Bu mudur medeniyet? Fatih Bozoğlu ile Sokağın Sesi 49.Bölüm 12 Haziran 2026
Derler ki, kurt sürülerinde yaşlı kurtlar geride bırakılmaz. Hatta kimi anlatılara göre sürünün yönünü bilen, fırtınayı önceden hisseden, hangi patikanın güvenli olduğunu hafızasında taşıyan yaşlı kurtlar, yolculuğun en değerli parçasıdır. Çünkü güç gençlikten gelebilir ama bilgelik zamandan gelir. Aslında medeniyet dediğimiz şey de biraz budur; kendinden önce gelenleri yük olarak görmek değil, onların biriktirdiği tecrübeyi baş tacı etmektir.
Benzer bir anlayış, yüzyıllar boyunca Kuzey Amerika’nın yerli halklarında da yaşamıştır. Yaşlılar, bir yük olarak değil, kabilenin hafızası olarak görülürdü. Çünkü onlar yalnızca insan değildi; geçmişi bugüne taşıyan canlı bir köprüydü.

Aynı anlayış, bu toprakların kadim Anadolu kültüründe de vardı. Büyükler evlerin en aydınlık köşesinde, sofraların baş tarafında, söz meclislerinin başköşesinde ağırlanırdı. Çünkü yaş, yalnızca geçen yılların hesabı değil; bir ömrün biriktirdiği tecrübenin, sabrın ve hikmetin adıydı. Yaşlıların eli öpülür, sözü dinlenir, varlığı bereket sayılırdı. Aslında bütün kadim kültürler bize aynı gerçeği fısıldar: Bir toplumun büyüklüğü, gençlerine verdiği değerle ölçülür belki; ama olgunluğu, kendisini bugüne taşıyan insanlara gösterdiği vefada saklıdır.
Lakin biz, hızla değişen dünyanın içinde başka bir şeyi unuttuk. Bir zamanlar bu ülkenin yükünü omuzlarında taşıyan, çocuklarını büyüten, evlatlarını okutan, savaşlar, yokluklar ve türlü zorluklar görmüş insanları bugün küçücük ekranların karşısında yalnız bırakıyoruz.
İşte o zaman hak da ortadan kayboluyor.
Hastaneden sıra almak ne mümkün, internet kullanamıyorsan ya da akıllı telefon. Tren gişesi yok artık. Uygulama var. Market kasası insan değil, o da makine. Kimlik bile elektronik oldu. Ama onu aktif etmek için gereken dijital doğrulama sistemi yine aynı ekrandan geçiyor. Yani zaten zorlanan bir insanın önüne yeni bir engel daha konuyor.
Farkında mısınız günlük yaşamın içindeki insan teması tek tek siliniyor…
Sonra da bunu bize gülümseyerek anlatıyorlar: “Bu sizin için bir kolaylık…” Tamam anladık kolaylık da, acaba kimin için kolaylık?
Aynı kurt sürüsünde olduğu gibi; ilerleme, geride kimseyi bırakmadığında anlamlıdır…
Çünkü insanı unutan bir teknoloji ne kadar gelişmiş olursa olsun, adına medeniyet diyebilir miyiz? Soruyorum size Bu mudur medeniyet? Zira bir gün hepimiz yaşlanacağız. Bir gün hepimiz bilmediğimiz bir dünyanın içinde kendimizi yabancı hissedeceğiz. Ve belki de o zaman anlayacağız ki, hiçbir uygulama, hiçbir şifre ve hiçbir ekran, zamanında sabırla uzatılmış bir insan eli kadar değerli değildir.
Anlamakta zorlandığım garip bir çağın içindeyiz. Bir taraftan ömrünü çocuklarına, ailesine ve bu ülkeye vermiş insanları dijital dünyanın soğuk koridorlarında yalnız bırakıyoruz. Bir taraftan da unutmanın en acı hastalıklarından biri olan Alzheimer giderek daha fazla insanın kapısını çalıyor.
Düşünün; Bir insan önce bazı kelimeleri unutuyor.
Sonra adresleri, sonra isimleri ve bir gün geliyor, aynadaki yüzün kendisine ait olduğunu bile hatırlamakta zorlanıyor.
Alzheimer yalnızca hafızayı alan bir hastalık değildir. Bir insanın anılarını, çocukluğunu, sevdiklerini, kısacası hayatını yavaş yavaş elinden alan sessiz bir hırsızdır.
Peki biz ne yapıyoruz?
