BODTO Ne İş Yapar? – Sıkayım mı, Ağaçta mı Bırakayım?

Zeytin Var, Maliyet Çok Yüksek! Üretici Kara Kara Düşünüyor: Sıkayım mı, Ağaçta mı Bırakayım?

Yayınlama: 02.10.2026
163
A+
A-

Üretim maliyetleri yükseliyor, işçilik pahalanıyor, zeytinyağı fiyatları üreticinin emeğini karşılamıyor. Zeytin üreticisi şimdi bir yılın emeği için karar vermeye çalışıyor: Hasat mı, zarar mı?

Bir türküyle başlayalım: “Zeytinyağlı yiyemem aman, basma da fistan giyemem aman… Anımsadınız mı bu türküyü. Bence en güzel Zara ile Candan Erçetin söylüyor. Aman Müslüm’den dinlemeyin çok fena.

Hepimizin bildiği bu türkü, 2 Kasım 1954’te Bursa yöresinden derlenmiş. Kaynak kişi İhsan Kaplayan, derleyen ise Muzaffer Sarısözen. Yıllardır bu türkünün Amerikan yardımları döneminde zeytinyağını ve yerli kumaşı kötülemek amacıyla kullanıldığı anlatılır. Fakat bunu doğrulayan güvenilir bir tarihsel belge yok. O nedenle türküyü bir propaganda belgesi gibi değil, Türkiye’nin üretim ve tüketim alışkanlıklarının değiştiği bir dönemin kültürel izlerinden biri olarak okumak daha doğru.

Türkiye, 1948’de Marshall Planı kapsamında ABD ile ekonomik işbirliğine girdi. 1950’li yıllarda tarımda makineleşme hızlandı, traktör ve tarım makinelerinin kullanımı arttı, Amerikan tarım ürünlerinin Türkiye’ye girişi de genişledi. 1952’de Sana margarin Türkiye pazarına girdi; sonraki yıllarda reklamlarla birlikte margarin sofralarda daha fazla yer buldu.

O yıllarda Türkiye’nin başka bir üretim hikâyesi de vardı. 1933’te Sümerbank kuruldu. Nazilli Basma Fabrikası ile pamuk, tarladan çıkıp fabrikada işlenerek kumaşa dönüştü. Uşak ve Alpullu’da 1926’da başlayan şeker üretimiyle pancar üreticisi fabrikayla buluştu. Tütün, pamuk, haşhaş, kenevir ve zeytin gibi ürünler de ülkenin tarımsal üretiminde önemli bir yer tutuyordu.

“Tam bağımsız Türkiye” sözünün ekonomik tarafı da burada karşımıza çıkıyor. Kendi toprağında üretmek, kendi hammaddesini işlemek, üreticinin emeğini sanayiyle buluşturmak ve ortaya çıkan değerin mümkün olduğunca ülkede kalmasını sağlamak…

Bugün aradan yıllar geçti. Fakat zeytin ağacının altında aynı soruyla yeniden karşılaşıyoruz: Üretmek yetiyor mu?

Herodot’un memleketi, Halikarnas Balıkçısı’nın cenneti, kedilerin ve köpeklerin bile arkadaş olduğu, dünyanın en güzel yeri Bodrum’dan merhaba… İşte 32 kısım tekmili birden Fatih Bozoğlu ile Sokağın Sesi…

Bu sene zeytinin var yılı. Lakin o dalda yalnızca zeytin yok. Bir yıl boyunca verilen emek, harcanan para, beklenen bereket ve şimdi de yapılması gereken bir hesap var. Zeytin üreticisi için hasat zamanı yaklaşırken soru çok net:

Toplayacağım zeytin, yaptığım masrafı karşılayacak mı?

Bilenler bilir zeytin yetiştirmek, dışarıdan bakıldığı kadar kolay bir iş değil. Ağaç yıl boyunca bakılıyor, budanıyor, gübreleniyor, ilaçlanıyor. Sonra hasat geliyor. Zeytin tek tek toplanıyor, taşınıyor, yağhaneye gidiyor, sıkılıyor, depolanıyor. Bu işin en ağır taraflarından biri de insan gücü. Çünkü zeytinin dalından koparılması, yağın şişeye girmesine kadar geçen yol hâlâ büyük ölçüde insan emeğine dayanıyor.

