Bargilya Nasıl Kurtulur? Ya da Kurtulur mu?
Fatih Bozoğlu ile Sokağın Sesi 65.Bölüm
Asiye Nasıl Kurtulur?, Atıf Yılmaz’ın 1986 tarihli, Vasıf Öngören’in aynı adlı oyunundan uyarladığı bir film. Hikâye, Asiye adlı genç bir kadının içinde bulunduğu çıkmazdan nasıl kurtulabileceği üzerine kurgulanmış. Filmde farklı “kurtuluş” olasılıkları tartışılıyor. Ama mesele sadece Asiye’nin hikâyesi değil; asıl sorgulanan, Asiye’yi o duruma sürükleyen toplumsal düzen ve sistemin kendisi.
Hatta filmin en ilginç tarafı, izleyiciyi de tartışmanın içine sokması. Asiye’nin nasıl kurtulacağı üzerine farklı senaryolar ortaya konuyor ve her çözümün aslında başka bir sorunu beraberinde getirdiği görülüyor. Bu nedenle film, yalnızca “Asiye kurtulacak mı?” sorusunu değil, “Asiye’yi bu hale getiren düzen değişmeden gerçekten kurtuluş mümkün mü?” sorusunu sorduruyor.
Bence Bargilya ile müthiş bir paralellik var.
Sinema filminde “Asiye nasıl kurtulur?” diye sormuş Atıf Yılmaz, biz de şimdi Bargilya için soralım: “Bargilya nasıl kurtulur?”
Ama burada daha da güzel bir soru çıkıyor: “Bargilya’yı kim kurtaracak?”
Çevre örgütleri mi? Jandarma mı? Çevre Müdürlüğü mü? Belediyeler mi? Yoksa Bargilya’yı korumakla görevli bütün kurumlar mı?
Ya da yurttaşlar mı?
Ve en önemlisi de Bargilya’yı kurtarmaya çalışırken, onu bu hale getiren düzeni de sorgulayacak mıyız?
Herodot’un memleketi, Halikarnas Balıkçısı’nın cenneti; kedilerin, köpeklerin bile arkadaş olduğu dünyanın en güzel yeri Bodrum’dan merhaba…
32 kısım tekmili birden Fatih Bozoğlu ile Sokağın Sesi başlıyor…
Şöyle arkanıza yaslanın ve bir sulak alan düşünün.
Binlerce yıldır suyunu tutuyor, göçmen ve yerel kuşları ağırlıyor, balıklara yuva oluyor, sazlıklarıyla kendi sessiz dünyasını kuruyor.
Göçmen kuşlar için bir durak, balıklar için bir üreme alanı, börtü böcek, bitki ile birlikte adı aklımıza dahi gelmeyen yüzlerce canlı için yaşam alanı…
Kısacası doğanın kendi kendine kurduğu bir denge…
Bu bir hayal değil gerçek…
İzninizle size bir soru soracağım. Ama bu kez yanıtı bana vermeyin. Elinizi vicdanınıza koyun ve kendiniz yanıtlayın. Hatta bu yanıtı çocuklarınıza, torunlarınıza verecekmişsiniz gibi düşünün…
…
Şimdi söyleyin bana; böyle bir alan sizin şehrinizde, sizin yaşadığınız yerde olsaydı ne yapılmasını isterdiniz?
…
Böyle bir alanı, doğa koruma konusunda güçlü standartları olan herhangi bir Avrupa ülkesinde düşünün. Sizce bırakın moloz dökmeyi, bir kepçenin o alana girmesine bile izin verirler miydi?
…
Diyelim ki biri girdi; molozunu döktü, toprağı doldurdu, doğaya müdahale etti. Sizce sadece “Çalışmayı durdurduk, cezayı da kestik, kamyonları da çıkardık…” denilip geçilir miydi?
…
Yoksa çok ciddi idari ve hukuki yaptırımlar uygulanır, zarar gören alan hemen koruma altına alınır ve rehabilitasyon süreci başlatılır mıydı?
…
Peki biz ne yapıyoruz?
Doğayı korumak için gerçekten zarar verilmesini mi bekliyoruz?
İlk kamyonun gelmesini, ilk molozun dökülmesini, ilk kepçenin toprağa girmesini mi?
Yoksa asıl görevimiz, o ilk kepçenin oraya hiç girememesini sağlamak mı?
Programın başında vurguladığımız “Asiye kurtulacak mı?” sorusunu değil, “Asiye’yi bu hale getiren düzen değişmeden gerçekten kurtuluş mümkün mü?” sorusunu Bargilya için de sormamız gerekmiyor mu?
Ah güzeller güzeli Bargilya…
Milas’ın Boğaziçi kıyısındaki Bargilya Sulak Alanı. Binlerce yıldır suyu, sazlığı, balığı ve kuşlarıyla kendi yaşamını sürdüren bir ekosistem.
Ama geçtiğimiz günlerde bu sessizliğin içine kamyon sesleri karıştı. Moloz ve hafriyat taşındı, kepçeler girdi, dozerler çalıştı, sulak alanın bir bölümü seddeyle ayrılmaya başlandı.