Henüz isimleri, yüzleri ve hatıraları silinmeden önce, onları bir de şifrelerin, uygulamaların ve ekranların arasında yalnız bırakıyoruz. Bence asıl korkmamız gereken şey, yaşlı insanların bizi unutması değil, asıl korkmamız gereken, onların henüz bizi unutmadan önce bizim onları unutmuş olmamızdır.
Çünkü bir toplum, hafızasını kaybetmeye önce insanlarını unutarak başlar.
Ve unutmayalım; Bir gün hepimiz yaşlanacağız. Bir gün hepimiz hatırlamak kadar hatırlanmanın da ne kadar kıymetli olduğunu anlayacağız.
Ez cümle;
Oktay Akbal’ın o unutulmaz kitabı geliyor aklıma: “Önce Ekmekler Bozuldu…”
Usta haklıydı.
Önce insanlar birbirine ayırdığı zamanı azalttı. Sonra büyükler başköşeden kalktı, sonra insanın insana dokunuşu eksildi…
Sonra kapılar kapandı…
Sonra sesler azaldı…
Ve Önce Ekmekler bozuldu ve sonar her şey hızla bozulmaya başladı…
Tanıma, sohbet etme ve dertleşme şansını bulduğum usta gazeteci yazar Oktay Akbal’ı saygıyla ve özlemle anıyorum…
xxxxxx
Herodot’un memleketi…
Halikarnas Balıkçısı’nın cenneti…
Kedilerin, köpeklerin bile arkadaş olduğu dünyanın en güzel yeri Bodrum’dan MERHABA!
Eğer hazırsanız 32 Kısım Tekmili Birden Fatih Bozoğlu ile Sokağın Sesi 49.bölüm başlıyor…
xxxxxx
BODRUM’UN KAYBOLAN RUHUNU GERI GETIRMEK, ONU KORUMAKTAN ÇOK DAHA ZORDUR…
Kalabalıklar artarken dostluklar azalıyor, binalar yükselirken de değerler küçülüyor ve hatta ışıklar çoğalırken karanlıklar büyüyor ve insanlar o ışıkların etkisiyle kör oluyorlar. Aynı sahnedeki oyuncuların izleyenleri göremediği gibi, yöneticiler de o parıltılı ışıklardan dolayı halkı göremiyor…
İşte tam da böyle zamanlarda yani birilerinin manipule ederek yönlendirdiği gündem, aslını kaybederek fırıldak gibi hızla değişirken, Sokağın Sesi yükselmeye başlıyor ve gerekli balans ayarını yapıveriyor.
Kadim Anadolu bütün bunlara tanıktır. Osmanlı Devleti krulurken de, 1919’da Mustafa Kemal Atatürk Kuvayı Milliye hareketini başlattığında da, 68 Hareketi de, 15-16 Haziran Yürüyüşü de, Fatsa’da Terzi Fikri’nin başarılı ve örnek yerel yönetim anlayışı da, Gezi Direnişi de, Akbelen İkizköy Direnişi de bir sokak hareketiydi ve halk haklı olarak sokağın gücüne güveniyordu…

Ne demiş hüzünlü Haziran’da kaybettiğimiz Ahmet Arif;
Beşikler vermişim Nuh’a
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Ana’n dünkü çocuk sayılır,
Anadoluyum ben,
Tanıyor musun?Utanırım,
Utanırım fıkaralıktan,
Ele, güne karşı çıplak…
Üşür fidelerim,
Harmanım kesat.
Kardeşliğin, çalışmanın,
Beraberliğin,
Atom güllerinin katmer açtığı,
Şairlerin, bilginlerin dünyalarında,
Kalmışım bir başıma,
Bir başıma ve uzak.
Biliyor musun?Binlerce yıl sağılmışım,
Korkunç atlılarıyla parçalamışlar
Nazlı, seher-sabah uykularımı
Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,
Haraç salmışlar üstüme.
Ne İskender takmışım,
Ne şah ne sultan
Göçüp gitmişler, gölgesiz!
Selam etmişim dostuma
Ve dayatmışım…
Görüyor musun?Nasıl severim bir bilsen.
Köroğlu’yu,
Karayılanı,
Meçhul Askeri…
Sonra Pir Sultanı ve Bedrettini.
Sonra kalem yazmaz,
Bir nice sevda…
Bir bilsen,
Onlar beni nasıl severdi.
Bir bilsen, Urfa’da kurşun atanı
Minareden, barikattan,
Selvi dalından,
Ölüme nasıl gülerdi.
Bilmeni mutlak isterim,
Duyuyor musun?Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip…
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne – üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının…
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.Gör, nasıl yeniden yaratılırım,
Namuslu, genç ellerinle.