Sonra esas sorun başlıyor; Pazarlama…

Mustafa Saruhan da üreticinin bugün karşı karşıya kaldığı hesabı tam buradan anlatıyor. Ona göre işçilik maliyetleri yükselirken, ürünün satışından elde edilen gelir aynı ölçüde artmıyor. Bu durumda üretici kendi kendine şu hesabı yapmak zorunda kalıyor: “Bu kadar para harcayıp hasat yapacağım, sonunda elime ne kalacak?” Kimi üretici için bu hesabın sonucu, ürünü toplamak yerine dalında bırakmayı bile düşündürecek noktaya geliyor.

Değerli dostum Mustafa Saruhan’ın verdiği rakamlar da bu yıl işçilik maliyetinin üreticinin hesabında ne kadar büyük yer tuttuğunu gösteriyor. Kendi öngörüsüne göre kadın işçilerin yevmiyesi 2 bin 500 liranın, erkek işçilerin yevmiyesi ise 4–5 bin lira civarına çıkabilir. Üstelik para vermek her zaman işçi bulmaya yetmiyor. Zeytin bölgelerinde çalışan insan bulmak da giderek zorlaşıyor.

Burada küçük bir parantez açalım. Zeytin üretimindeki maliyet yalnızca işçiden ibaret değil. Üretim, hasat, bakım, arazi, gübre, amortisman ve diğer giderler de hesabın içinde. 2015 yılında bir anket yapılmış. 152 zeytin işletmesiyle yapılan bu araştırmada maliyet kalemleri arasında arazi kirası yüzde 37,7, hasat yüzde 17, bakım yüzde 13, amortisman yüzde 8, gübre yüzde 7,3 ve diğer giderler yüzde 17,2 olarak hesaplanmıştı. Bu rakamlar bugünün fiyatlarını göstermiyor elbette. Lakin zeytin üretiminde maliyetin aklımıza bile gelmeyen bir çok kalemden oluştuğunu anlatıyor.

Şimdi işin fiyat tarafına gelelim.

TARİŞ, 2025–2026 sezonunda zeytinyağı alım fiyatlarını asit oranına göre açıklamıştı. 0,3 asit yemeklik zeytinyağı için 320 lira, 0,5 asit için 310 lira, 0,8 asit için 305 lira, 1 asit için 280 lira belirlenmişti. Aynı açıklamada farklı asit oranları için daha düşük fiyatlar da yer aldı.

Fakat üreticinin önündeki tablo yalnızca TARİŞ’in açıkladığı fiyat değil. Piyasa başka bir şey söylüyor. 2026–2027 sezonu henüz yeni şekilleniyor. Fiyatın bölgeye, kaliteye, asit oranına, ürünün niteliğine ve satış kanalına göre değiştiğini de unutmamak gerekiyor.

Tüketicinin ödediği fiyat ise başka bir dünya. Market rafında aynı ürünün fiyatı çok daha yukarı çıkabiliyor. Burada yapılması gereken yalnızca “zeytinyağı pahalı” demek değil. Zeytinin ağacından sofraya gelene kadar paranın nerelerde el değiştirdiğine bakmak.

Çünkü üreticinin sorduğu soru da tam burada başlıyor: Bir kilo zeytin bana kaça mal oluyor ve ben bunu kaça satıyorum?

Üreticinin elindeki ürünün değerini artırmanın yollarından biri de, belki de en önemlisi kalite. Mustafa Saruhan’ın üzerinde durduğu konulardan biri kooperatifleşme, eğitim ve doğru üretim. Erken hasat, doğru sıkım, yağın uygun koşullarda korunması ve pazarlanması… Esasen bunların hepsi aynı zincirin halkaları değil mi?

