">

Fatih Bozoğlu İle Sokağın Sesi 30.Bölüm-23 Ocak 2026

Yayınlama: 23.01.2026
393
A+
A-

23 Ocak 2025 Cuma 32 kısım tekmili birden Fatih Bozoğlu ile Sokağın Sesi başlıyor…

Herodotun memleketi,

Halikarnas Balıkçısının cenneti,

Kedilerin ve köpeklerin bile arkadaş olduğu,

Dünyanın en güzel yeri Bodrum’dan MERHABA!

Ev kiralayacaktı… Ev sahibi huzursuzdu. Kira kontratına yazdığı ek maddeden anlaşıldı huzursuzluğunun nedeni:
Olası bir bombalı saldırıda, zararı kiracı öder!’
Gecenin ürpertici sessizliğinde kan ter içinde uyandı. O korkunç patlama sesi hálá kulaklarında… Eşi de uyanmıştı:
‘Ne oldu Uğur?’
‘Rüya gördüm Güldal. Korkunç bir patlama oluyor… Patlama sonunda da bacaklarım yok oluyor… Bedenimin bu halini yukarıdan seyrettim…’

Uğur Mumcu, bu rüyadan tam üç ay sonra yaşamını noktalayacak suikastı, o gece rüyasında görüyordu.
Pazar, 24 Ocak 1993
Uyandığında saat sekizi gösteriyordu.
Çay suyunu koydu, kahvaltı hazırladı. Hep birlikte kahvaltı yaptılar ailece.
Sonra Uğur Mumcu gazeteleri okumaya başladı koltuğuna oturup.
Saat on bir gibi, gazeteyi bıraktı elinden, eşine doğru yürüdü, telefon sehpasına dayandı, inler gibi konuştu:
‘Başım çok ağrıyor Güldal…’
‘Gelip ovayım biraz canım…’

‘Bu öyle bir ağrı değil. Ovmakla geçecek gibi görünmüyor. Garip bir ağrı, tuhaf ağrıyor…’
‘Ne yapalım?’
diye telaşla sordu Güldal Mumcu.

‘Bilmiyorum belki geçer…’
Saat 13.25 Uğur Mumcu otomobilinin başındaydı. Kontağı en son ailesiyle pizzacıdan döndüğü Cuma akşamı kapamıştı. Nedense o akşam direksiyon çekmişti… Otomobilinin etrafında dolaştı. Eğilerek lastiklere baktı. Sorun yoktu. Geceden yağan kar camlara birikmişti. Onları temizledi. Buzlu camlara yapışmasın diye Cuma akşamı kaldırdığı silecekleri indirdi. Dikiz aynasındaki karları sildi…’ Otomobilin koltuğuna oturduğu anda korkunç bir patlama oldu. 
Ankara’nın kar beyazına kan bulaşmıştı. Uğur Mumcu’nun üç ay önce gördüğü kabus, gerçek oluyordu.

*******

Sağanak altında yürüyen on binlerse, ‘Yaşananlar keşke bir kabus olsa!’ diyordu…

*******

Sokağın sesi programında sizlerle güzel haberleri ve konuları paylaşmak isterdim. Lakin bu haftaya yine Aziz Üstel’in bu hüzünlü yazısından bir bölüm ile başladık.

Üzgünüm…

*******

Diyarbakır Valisi Ahmet Cemil Serhadlı ile yol arkadaşı Ali Gaffar Okkan OHAL uygulamalarından kaynaklı kolluk kuvvetlerinin yurttaşlara yönelik olarak insan haklarına aykırı yaklaşımları ile ilgili ezber bozan bir çıkış yapmışlardı. Böylece kısa süre içinde Diyarbakırlıların gönüllerinde taht kurmuşlardı.

Özellikle “Teröristler ile yurttaşları birbirinden ayıracaksınız. Yurttaşlara keyfiyeten eziyet eden, zorluk çıkaran olursa karşılarında bizi bulur…” talimatları yurttaşlar ile devletin kopmaya gelen bağını yeniden tamir etmiş, kuvvetlendirmişti.