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Herbiri vazgeçilmez cihan parçası.
Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
Gözlerinden,
Gözlerinden öperim,
Bir umudum sende,
Anlıyor musun?
Bu şiirden yola çıkarak şunu rahatlıkla söyleyebiliyorum;
Bodrum’u konuşmak, aslında Türkiye’yi konuşmaktır. Bu kasabanın hikâyesi, aslında yalnız ve güzel ülkemin aynasıdır.
Herodot’un memleketi Bodrum, binlerce yıldır nice fırtınalar gördü. Karyalıları gördü, Lelegleri gördü, şövalyeleri gördü, süngercileri gördü. Yokluğu da gördü, varlığı da… Lakin bütün bu uzun hikâyenin içinde Bodrum’u Bodrum yapan şey, ne beyaz evleri oldu ne de masmavi denizi, Bodrum’u Bodrum yapan şey, insanıydı.
Kapılarına kilit vurmayacak kadar birbirlerine güvenen insanlarıydı ve onların hoşgörüsüydü. Turist değildi gelenler, misafirleriydi. Onların sırdaşıydılar Bodrum’un o güzel insanları.
Bodrum kültürü; aynı sokakta, aynı kahvede, aynı pazarda yan yana ve birbirlerini kollayarak yaşayabilme anlayışıydı.
“İstanköy altı Bodurum/ İki dükkan bi furun/ Peynir ekmek yiye yiye/ Ni ağız galdı ni burun…” Yoksulluk vardı lakin bir kuru peksimeti, peyniri üleşmekti Bodrum.
Halikarnas Balıkçısı’nın “Merhaba” diyerek kurduğu dostluktu. Mavi yolculuktu. Saynur Gelendost’un çevreyi koruma mücadelesiydi Bodrum…
Ne ara bu hale geldik?
Bugün ise ne yazık ki, bambaşka bir Bodrum’un içinde yaşamaya başladık. Turizm konuşuyoruz ama derdimiz sadece otellerin doluluk oranı.
Oysa konaklama sektörü kendi içinde özeleştiri yaparak kendine çeki düzen veriyor mu?
Yok!
Bodrum boğuldu nefes alamıyor, esnafın yüzü gülmüyor, balıkçının, taksicinin, garsonun, pazarcının, çiftçinin, küçük işletmecilerin de umudu yok. Herkes boşvermiş bir kurtarıcı bekliyor. Oysa kurtarıcının kendisi olduğunun farkında değil.
Evet hayat çok pahalı Bodrum’da ekonomik kriz de iyice derinleşiyor, esnaf ayakta zor duruyor. Bir taraftan trafik çilesi, diğer taraftan altyapı sorunları, bir taraftan susuzluk endişesi, diğer taraftan kontrolsüz büyümenin yarattığı baskı…
Bir zamanlar sakinliğiyle ve güvenli olmasıyla övündüğümüz sokaklar, şimdilerde neredeyse tamamen mafyaya teslim olmuş güvenlik sorunu olan bir kasaba ya da güvensiz kasaba demek daha mı doğru olur acaba?
Ve bütün bunların üzerine, insanın içini en çok acıtan başka bir şey daha ekleniyor.
Siyaset…
Oysa siyaset, insan hayatını kolaylaştırmak için var diyorduk hani. Siyaset birbirine bağırmak, hakaret etmek, özgürlükleri kısıtlamak, gazetecileri rüşvetle susturmak için mi var siyaset.
Siyaset bu güzelim kasabayı birlikte yönetebilmek için var diyebiliyor musunuz?
Bu topraklar, yüzyıllardır farklı kültürleri, farklı dilleri, farklı inançları bağrına basmış bir coğrafyadır. Bodrum’un ruhunda ötekileştirmek yoktur, Bodrum’un ruhunda birlikte yaşamak vardır. Unutmayalım Bodrum, yalnızca bir turizm kenti değildir.
Bir yaşam biçimidir, kadim bir kültürün devamıdır ve aynı gökyüzünün altında yaşadığımızı yeniden anımsatan bir kasabadır.
Aman diyeyim Bodrum’un ruhu neredeyse kayboldu kayboluyor. Titreyelim ve kendimize gelelim Bodrum’un kaybolan ruhunu geri getirmek, onu korumaktan çok daha zordur.