Erken hasatta zeytin henüz tam olgunlaşmadan toplanıyor. Bu durumda aynı miktarda zeytinden alınan yağ miktarı daha düşük olabiliyor. Fakat sağlıklı zeytin zaman kaybetmeden ve doğru yöntemlerle işlendiğinde daha belirgin meyvemsi aromalara, daha canlı bir acılık ve yakıcılığa sahip yağlar elde edilebiliyor. Düşük sıcaklıkta yapılan soğuk ekstraksiyon da yağın hassas aroma ve fenolik yapısının korunmasına yardımcı olabiliyor.

Lakin burada da üreticinin karşısına başka bir hesap çıkıyor: Daha dikkatli üretim, daha fazla emek ve kimi zaman daha düşük verim.

Yani kaliteli zeytinyağı üretmek yalnızca zeytini toplamakla bitmiyor. Kaliteli ürünü üretmek kadar, onun gerçek değerini bulacağı pazarı oluşturmak da gerekiyor.

İşte kooperatifleşme önerisi burada önem kazanıyor. Üretici tek başına pazara çıktığında pazarlık gücü sınırlı kalabiliyor. Birlikte hareket etmek, ortak depolama yapmak, kalite ölçümünü şeffaf hale getirmek ve ürünü doğrudan pazarlayabilmek üreticinin elini güçlendirebilir. Nitekim zeytin üreticileri üzerine yapılan çalışmalarda da taban fiyat, ortak depolama, makul sıkım ücretleri, standart ölçüm ve kooperatifleşme gibi talepler öne çıkıyor.

Bir başka başlık ise ihracat.

İYİ Parti Muğla Milletvekili Metin Ergun, yaptığı açıklamada zeytin ve zeytinyağı üreticisinin yaşadığı sıkıntının nedenlerinden biri olarak ihracattaki gerilemeyi gösterdi ve 2024–2025 ile 2025–2026 sezonlarını karşılaştırarak ihracat miktarında ciddi düşüş yaşandığını savundu. Ergun, yeni pazarlar bulunması gerektiğini belirterek bu konuda Tarım ve Orman Bakanlığı’na soru önergesi verdiklerini de söyledi.

Bakın İYİ Parti Muğla Milletvekili Prof.Dr.Metin Ergun bu konuda neler söylemiş;

İhracat tarafında Türkiye’nin önündeki yeni başlıklardan biri de Amerika Birleşik Devletleri’nin 24 Temmuz 2026 itibarıyla Türkiye menşeli ürünlere uygulamaya başladığı yüzde 12,5 oranındaki ek tarife. Zeytin ve zeytinyağı sektörü temsilcileri bu uygulamanın Türkiye’nin ABD pazarındaki rekabet gücünü olumsuz etkileyebileceğini dile getirdi. Tunus’un ise bu yeni ek tarife uygulamasının dışında kaldığı sektör temsilcileri tarafından ifade edildi.

Bütün bunları yan yana koyduğumuzda karşımıza yalnızca bir fiyat tartışması çıkmıyor.

Bir ağacın altında başlayan hikâye, yağhanede devam ediyor; oradan tüccara, kooperatife, ihracatçıya, markete ve nihayet sofraya ulaşıyor.

Üretici ise hâlâ ağacın altında madde madde hesabını yapıyor.

Ne kadar işçi bulacağım?

Ne kadar para harcayacağım?

Kaç kilo zeytin toplayacağım?

Ne kadar yağ çıkacak?

Ve bütün bunların sonunda bu ürün bana ne bırakacak?

Zeytin ağacı uzun yaşarlar, sabırlıdır aslında. Zeytin ağacının ömrü uzun ama üreticinin sabrı sınırsız değil.

Anlatmak istediğim zeytinyağının markette kaç lira olduğu değil. O şişenin içine giren emeğin, alın terinin ve üretim maliyetinin karşılığını üreticinin alıp alamadığı.

Çünkü zeytin dalında kaldığında yalnızca bir ürün kaybolmuyor. Bir üretim kültürü, bir köyün ekonomisi ve gelecek yıl yeniden ürün verecek bir ağacın umudu da zarar görüyor. Güzel ve yalnız ülkem zarar görüyor.