Şimdi bir kez daha soralım:
“Bizim için kuşun, balığın ve suyun yaşam alanı olan Bargilya, nasıl oldu da birilerinin gözünde sadece doldurulacak bir toprak parçasına dönüştü?”
Yüzlerce kuşun beslendiği, göçmen kuşların mola verdiği, balıkların ürediği ve sayısız canlının yaşamını sürdürdüğü özel bir ekosistem olan güzelim Bargilya…
Üstelik 4167 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararı ile “Kesin Korunacak Hassas Alan” olarak tescil edilmiş durumda.
Yani burası sıradan bir tarla değil; herkesin hafriyat dökebileceği, sedde çekebileceği bir toprak parçası hiç değil.
Ama geçtiğimiz günlerde tam da böyle bir müdahale yaşandı.
Yaban Vakfı, Bargilya S.O.S. ve Yaban Hayatı Eylem Grubu’nun açıklamasına göre sulak alana kamyonlarla moloz ve hafriyat getirildi, kepçeler ve dozerler çalıştı, alanın bir bölümü seddeyle ayrıldı ve dolgu yapıldı. İddiaya göre bu çalışma, Dörttepe Muhtarı’nın başvurusu üzerine 20 Şubat 2025 tarihinde verilen bir izne dayandırılıyordu.
Şimdi çok basit bir soru soralım:
Koruma altındaki bir sulak alanda kim, hangi yetkiyle, neye izin verdi?
Çevre örgütleri, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nün böyle bir izin verme yetkisinin bulunmadığını savunuyor.
O zaman cevaplanması gereken soru daha da büyüyor:
Yetki yoksa bu izin nasıl verildi? Yetki varsa hangi hukuki dayanakla verildi?
Olayın ardından Yaban Vakfı, Bargilya S.O.S. ve Yaban Hayatı Eylem Grubu harekete geçti. Muğla Çevre İl Müdürlüğü bölgeye ekip gönderdi, ardından jandarma müdahale etti. 15 Ağustos sabahı hafriyat kamyonları, dozerler ve kepçeler alandan çıkarıldı.
Bargilya bu kez kurtuldu. Ama sadece şimdilik.
Çevre örgütleri, Milas ve Muğla belediyelerinin Bargilya çevresindeki yapılaşma ve işgallere uzun süredir yeterince müdahale etmediğini ileri sürüyor. Bölgede ruhsatlandırılması mümkün olmayan çok sayıda iş yeri ve yapının bulunduğu, kaçak yapılaşmanın da giderek arttığı savunuluyor.
Yaban Vakfı ve Bargilya paydaşları, bu nedenle Milas Belediyesi’ne çok ağır bir sorumluluk yüklüyor.
Bu ciddi bir iddia.
O halde sorular da ciddi olmalı:
Bargilya ve çevresinde kaç yapı var? Kaçının ruhsatı var? Kaçı hakkında işlem yapıldı? Kaçak olduğu tespit edilen yapılar neden hâlâ yerinde?
Çünkü sadece kamyonları durdurmak yetmez.
Bugün bir kamyonu durdurursunuz, yarın başka bir kamyon gelir. Bugün kepçeyi çıkarırsınız, yarın başka bir kepçe girer.
Sistemi değiştirmeden sadece sonucu durdurursunuz.
Çünkü kepçeyi geri çıkarabilirsiniz. Ama yok ettiğiniz doğayı geri koyamazsınız.
İşte “Asiye Nasıl Kurtulur?” sorusunun Bargilya’daki karşılığı da burada:
Bargilya’yı gerçekten kurtarmak istiyorsak, sadece son müdahaleyi değil, Bargilya’yı bu noktaya getiren düzeni de sorgulamak zorundayız.
Doğayı korumak, kepçe girdikten sonra başlamaz.
Asıl koruma, o kepçenin hiç girememesidir.
Asıl denetim, ilk moloz dökülmeden yapılır.
Asıl sorumluluk, zarar ortaya çıktıktan sonra değil, zarar ortaya çıkmadan önce yerine getirilir.
Çünkü Bargilya sadece kuşların meselesi değil.
Su burada.
Balık burada.
Sazlık burada.
Göçmen kuşların yaşam döngüsü burada.
Ve bütün bunların ötesinde, bizim nasıl bir Muğla’da yaşayacağımız da burada.
Yaban Vakfı, Bargilya S.O.S. ve Yaban Hayatı Eylem Grubu hukuki süreç başlatacaklarını ve sorumlular hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını açıkladı.
Bundan sonrası ilgili bütün kamu kurumlarının sorumluluğunda.
Ama aynı zamanda hepimizin sorumluluğunda.
Çünkü bu topraklar yalnızca bugün yaşayanların değil, yarın burada yaşayacakların da emaneti.
Son sözümüz;
Lütfen bir kez daha elinizi vicdanınıza koyun ve kendinize sorun:
Biz doğanın sahibi miyiz, yoksa emanetçisi mi?
Bargilya şimdilik kurtuldu.