Özdemir Asaf sanki Bodrum için “Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu; Birinciliği beyaza verdiler…” demiş.
xxxxxxx

Bülent Korman’ı Bodrum SokakTV takipçileri tanıyordur. Çok dikkat çeken ve herbirimizin kolaylıkla anlayabileceği, okurken su gibi akan bir tarsi vardır. Onun yazılarını okurken hem kolayca anlarsınız, hem de aynı anda yorumlayabilirsiniz. Hani çok yaygın bir terim vardır; “Fotoğrafın tamamını görebilmek ya da büyük fotoğrafı görebilmek” işte bu tanım tam da Bülen Korman’ın yazım karakteridir diyebilirim.
Bu gün siyaset ile ilgili olarak söylemek istediklerimi öylesine güzel derleyip toparlamışki Sokağın Sesinde de paylaşmak istedim.
“Lider Kültü” ile Liderde Somutlaşan “Toplumsal Talep” Arasında Kalmak” başlıklı yazısı şu şekilde,;
Siyasette büyük kalabalıkların bir lider etrafında toplanması çoğu zaman “lider kültü” olarak açıklanır. Oysa tarih bunun her zaman geçerli olmadığını gösteriyor.
Bazı dönemlerde insanlar bir kişiyi değil, o kişinin temsil ettiğine inandıkları “bir hedefi, özlemi veya davayı” sahiplenirler.
Lider, bu talebin görünür hale geldiği bir simgeye dönüşür.
Peronizm bunun klasik örneklerinden biridir.
Juan Perón sürgüne gönderildiğinde hareket sona ermedi.
Çünkü lider gitmiş olsa da temsil ettiği toplumsal yükseliş ve siyasal katılım isteği yaşamaya devam ediyordu.
Türkiye’de de benzer örnekler görüldü.
Yakın tarihinde halkın siyasete doğrudan müdahale etme girişimleri de benzer bir özellik taşıyordu.
1968 gençlik hareketleri, öğrenci muhalefeti, 15-16 Haziran işçi direnişi ve başka birçok toplumsal çıkış yalnızca belirli isimlerin etrafında şekillenmedi.
Bu hareketlerin arkasında, “siyasetin nesnesi” olmaktan çıkıp “öznesi” olma isteği vardı.
Süleyman Demirel’in yasaklı yıllarında merkez sağın dağılmaması, Bülent Ecevit’in yeni bir partiyle yeniden milyonlara ulaşabilmesi, desteğin yalnızca kişisel sempatiyle açıklanamayacağını gösterdi.
İnsanlar liderleri kadar, onların temsil ettiğine inandıkları siyasal yönelimleri de takip ettiler.
Bu nedenle güçlü siyasal hareketler liderlere değil, liderlerden daha büyük “toplumsal mutabakatlara” dayanır.
“Milli Görüş” hareketinin farklı partiler altında varlığını sürdürebilmesi de bunun önemli örneklerinden biridir.
Hareketin gücü yalnızca liderlerinden değil, adalet, bağımsızlık ve toplumsal dayanışma etrafında kurduğu ‘dava dilinden’ kaynaklanıyordu.
Parti değişebildi, liderler değişebildi; fakat ‘talep’ yaşamaya devam etti.
Bugün CHP çevresinde yaşanan hareketlilik de bu açıdan okunmalı düşüncesindeyim.
İlk bakışta görünen şey, belirli liderlere yönelik destek ve dayanışma gibi.
Ancak bu görüntünün altında daha derin bir talep bulunup bulunmadığı sorusu önemli.
Eğer ortada yalnızca ‘kişilere bağlılık’ varsa, hareketin sınırları da kişilerle çizilir.
Belki de bugünkü tartışmanın merkezinde bulunan çarpıklık burada yatmakta.
“Toplumsal talep” henüz kendi adını yeterince koyamamışsa, kendisini kişiler üzerinden ifade etmek zorunda kalır.
Görünen şey belirli isimlere yönelik destek gibi olsa da asıl soru bunun altında daha geniş bir toplumsal mutabakat bulunup bulunmadığıdır.
İnsanlar bir kişiyi savunuyormuş gibi görünürken, aslında o kişinin temsil ettiğine inandıkları gelecek tasavvurunu savunuyor olmalıdır.
Durum bu mu, emin değilim.
Netlik yoksa, kişinin kendini toplumsal beklentiden üstün gören davranışları kuşku yaratır.
Batı demokrasilerinin yaşadığı temsil krizinin temelinde de benzer bir sorun bulunuyor.
Büyük toplumsal hedeflerin yerini giderek teknik yönetim tartışmaları aldıkça siyaset, esas olan yön duygusunu kaybediyor.
Seçmenler kendilerini ortak bir hikâyenin “öznesi” değil, yöneticiler arasında tercih yapan “müşteriler” gibi hissetmeye başlıyor.