Elbette bu talimatlar sözde kalmamış sokağa da yansımıştı. Ali Gaffar Okkan zaman zaman gecenin ilerleyen saatlerinde ciğerciden tutun da, taksi duraklarına, oradan da sabahçı kahvelerine uğrar yurttaşlar ile sohbet ederdi.

Ali Gaffar Okkan yerel gazeteciler ile de sık sık görüşür, kent ile ilgili yapılan çalışmaları kamuoyuna duyurmak için onlarla işbirliği yapardı. Gazetecilerin “Müdürüm nasıl bu kadar rahatsınız. Zırhlı araç kullanmıyorsunuz, korkmuyor musunuz?” şeklindeki soruya verdiği yanıt çok önemlidir; Okkan “Kardeşlerim o zaman bu kentin güvenli olduğunu yurttaşlara nasıl anlatabilirim. Ben zırhlı araç ve koruma ordusu ile dolaşırsam, yurttaşlar nasıl kendini güvende hissedebilir?” diye yanıt vermiş.

24 Ocak 2001 günü Uğur Mumcu’nun anma etkinliğine katılmak için makamından çıkan Ali Gaffar Okkan, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğüne sadece 200 metre mesafedeki Sezai Karakoç Bulvarında beş koruması ile Hizbullah terör örgütü tarafından şehit edilmişti.

Teröristler telsizden Ali Gaffar Okkan’ın çıkış saatinde bulvar üzerinde “Polis” yazılı reflektörlü yelekler giyerek uzun namlulu silahlar ile pusuya yatmışlardı.

Okkan’ın aracı görününce teröristler 16 Kalaşnikof tüfeğe ait 468 mermi ile ölüm kustular. En dikkat çeken nokta ise; teröristlerin Güneydoğu’da bir dönem tek kurşunla gerçekleştirilen sokak infazlarında kullanılan Takarov marka tabancayı olay yerine bırakmalarıydı.

Teröristler Ali Gaffar Okkan’ın hayatta kalmaması için aracının kapısını açtılar ve yakın mesafeden ölüm kusmaya devam ettiler.

Vücudundan ve kafasından tam 17 mermi çekirdeği çıkartıldı…

Üzgünüm hem de çok üzgünüm…

*******

Ve Prof.Dr.Muammer Aksoy;

Atatürkçü düşüncenin ödün vermez savunucusu 73 yaşındaki Prof. Dr. Muammer Aksoy 31 Ocak 1990, saat 19.05’de Ankara Bahçelievler’deki evinin önünde kurşunlanarak öldürüldü.

“Tesettür konusunda İslam’a karşı takındığı tavır nedeniyle Müslümanlar tarafından cezalandırıldı. Olay, İslami Hareket adına üstleniliyor. 7.65 Baretta ile cezalandırılmıştır…” 

Muammer Aksoy’un öldürülmesinden 2 saat sonra gazeteleri jetonlu telefonla arayan bir kişi, bozuk bir Türkçeyle bunları söylüyordu. Aksoy’un öldürülmesinin ardından olay uzun süre aydınlatılamamış ve soruşturma dosyasında ciddi bir ilerleme olmamıştır.

3 Şubat günü cenaze töreninde Muammer Aksoy’un fotoğrafını kim taşıyordu?

Uğur Mumcu…

*******

Veee Gazeteci Abdi İpekçi;

Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi, öldürüldüğünde henüz 50 yaşındaydı. Tehditler alıyordu ama her insan gibi ölümü uzak sayıyordu kendine. Aklında yaklaşan darbeye sürüklenen ülkeyle ilgili ne yapılabileceği vardı. 31 Ocak 1979 günü Bülent Ecevit’le görüşmek için Ankara’ya gitti. Aynı gün İstanbul’a döndü, Süleyman Demirel’le telefonla görüştü. Sonra Cağaloğlu’na geldi. Ömrünü verdiği, ismi kendisiyle bütünleşen gazetesi Milliyet’e… Sami Kohen’in İran dosyasını inceledi, gazeteye basılması talimatı verdi. Sonra uzun süredir çalıştığı kaçakçılık dosyasını inceledi. Eşine, telefonla akşam için hazırlanmasını söyledi, 19.30’da gazeteden çıktı. Çok sevdiği mavi arabasını İstanbul yağmurunun altında kullandı, Nişantaşı’ndaki evine geldi. Motor gürültüleri, akşam evine dönen insan kalabalığının sesleri arasından çınlayan otomatik bir silah sesi dünyayı durdurdu. Mavi arabanın camında küçük bir delik açılmıştı. O delikten bir silah uzandı. Ardı ardına tetiğe basıldı. Önce kollarından vuruldu İpekçi, şaşkınca katilinin yüzüne baktı. Üç el daha patladı silah. Üçüncü kurşun, cebindeki kalemi parçaladı. Kalemi kalbinin tam üzerindeydi. Kalbi de yaralandı. Ardından iki daha ateş edildi, saldırgan koşarak ileride bekleyen arabaya binip kaçtı. İpekçi’nin başı direksiyonun üzerine düştü. Araba cadde girişine kadar kaydı, aydınlatma direğine çarpıp durdu. Hemen hastaneye kaldırıldı ama kurtarılamadı. Türkiye, İpekçi cinayetinden sonra geri dönülemez bir noktaya hızla koştu. Yepyeni bir tarih defterinin sayfaları açıldı.

İpekçi’nin katledilişinin 47’nci yılında hala cinayet tam anlamıyla aydınlatılamadı.

24 Ocak 1993’de katledilen Uğur Mumcu’nun arabası ne renkti?

Mavi…

*******

Hrant Dink – Güvercin gibi tedirgin…

Şu çok açık ki, beni yalnızlaştırmak, zayıf ve savunmasız kılmak için çaba gösterenler, kendilerince muratlarına erdiler. Daha şimdiden, topluma akıttıkları kirli ve yanlış bilginin tesiriyle Hrant Dink’i artık ‘Türklüğü aşağılayan’ biri olarak gören ve sayısı hiç de az olmayan önemli bir kesim oluşturdular.

Bilgisayarımın güncesi ve hafızası bu kesimdeki yurttaşlar tarafından gönderilen öfke ve tehdit dolu satırlarla yüklü.

Bu mektuplardan birinin Bursa’dan postalandığını ve yakın tehlike arz etmesi açısından da hayli kaygı verici bulduğumu ve tehdit mektubunu Şişli Savcılığı’na teslim etmeme rağmen bugüne değin herhangi bir sonuç alamadığımı yeri gelmişken not düşeyim.

Bu tehditler ne kadar gerçek, ne kadar gerçek dışı? Doğrusu bunu bilmem elbette mümkün değil.

Benim için asıl tehdit ve asıl dayanılmaz olan, kendi kendime yaşadığım psikolojik işkence.

“Bu insanlar şimdi benim hakkımda ne düşünüyor?” sorusu asıl beynimi kemiren.

Ne yazık ki artık eskisinden daha fazla tanınıyorum ve insanların “A bak, bu o Ermeni değil mi?” diye bakış fırlattığını daha fazla hissediyorum.

Ve refleks olarak da başlıyorum kendi kendime işkenceye.

Bu işkencenin bir yanı merak, bir yanı tedirginlik.

Bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik.

Tıpkı bir güvercin gibiyim…

Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım.

Başım onunki kadar hareketli…

Ve anında dönecek denli de süratli.

Hrant Dink 19 Ocak 2007’de genel yayın yönetmeni olduğu Türkçe-Ermenice gazete Agos’un önünde, yıllara yayılan ve giderek tırmanan tehdit ve hedef gösterme sürecinin ardından öldürüldü. 22 Ocak 2007’de, dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, suikast için “örgütle bağlantısı yok” dedi. 24 Ocak 2007’de tetikçi Ogün Samast ve onu azmettiren Yasin Hayal, birkaç mahalle arkadaşıyla birlikte  tutuklandı. Grubun içerisinde yer alan polis haber elemanı Erhan Tuncel de hemen ardından tutuklandı.