Zeytin ağacı yüzlerce ve hatta binlerce yıl bekleyebilir. Ama üretici bekleyemez. Çünkü onun borcu, işçisi, gübresi, mazotu ve geçindirmek zorunda olduğu bir ailesi vardır.

Üretici zeytinini toplamazsa ağaca bir şey olmaz ama üretim zinciri kırılır. Bir yılın kaybı, yarının vazgeçişine dönüşür. Sonra bir gün soframızda yine zeytinyağı olur ama o yağ nerenin yağıdır bilemeyiz. Önce ağaçlar yok olur ve sonra insan, yani bizler.

İşte o zaman kaybettiğimiz şeyin adını sadece zeytin, tütün, haşhaş, pamuk, kenevir, süt ve basma diye koyamayız. Kaybettiğimiz, kendi toprağımızda üretme irademiz ve “Tam Bağımsız Türkiye” olur…

************

Gelelim BODTO seçimlerine. Bodrum Ticaret Odası seçimlerine sayılı günler kaldı. 4 Ekim’de sandık kurulacak. Başka il ya da ilçelerde bu kadar çetrefilli ve bu kadar rekabet ortamı var mıdır bilemiyorum. Bu seçimde iki başkan adayı var: Erdem Ağan ve İbrahim Akkaya. İki isim de BODTO’nun içinden geliyor, ikisinin de oda yönetiminde deneyimi var ve ikisi de Bodrum ticaretinin geleceğine ilişkin farklı başlıklarla yola çıkıyor.

Bu programda “Kim kazanır?” diye sormayacağım. Bodrumlu iş insanları ki bazıları hala tüccar demeye devam ediyor sandığa gidecekler ve bu sorunun cevabını sandıkta verecekler. Ben herkesin sorduğu o klasik soruyu yeniden soracağım; Bodrum Ticaret Odası esasen ne iş yapar ve önümüzdeki dönemde nasıl bir oda olacak? Oda yönetimindeyken değiştiremediğiniz ya da yapamadığınız, daha net soracağım; Kocadon’a rağmen ne yapılmadı da bu iki aday yapacak?

Erdem Ağan ve Mavi Ekip, kendilerini “Üyesine yakın, dünyaya açık BODTO” anlayışıyla tarif ediyor. Programlarında ticaret master planı, veriye dayalı planlama, dijitalleşme, yapay zekâ, yeni pazarlara erişim, dört mevsim turizm, yerel ürünlerin markalaşması, denizcilik ve yatçılık sektörünün uluslararası pazarlara açılması, nitelikli iş gücü ve Bodrum Yat Akademisi gibi başlıklar bulunuyor. Ağan’ın yaklaşımında BODTO’nun sorun ortaya çıktıktan sonra müdahale eden değil, sahaya çıkan ve ilgili kurumlarla çözümün peşini bırakmayan bir yapı olması gerektiği vurgulanıyor.

İbrahim Akkaya ve Beyaz Ekip ise “kişiyle değil sistemle çalışan” bir oda vurgusu yapıyor. Akkaya’nın açıkladığı programda meslek komitelerinin daha etkin çalışması, meclisin tartışıp yön vermesi, yönetim kurulunun kararları hayata geçirmesi ve oda personelinin uzmanlığıyla sürece katılması öne çıkıyor. Bunun yanında altyapı, su, enerji, ulaşım, arıtma, çalışanların barınması, esnafın desteklenmesi, Bodrum’da yaratılan ekonomik değerin daha fazla kentte kalması ve sektörlere özel çözüm setleri bulunuyor.

Şimdi bu iki yaklaşımı yan yana koyduğumuzda ilginç bir tablo çıkıyor.

Ağan tarafında; “Bodrum ticaretini geleceğe nasıl hazırlarız?” sorusu daha belirgin.

Akkaya tarafında ise; “Bodrum’un bugün yaşadığı ekonomik ve yapısal sorunlara nasıl müdahale ederiz?” sorusu daha belirgin.

