselesi.
Bir duruş.
Bir miras.
Ve bazı miraslar tapuya yazılmaz.
Direnişe yazılır.
Helal olsun sana Esra.
Ve böyle bir Evlat yetiştirdiğin için sana Nejla.
Gururusunuz bu halkın…

Aylardan bu yana birkaç yerel gazeteci meslektaşım ile birlikte AKBELEN DİRENİŞİNİ gündemde tutmaya çalışıyoruz. Verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı ÖZÜR DİLEMİYORUZ…

 ******

Akran Zorbalığı dünya genelinde %30,5, Türkiye’de ise %40.4 sıklığında görülüyor…

 Nisan ayının ilk haftasında Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta okullara yapılan saldırıların etkisi henüz geçmedi diyeceğim de güzel ve yalnız ülkemde gündem o kadar hızlı değişiyorki bu konu  da diğer çok önemli konular gibi hemencecik unutuldu. Ve ben bu olayların kısa bir süre içinde unutulmasından, gündemden düşmesinden çok rahatsız oluyorum. Akran Zorbalığı dünya genelinde 83 ülkede yapılmış bir araştırmaya göre %30,5, Türkiye’de ise %40.4 sıklığında görülüyor…

Çok ciddi bir konu ama biraz gülelim mi?

“Sağlık Bakanlığı verilerine göre, 2024’ün ilk 11 ayında 185.899 çocuk, akran zorbalığına bağlı sorunlar yaşayarak psikolojik danışmanlık hizmeti aldı. Akran zorbalığı konusunda TÜİK en son 2022 yılında detaylı veri paylaşımında bulundu. Bu verilere göre, 6–17 yaş grubundaki çocukların yaklaşık yüzde 13.8’i, ayda birkaç kez akran zorbalığına maruz kalıyor…” şeklindeydi. İster inanın ister inanmayın o size kalmış.

Geçtiğimiz günlerde SokakTV.com ve sosyal medya hesaplarımızdan “Akran Zorbalığı”nın dehşetini tam olarak gösteren bir videoyu izlemişsinizdir. Üç kız öğrencinin, henüz 17 yaşında olduğu anlaşılan bir kıza şiddet uyguladıkları ve hatta işkence yaptıkları görülüyor. İnanılmaz görüntüler. Şimdi o görüntüler eşliğinde akran zorbalığı konusunu ele alalım ve hep birlikte rahatsız olmaya devam edelim ve unutmayalım.

Akran zorbalığı ülkemizde de, dünyada da çok ciddi bir artış gösteriyor. Bunun hepimiz farkındayız zaten. Bunun birden fazla sebebi var. Çünkü hiçbir birey tek başına, etraftan bağımsız gelişmiyor ve büyümüyor.

Ben toplum olarak çok değiştiğimizi düşünüyorum. Toplumsal ahlâkın çöktüğünü ve Pompei gibi geri dönülmez bir yola girdiğimiz kaygısını yaşıyorum…

Ebeveynlerin daha çok kendi hayatlarına düşkün olduklarını; belki maddi, belki gelecek kaygıları nedeniyle, belki de kendi stresleriyle nasıl sağlıklı başa çıkacaklarını öğrenememiş oldukları için artık genelde ailelerde birbirleriyle konuşmak yerine insanların yüzlerini sürekli ekranda tuttuklarını, dolayısıyla ilgisiz ebeveynlik tarzının arttığını düşünüyorum.

Eskiden özellikle Türkiye’de otoriter ebeveynlik çok daha fazlaydı. Otoriter ebeveynliği çocuğa bir şey açıklamadan sadece kurallar koymak, o kurallara sorgulamadan itaat etmesini beklemek ve böyle olmadığı durumlarda da cezalandırmak olarak tanımlayabiliriz. Çocuğun fikir ve duygularının önemsenmediği, özgüvenini geliştiremediği ve sağlıklı iletişim modellerini öğrenemediği bir tarz yani.

Günümüzde bu tarz değişime uğradı.

Artık çok daha yaygın bir şekilde çocukların bireysellikleri, kendi özgürlükleri ve kendilerini dile getirmeleri konusunda sınır konulmayan; çocukların kendi özgürlükleri ve isteklerinin diğerlerinin özgürlük ve iyilik halleriyle sınırlanması gerektiğini anlayamadıkları bir çocuk yetiştirme eğilimi var. Farkındaysanız bu konuda çoğu zaman kantarın topuzunu kaçırıyoruz. Empati yapmayı bilmeyen bencil çocuklar yaratıyoruz. Bildiğiniz üzere empati insanlarda zamanla gelişen bir beceridir. Ahlak anlayışının insan gelişimindeki son noktası empatidir. Empati kurarak başkalarıyla iletişim kurmak; Yasak olmasından, ceza kaygısından, günah kavramından öte bir noktadır. Empatinin gelişebilmesi için de etrafımızda bununla ilgili sağlıklı örnekler görmemiz gerekiyor.