İlk yargılama sürecinde Hrant Dink’in öldürüleceğine dair bilginin jandarma, emniyet ve istihbarat teşkilatlarında olduğu ortaya çıktı. Bu süreçte Dink ailesi avukatlarının devlet görevlilerinin sorumluluklarına dair talepleri reddedildi. Dava devam ederken Dink ailesi avukatlarının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yaptığı başvuru 14 Eylül 2010’da karara bağlandı. AİHM’in Türkiye’yi mahkumiyet kararında, “kamu görevlilerine ilişkin etkin soruşturma yürütülmediği” ve “Dink için koruma kararının çıkarılmış olması gerektiği”, “yaşam hakkının ihlal edildiği” belirtiliyordu.

*******

Veee dünden ders alınarak söyleyeceğim son söz ise bu güne dair;

Önce düne dair;

Tarih 9 Eylül 1922 İzmir…

Atatürk İzmir’e geldiğinde konaklaması için Karşıyaka’daki İplikçizade Köşkü ayrılmıştı. Karşıyakalılar Ata’mızı buraya davet ediyorlardı. İşgal döneminde Yunan Kralı da burada kalmıştı.

Atatürk köşke geldiğinde yerde Yunan bayrağı görür ve efsane olan o tarihi konuşma yaşanır.

– Nedir bu?

– Yunan Kralı bu eve girerken bu basamaklarda Türk bayrağını çiğnemişti, Paşam! …

Gazi kaşlarını çatmış ve demiş ki:

– Hata etmiş!…  Ben bu hatayı tekrar edemem. Bayrak bir milletin şerefidir, ne olursa olsun yerlere serilmez ve çiğnenmez, kaldırınız!

Vee tam 74 yıl sonra Kıbrıs…

Korgeneral Hasan Kundakçı;

Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı görevine 20 Ağustos 1995’de atanmıştı. Elinden silahını hiç düşürmez, helikopterle gittiği yerlerde bile silah bacağının arasında olurmuş. Silah tamburalı olduğu için, gazeteciler ona “Tamburalı Paşa” derlermiş. O günden sonra hep “Tamburalı Paşa” olarak anılmış.’

Kıbrıs’ta yaşanan olayın öyküsünü Rahmetli Korgeneral Hasan Kundakçı şöyle anlatıyor; “Tarih 14 Ağustos 1996’yı gösteriyordu. Tel örgüyü geçip sınırın 15 metre uzağında bulunan bayrağımızın gönderde bulunduğu direğe tırmanan kişi, bayrağımızı indirmek istiyordu. Kendisini üç defa uyardık. Aldırış etmedi. Bölge komutanına kesin emrimi vermiştim. Hangi işaretimle ne yapılacağı da belliydi. Ben elimi kaldırıp ‘vur emri’ işareti verdimBayrak indirilirse biz orada duramayız. Bayrağı indirilmiş bir komutan olmak istemem. Bayrak uğrunda ölmeye hazır olan, bayrağa saygı duyan bir insanım. Silahsızmış, dokunulamazmış olur mu öyle şey. 8 bin motosikletli sınırdan geçecek, Girne’ye gidecekti. Girne’de bayrağımızı indirecekler, Yunan ve Rum marşlarını söyleyip çekip gideceklerdi. Biz de seyredecekmişiz…”

Bayrağımızı indirmek için direğe çıkan Rum genci için “Vurun” emrini veren Hasan Kundakçı hakkında İnterpol tarafından yakalama ve tutuklama müzekkeresi niteliğinde olan Kırmızı Bülten çıkarıldı. O nedenle Hasan Kundakçı, kalan ömrü boyunca Kıbrıs hariç hiç yurtdışına çıkmadı. Ona bu durum sorulduğunda ise cevabı şöyle olmuştu: “Bayrağı indirilmiş bir komutan olarak anılmaktansa, yurtdışına çıkamayan komutan olarak bilinmeyi tercih ediyorum…”

Bu olayın yaşandığı o an KKTC’nin kurucusu Rauf Denktaş’ta bulunuyordu. Sizce Türk bayrağının inmesi mümkün müydü?

Veeee bu güne dair son söz;

20 Ocak 2026 da hala birileri Türk bayrağını indirmeye kalkıyor.

Çok öfkeliyim çooook…

Eyvallah!

Bu yazıyı paylaş !

Shares
Bir Yorum Yazın


Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.