Lakin iki tarafın kesiştiği önemli bir yer var:

BODTO’nun üyelerinden gelen sorunları dinleyen, kamu kurumlarıyla daha güçlü ilişki kuran ve Bodrum ekonomisinin geleceğinde daha etkin rol alan bir kurum olması gerektiği fikri.

İşte burada şu soruyu sormak isterim 21 yıldan bu yana Mahmut Serdar Kocadon ile birlikte neden yapmadınız?

Bodrumlu işletmelerin asıl sorunu nedir sizce?

Ekonomik kriz mi? Yüksek maliyetler, istihdam, çalışanların barınması, ulaşım, su, enerji, altyapı, sezonun kısalması, turizmde değişen müşteri profili, dijitalleşme ve finansmana erişim gibi birbirine bağlı onlarca sorun mu?

Bir de şu var: Bodrum’da yaratılan ekonomik değerin ne kadarı Bodrum’da kalıyor?

İşte İbrahim Akkaya’nın açıklamalarında bu başlık da özellikle öne çıkıyor. Akkaya, Bodrum’da faaliyet gösteren yaklaşık 10 bin 500 firmanın 2 bin 500’e yakınının vergi dairesi kayıtlarının başka şehirlerde bulunduğunu belirtiyor ve yaratılan ekonomik değerin Bodrum’un kaynaklarına da daha fazla yansıması gerektiğini savunuyor.

Ağan tarafında ise Bodrum’un ekonomisini daha fazla veriye dayandırma fikri öne çıkıyor. Ticaret master planı, ihtiyaç analizleri, yetenek haritası, dijital B2B sistemleri ve yeni pazarlara erişim önerileri, ticaretin geleceğini daha planlı hale getirme iddiası taşıyor.

Peki şimdi soruyorum:

Bu projeler hangi bütçeyle yapılacak? Ya da yapma yetkiniz var mı? Hangisinin yetkisi BODTO’da, hangisi belediyede, hangisi merkezi yönetimde?

Üyeye ilk yıl içinde doğrudan ne sağlayacak?

Sanırım en önemlisi, seçim bittikten sonra bu projelerin gerçekleşip gerçekleşmediğini kim takip edecek?

Seçim dönemlerinde proje listeleri uzar ama asıl önemli olan, seçimden sonra o listenin kaç maddesinin hayata geçtiğidir. Şunu da eklemek gerek üyeler ile iletişim sadece seçim süreçlerinde mi olacak daha öncekiler gibi…

Bir başka konu da BODTO’nun bu kasabadaki rolü nedir?

Ticaret odası yalnızca üyelerinin evrak işlerini takip eden bir kurum mudur? Yoksa Bodrum’un ekonomik geleceğine ilişkin söz söyleyen, veri üreten, kamu kurumlarını aynı masada buluşturan, sektörlerin sesini Ankara’ya taşıyan ve sonuç alıncaya kadar takip eden daha güçlü bir ekonomik aktör müdür?

Hatta biraz daha ileriye giderek belki de biraz haddimi de aşarak sorayım; Şoförler Odası, Deniz Ticaret Odası, Esnaf ve Sanatkârlar Odası, Denizciler Derneği, TÜRSAB, BODER, BOTAV gibi diğer odaların ve sivil toplum örgütlerinin dizaynını yaparak, siyaseti de kendi çıkarları doğrultusunda yönetmeye kalkan bir güç odağı mı olacak?

Bence tartışılması gereken yer tam burası.

Çünkü Bodrum’un ticareti ile Bodrum’un yaşamı birbirinden ayrı değil. Esnafın yaşaması, çalışanın barınabilmesi, üreticinin ürününü satabilmesi, turizmcinin sezon dışında da iş yapabilmesi, yatçılığın ve denizciliğin güçlenmesi, gençlerin meslek edinmesi ve elbette siyaset. Bunların hepsi aynı ekonomik zincirin halkaları.