Bu konuda dünya kadar atasözümüz var: “Körle yatan şaşı kalkar”, “Üzüm üzüme bakarak kararır.” İlk aklıma geliverenler. Çocuklar gelişme çağında özellikle anne-babadan ve toplumdan ne görürse onu yaparlar. Empatiyi çevresinde gözlemleyemezse, kendi ilişkilerinde keşfedemezse, empati varlığının farkında olmadığı bir kavram olur. Ama topluma genel olarak baktığımız zaman vahşetin giderek arttığı, benmerkezciliğin giderek normalleştirildiği, “ben elde etmek istediğimi elde edeyim, başkalarına ne olursa olsun” düşüncesinin ve davranışlarının fazlalaştığı bir durum söz konusu.

Ne yazık ki toplumumuz kültürel olarak güçlü olup diğerlerini ezebilmek yönünde evriliyor. Böyle olduğu zaman da zaten çocuk gördüğünü yapıyor. Kendisini başka şekilde dile getiremeyen bir çocuk ya da zayıf olmaktan korkan bir çocuk; özellikle de etrafındaki insanların sözel, fiziksel ya da psikolojik yollarla diğerleri üzerinde üstünlük kurduğunu gördüğünde, davranışlarını o şekilde şekillendiriyor.

Zaten “Ezilmektense ezmek” hissiyatı ve kimlik gelişiminin de etkisiyle çeteleşmeler, ezilmektense ezen gruba katılma davranışlarını sıkça görüyoruz.

Bunun için köklü değişikliklere gidilmesi gerekiyor. Öncelikle eğitim sisteminin değişmesi gerekiyor. Öğretmenlerin değer ve saygı gördüğü, mesleklerini severek yapabildikleri, iyi ve bütüncül şekilde eğitildikleri ve mesleklerini hakkıyla yerine getirebildikleri sürdürülebilir bir sistem oluşturmak gerekiyor. Finlandiya ve Norveç’te 1980’li yıllardan itibaren, tekil vakalardan sonra geliştirilmiş ve müfredata entegre edilmiş; ebeveynlerin, öğretmenlerin ve öğrencilerin bir parçası olduğu modeller var ve çalışmalar bunların çok işe yaradığını gösteriyor.

Ebeveynlik tarzları çok önemli. Ne ihmal etmek, ne de aşırı baskıcı davranmak doğru değil. Uzmanlar bu dengeyi tutturamayan anne ve babaların çocukları zorbalık yapmaya ya da zorbalığa maruz kalma olasılığı arttığına dikkat çekiyorlar.

Yine Uzman Psikologlar çocuklar ile ilgili şu tespitleri dile getiriyorlar;

Çocuklar sınır severler; sınırlar içinde kendilerini güvende hissederler. Küçük bir çocuğa baktığınız zaman, yeni yürümeye başlamış olsa bile gözü hep ebeveyninin onu izleyip izlemediğine bakar. Çünkü sınırlarının nerede başlayıp nerede biteceğini; neyin tehlikeli, neyin güvenli; neyin iyi bir fikir, neyin kötü bir fikir olduğunu ebeveynleriyle kurduğu ilişki üzerinden anlamaya çalışır. Dolayısıyla ebeveyn çocuğa hiç bakmıyorsa, çocuk sınırlarının ne olduğunu bilemez; ya sürekli kendini tehlikeye atar ya da adım atmaktan korkar. Aynı şekilde ebeveyn aşırı baskıcı, çocuğun duygularını önemsemeyen otoriter ya da aşırı koruyucu biriyse; çocuk ebeveyninin yüzünde kaygı ya da kızgınlık ifadesini gördüğünde dünyasını daraltır.

Bu durumda çocuk ya sosyal ortamlarda pasif kalmaya devam eder ya da o durumdan çıkmanın tek yolu olarak demokrasiyi değil, otoriterliği öğrenir. Yani başka bir seçenek olduğunu algılayamaz.

Ayrıca çalışmalar şunu da gösteriyor: Zorbalığa uğrayan çocuklarda anksiyete, depresyon gibi psikolojik sorunlar, sağlıksız ilişkiler ve düşük iş başarısı gibi riskler yaşam boyu daha sık görülüyor. Zorbalık yapanların ise yetişkinlikte suç işleme, ilişkilerde şiddet uygulama ve madde bağımlılığı gibi davranışlara daha yatkın olduğu biliniyor.