Oysa siyasetin gerçek gücü liderlerde değil, onların görünür kıldığı “toplumsal arayışlarda” saklıdır.
Yolunu kaybetmiş bir liderin, niyetini tam bilmediğimiz kişilerin sokağa çağırdığı halkı kendi yolunda bulabileceği bence şüphelidir.
Bugün Türkiye’de yaşanan birçok gerilim de aslında “lider kültü” ile “liderde somutlaşması gereken toplumsal talep” arasındaki belirsizlikten (güvensizlikten?) kaynaklanıyor olabilir.
Çünkü kalıcı olan, liderler değil, toplumların vazgeçmediği davalardır.
Şu ara bizim için en büyük toplumsal tehlike, ortada bir dava bulunmadığı halde liderlere tutunmak kadar; ortada güçlü bir toplumsal talep varken onu yalnızca bir lider meselesi sanmaktır.
Siyasetin olgunlaştığı an ise, talebin kişiden ayrışabildiği andır.
Seçmen yalnızca oy veren bir kitle midir, yoksa siyasetin yönünü belirleyen aktif bir güç olabilir mi? Yani halk ne zaman özne olur?
Antonio Gramsci’ye göre, bir toplumsal kesim, yalnızca tepki vermeyi bırakıp kendi tarihsel iradesini oluşturduğunda siyasal özne haline gelir.
Gramsci’nin diliyle, mesele yalnızca itiraz etmek değil, hegemonya kurmaya başlamaktır…
xxxxxxx
Programın sonuna geldik. Yarın Bodrum kent Konseyi Seçimi var. Hafta başı Dr.Murat Özyaba ile bir söyleşi yaptık. Eğer bir fikir edinmek isterseniz https://www.youtube.com/watch?v=ZLd7u2uorD0 linkten izleyebilirsiniz. İlginç bir seçim olacak diye düşünüyorum…
Diğer bir anımsatma ise ZEYTİNİN KIZI Şehval Öztürk ile yaptığımız söyleşi. https://www.youtube.com/watch?v=rug65MU9sxs&t=1013s bu linkten de söyleşiyi izleyebilirsiniz. Son dönemde çok tad alarak yaptığım röportajjlardan birisiydi.
Bir başka anımsatma da Zeynep Oral’ın 80 Yaşım Merhaba kitabının söyleşisi. O söyleşiyi de yine https://www.youtube.com/@sokak-tv linkini tıklayarak izleyebilirsiniz.
Sokak TV sosyal medya hesaplarımızda paylaştığımız programlarımıza, belgesellerimiz ve haberlerimize yorum yapmayı ve paylaşmayı ihmal etmeyin lütfen. Bu şekilde hiç bir ücret ödemeden çok önemli bir destek vermis olacaksınız. Eğer beğenirseniz de BEĞEN tuşuna basarsanız ki bu da bedava bizleri çok mutlu etmiş olursunuz.
Fatih Bozoğlu ile Sokağın Sesi 49.bölümünü de böylelikle tamamlamış oluyoruz.
Terli terli soğuk su içmeyin ve kırmızı ışıkta geçmeyin, sağlıkla güle kalın…
EYVALLAH!










Gunaydin,
Hakikaten ne kadar guzel yazmis, lar, ben bodrumda yasarken bu degerli anlatimli yazilari okumaktan uzak durmusum.Ne demeli,SOKAK TV ,yi bir okuyucu olarak takip etmeliyim,dedirti,bana ilk defa dikkatimi cekti.
Buda benden fatih
Güneş gibidir insanlar
Doğunca kırmızıya bürünürler
Sonra yavaş yavaş
Işığa bürünürler
Deniz gibi mavi ve derin
Orman gibi yeşil
Bin alev gibi kırmızı
Ve ataş
Bakamayacağın kadar sarı
Ve sıcak
Bazen mavi bazen yeşil
Bazen hepsi
Bütün renklerle
Yaşarlar
Sonra haylazmı haylaz
Ama hepsi kadar beyaz
Ve bilge olgun
Kor
Ne istersen ona sor
Batarken
Turuncu kırmızı ve
Mor
Hiç olmadığı kadar olgun
Ama birazda solgun
Sönüyor renkler
Ağır ağır gri ve
Siyah
Beraberce bir eş
Hüzünler bitti
Doğuyor yeni bir güneş.
Nasfet iristay
Elinize sağlık.
“Bodrum küçük bir kaladır “ diye yazmış Evliya Çelebi.
Bodrum hepimize iyi gelen büyük bir ruhtur.