Sandığa gidecek BODTO üyelerinin önünde iki ekip, iki kadro ve farklı başlıklarla hazırlanmış tırnak içinde söyleyeyim “ne kadar gerçekçi ve ne kadarı yapılabilir” iki çalışma programı bulunuyor.

Bence iş insanlarının görevi sadece bir tarafı seçmek değildir. Zira seçimden sonra Bodrum’un seçim atmosferi gidecek ve gerçek hayatı devam edecek.

Ve o zor ve gerçek hayatın içinde şu sorunun cevabını hep birlikte göreceğiz: BODTO, önümüzdeki dört yılda yalnızca seçim kazananların odası mı olacak; yoksa Bodrum’da ticaret yapan herkesin sözünü duyuran, sorununu takip eden ve kasabanın ekonomik geleceğine yön veren bir kurum mu olacak?

Elbette bizler hem Bodrum’da yaşayanlar olarak, hem de gazeteci olarak verilen sözlerin takipçisi olacağız. Yapıldığında yazıp çizip kamuoyu ile paylaşacağız, yapılmadıysa da kamuoyuna verdikleri sözleri tutmuyorlar diyerek ifşa edeceğiz.

Bu haftalık bu kadar…

Eyvallah…

Abone olmayı, beğenmeyi, yorum yapmayı ve paylaşmayı lütfen ihmal etmeyin. Programlarımızın devamı ve bağımsız gazetecilik yapabilmek için bize vereceğiniz en büyük destek budur…

************ 

Unutmada bir duyurumuz var. Hem özellikle bu haftaki konumuzla da alakalı, hem de üzerine eğitime katkı içeriyor.

Duyurumuz Matematik Köyü kurucularından biri olan Ali Nesin’den;

Bu yıl Matematik Köyü ekonomik olarak zor bir dönemden geçiyor. Tahmini hesaplarımıza göre yılsonunda bir açığımız oluşacak. Sanırım ülkenin içinde bulunduğu ekonomik krizden kaynaklıdır ve modamız geçmemiştir!

Açığımızı kapatmak için zeytinyağı satışımızı canlandırmaya karar verdik. Fiyatta da %40-45 oranında indirim yaptık.

Zeytinyağımız kendi emeğimizin ürünüdür. İçinde hiçbir harici katkı maddesi yoktur. Güçlendirici, gübre, ilaç filan kullanılmamıştır, zeytinlerimiz en saf, en doğal koşullarda yetişmiştir.

Tadan bayılıyor!

Zeytinyağımızı Nesin Vakfı’nın Şirince’deki zeytin bahçelerinden üretiyoruz.

Bu yıl iki farklı kalitede zeytinyağımız var.

  1. Continü sıkım, 0,3-0,6 asit arası, litre fiyatı 400 TL.
  2. Continü sıkım, 1-1,5 asit arası, litre fiyatı 300 TL.

Zeytinyağını size 3, 5, 10, 18 ve 20 Litrelik teneke kutularda karşı ödemeli olarak gönderebiliriz.

Aşağıdaki bilgileri eksiksiz olarak doldurmanızı ve hangi zeytinyağından sipariş etmek istediğinizi yazmanızı (cigdemsahin@nesinkoyleri.org) rica edeceğim. Daha sonra size hesap bilgilerini gönderebilirim. Ödeme yaptıktan sonra yağınızı faturasıyla birlikte kargolayacağız.

Zeytinyağınızı Aras kargoyla karşı ödemeli olarak gönderiyoruz. Kargo ücretlerini de aşağıda bulacaksınız.

Ad soyad:

TC kimlik no:

Telefon numarası:

Adres:

Şehir:

Litre:

Zeytinyağı seçeneği (yukarıdaki seçeneklerden rakam olarak yazınız):

Birim ambalaj kargo ücreti:

3 litre zeytinyağı       185 TL.

5 litre zeytinyağı       224 TL.

10 litre zeytinyağı     265 TL.

18 litre zeytinyağı     345 TL.

20 litre zeytinyağı     345 TL.

Bu yazıyı paylaş !

Shares
Bir Yorum Yazın


Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.