Ezcümle; akran zorbalığı var ve toplumda yaygınlaşan yozlaşmanın bir aynası. Bu hem bugünün toplumu hem de yarınlar için ciddi bir sorun. Dolayısıyla göz ardı edilemeyecek, münferit vakalar olarak görülemeyecek, ötelenemeyecek ve hafife alınamayacak bir durum. Çözüm ise toplum olarak ahlak anlayışımızı gözden geçirmek, davranışlarımızı buna göre değiştirmek ve gençlere daha iyi örnek olmakta yatıyor.

Unutmayalım “Üzüm üzüme baka baka kararır…”

Minik bir öneri; Başa çıkmakta zorlandıkları noktalarda ebeveynler ve çocuklar mutlaka terapi desteği almalı. Ne yapmamız gerektiğini bilmediğimizde ya da yöntemlerimiz işe yaramıyorsa bir aile danışmanından yardım almalı.

 Akran Zorbalığını uzman psikologlarla konuşarak gündemde tutmaya çalışacağım. Bundan dolayı verdiğim rahatsızlıktan dolayı ÖZÜR DİLEMİYORUM…

******

Kültür varlıklarımızı neden koruyamıyoruz?

Size bir soru; 8 bin yıllık kaya resimlerinin üzerine neden Helikopter, Uçak, Füze Rampası çizerek tahrip edilir. Ya da bu resimlerin olduğu mağaralarda ateş yakılarak 8 bin yıllık mağara resimlerine neden zarar verilir?

Doğal ve kültürel kaynak değerleri açısından Batı Anadolu’nun en zengin yerlerinden biri olan Aydın ve Muğla illeri sınırları içerisindeki Latmos (Beşparmak) Dağları’nda, bir yandan olağanüstü doğal peyzajı geri dönülmez biçimde yok eden ve kültür varlıklarını tehdit eden maden ocaklarının tahribatı sürerken, diğer yandan vandalizm kaynaklı tahribatlar da başladı.

Son zamanlarda Latmos’u tanıtma amacıyla sosyal medyada, abartılı ve bölgenin her noktasını açıkça gösteren paylaşımlar yapıldığı görülmekte. Bu tür paylaşımlar iyi niyetli olsa bile, birçok insanı oraya çekerek yarardan çok zarar vermekte. Tamamen bakir ve ıssız olan, herhangi bir denetim ve kontrol mekanizması bulunmayan bu eşsiz coğrafya korunmaya muhtaç ve korunması için hiçbir şey yapılmıyor.

Milas’a bağlı Gölyaka Mahallesi sınırlarındaki Kerdemelik kaya resminin bulunduğu kayanın, adeta bir tuvale dönüştürülerek tahrip edildiği açıkça görülmekte ve neden koruma altına alınmadığının da bir açıklaması ne yazıkki yok.

Kış aylarında mağara ve kaya sığınaklarında, içinde kaya resmi olup olmadığı bilinmeden ateş yakıldığı ve bu nedenle resimlerin tamamen tahrip olduğu görülmekte. Nitekim Bozalan Yaylası’ndaki bir mağara resmi de bu şekilde yok olduğu da aldığımız bilgiler arasında.

Latmos Dağları’ndaki en önemli kaya resimlerinden biri, Karadere Mağarası’nda bulunan ve “dağ tanrıları” olarak yorumlanan figürlerdir. Eşi benzeri bulunmayan bu resim, öncelikli olarak korunması gereken kültür varlıklarının başında gelmektedir. Ancak bu alana da gruplar ve gezginler kontrolsüz şekilde ulaşabilmekte.

Yurt dışındaki örneklere bakıldığında, bu tür kültür varlıklarının bulunduğu alanlarda bütüncül koruma statülerinin uygulandığı görülmektedir. Örneğin Fransa’da, insanlık tarihinin en eski mağara resimlerini barındıran alan, insan nefesi ve vücut ısısının oluşturduğu nem ve karbondioksitin resimlere zarar verdiğinin anlaşılması üzerine ziyarete kapatılmış; ziyaretçiler için replikalar oluşturularak gösterime açılmıştır. Amaç, bu eşsiz mirası gelecek nesillere aktarabilmektir.

Bizim de yaklaşık 8 bin yıllık insan figürlerini içeren son derece önemli kaya resimlerimiz var. Bu değerleri koruyacak bütüncül bir planlama yapılmadığı takdirde, geri dönülmez kayıplar yaşanacaktır.

İlgililer ve yetkililer, siyasetçiler, yurtseverler haydi biraz hareketlenelim ve kültürel varlıklarımızın koruma altına alınmasını sağlayalım…

E hadi…

Doğal ve kültürel varlıklarımızın korunması için temcit pilavı gibi sürekli bunu yazmaya devam edeceğim ve verdiğim rahatsızlıktan dolayı  ÖZÜR DİLEMİYORUM…

******

Gözünü para hırsı bürümüş rantiyeciler 5-6 bin yıllık İASOS ANTİK KENTİ’nin yıkacaklar.

Ses ver Bodrum Milas, Muğla, Ses ver Türkiye!

“İasos Antik Kenti” yapılan kazılar sonucunda günümüzden yaklaşık 5 bin ila 6 bin yıl öncesine, yani MÖ 3000’li yıllara, erken tunç çağına kadar uzanmakta. Birileri Milas’a bağlı Kıyıkışlacık köyündeki bu 5-6 bin yıllık antik kente çökerek yok etmek istiyor. Gözlerini para ve rant hırsı bürümüş birileri buraya Yat Limanı ve Çekek Yeri yapacak. Bu projeye verilen ÇED olumlu kararına karşı Muğla İdare Mahkemesi’nin verdiği iptal kararı ne yazıkki Danıştay tarafından bozuldu.

Davacılar adına açıklama yapan İasos Mahalle Meclisi Derneği Başkanı Hülya Scobie, “Danıştay’ın hukuka ve bilime aykırı olarak verdiği karar ile yeterli sayılan ÇED raporu, yarınlarda, geri dönülmez bir doğa tahribatının daha belgesi olarak kayıtlara geçecektir…” dedi.

Muğla’nın doğal ve kültürel değerlerinin korunmasının öncelikleri olduğunu vurgulayan Muğla Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Aras da, İasos Yat Limanı projesine ilişkin Danıştay kararını değerlendirerek, “Cennet Muğla’mızın doğal, tarihi ve kültürel değerleri bizim en büyük mirasımızdır. Bu değerleri korumak için mücadelemizi sürdürüyoruz. Bilirkişi raporlarında ortaya konulan olumsuz etkilerin dikkate alınmamasını doğru bulmuyoruz. İasos Antik Kenti, yalnızca Muğla’nın değil, insanlığın ortak mirasıdır. Doğal ve kültürel değerlerimizi korumak adına süreci yakından takip etmeye devam edeceğiz…” dedi.

5 bin ila 6 bin yıl öncesine, yani MÖ 3000’li yıllara, yani erken tunç çağına kadar uzanan bu tarihi varlığımız İASOS ANTİK KENTİ’ne yapılması planlanan İasos Yat Limanı projesi ile rantiyecilerin varlıklarımızın üzerine çöktüğünü, İASOS Antik kentini yok edecek bir proje olduğunu söylemeye, rantiyecilere karşı söz söyleyenlerinde sesi olmaya devam edeceğiz.

Sokak TV olarak tekrar ediyoruz; Doğal ve kültürel varlıklarımızın korunması için temcit pilavı gibi sürekli bunu gündeme getirmeye, gündemde tutmaya çalışanlara ses olmaya devam edeceğiz ve verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı da ÖZÜR DİLEMİYORUZ…

******

1 Mayıs İşçi ve Emekçi bayramını kutlayarak devam edelim.

1 Mayıs İşçi Bayramı, 1886’da Chicago’da 8 saatlik iş günü talebiyle başlayan eylemlere ve sonrasındaki çatışmalara dayanır. 1889’da Paris’te uluslararası birlik ve dayanışma günü ilan edilmiş, Türkiye’de ise ilk kez 1911-1912 yıllarında kutlanmıştır. 2009’dan itibaren de Türkiye’de “Emek ve Dayanışma Günü” olarak resmi tatil kabul edildi.

Bodrum Emek Platformu 1 Mayıs kutlamaları için canla başla çalışmaya devam ediyor ve çok alınteri döküyorlar. Emek Platformunda her zaman olduğu gibi yine kadınlar ön planda.

1 Mayıs’ı İşçinin ve emekçinin bayramını Nazım’ın o güzel şiiri ile kutlayalım ve şairin üzerine söz olmaz diyerek programımızı bitirmiş olalım.

Eyvallah

Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim,
akar suyun,
meyve çağında ağacın,
serpilip gelişen hayatın düşmanı.
Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına:
– çürüyen diş, dökülen et-,
bir daha geri dönmemek üzere yıkılıp gidecekler.
Ve elbette ki, sevgilim, elbet,
dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle: işçi tulumuyla
bu güzelim memlekette hürriyet…

 

 

 

 

 

 

Bu yazıyı paylaş !

Shares
Bir Yorum Yazın


Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.