Ama asıl mesele, yarın yeniden kurtarılmak zorunda kalmaması…
Bargilya meselesinde bir başka tarafı da görmezden gelmeyelim. Bölgede yaşayan bazı köylüler, yapılan seddenin gerekli olduğunu söylüyor. Gerekçeleri ise oldukça somut: Tuzlu suyun bölgeye girmesi nedeniyle oradaki otların hayvanlar tarafından yenemediğini, dolayısıyla alanın mera niteliğini kaybettiğini savunuyorlar. Hatta seddenin bugün yapılmadığını, yıllardır orada bulunduğunu ve sadece bir miktar yükseltildiğini iddia ediyorlar.
Yani karşımızda yalnızca çevre örgütleriyle kamu kurumlarının tartışması yok. Bir tarafta Bargilya’nın doğal yapısının korunması gerektiğini söyleyen yaşam savunucuları, diğer tarafta ise geçimini hayvancılıktan sağlayan ve kendi açısından çok somut bir ihtiyaç ortaya koyan köylüler var.
Burada bir parantez açmak istiyorum. “Çevreci” denilmesinden hoşlanılmadığını, daha çok “yaşam savunucusu” ifadesinin tercih edildiğini biliyorum. Ama açıkçası neden çevreci kelimesinin bu kadar sorun edildiğini de anlamış değilim. Sonuçta tartıştığımız şey doğayı, suyu, toprağı ve canlı yaşamını korumaksa, bunun adı ne olursa olsun mesele aynı yere çıkıyor.
Ama köylünün söylediklerini de yok sayamayız. Çünkü orada yaşayan insanın da bir gerçeği var. Hayvanını otlatmak, geçimini sağlamak ve elindeki merayı kullanmak istiyor. Dolayısıyla karşımızda bir tarafta ekolojik dengeyi korumaya çalışanlar, diğer tarafta kendi yaşam alanı ve geçimi açısından haklı gerekçeler ortaya koyan köylüler var.
Şimdi asıl zor soru geliyor: Peki bu iki tarafın arasında gerçekten bir orta yol var mı?
Ben açıkçası kolay bir cevap veremiyorum.
Çünkü bir sulak alanı koruyacağız derken orada yaşayan insanın geçim kaynağını yok sayamayız. Ama köylünün ihtiyacını karşılayacağız diye binlerce yıllık bir sulak alanı da gözden çıkaramayız. Doğayı korumakla insanın geçimini korumak birbirinin düşmanı olmak zorunda değil.
Asıl mesele, bu ikisini karşı karşıya getirmeden çözüm üretecek bir planlamayı yapabilmek. Bilim insanları ne diyor? Sulak alanın ekolojik dengesi neyi gerektiriyor? Köylünün hayvancılığını sürdürebilmesi için gerçekten ne gerekiyor? Seddenin yükseltilmesi sulak alanı nasıl etkiliyor? Başka bir yöntem mümkün mü? Bütün bu soruların bilimsel olarak ortaya konması gerekiyor.
Çünkü “Köylü istiyor, yapalım” demek de kolaycılık; “Doğa korunacak, gerisini düşünmeyelim” demek de.
Asıl zor olan, ikisini birden yaşatacak çözümü bulmak.
Ve burada benim aklıma şu soru geliyor:
Sağlıklı ve doğru seçimi kim yapacak?
Köylü mü?
Çevre örgütleri mi?
Belediye mi?
Bakanlık mı?
Bilim insanları mı?
Yoksa bütün bu tarafları aynı masaya oturtup, hem Bargilya’nın ekolojik geleceğini hem de bölgede yaşayan insanların geçimini birlikte düşünerek karar verecek bir mekanizma mı?
Ben bilemiyorum… Ya siz?
Bargilya’dan çıkıp biraz da siyasetin sokağına bakalım.
Geçtiğimiz günlerde Bodrum’da Türkiye İşçi Partisi’nin “Bir Yol Var” başlığıyla düzenlediği halk buluşmasında ekonomik krizden hayat pahalılığına, sağlık sisteminden emekçilerin sorunlarına kadar pek çok konu konuşuldu. Ama Sera Kadıgil’in kürsüden söylediği bazı sözler vardı ki, bence o meydanın dışına taşmayı hak ediyordu ve nitekim özel haberimiz de ulusal mecralarda geniş yer buldu.
Türkiye İşçi Partisi İstanbul Milletvekili ve parti sözcüsü Kadıgil, Bodrum üzerinden ekonomik eşitsizliği ve hayat pahalılığını anlattı. Bir zamanlar daha geniş kesimlerin denize ulaşabildiği Bodrum’da bugün denize girmenin bile ekonomik güce bağlı hale geldiğini söyledi; emeklilerin pazardan iki kilo domates alırken zorlandığını anlattı.
Yani bize kartpostallardaki Bodrum’u değil, geçim derdindeki Bodrum’u adeta gözümüze soktu.
Ama benim özellikle dikkatimi çeken başka bir bölüm vardı. Kadıgil, kendisine sıkça sorulan “Özgür Özel’i de alacaklar mı?” sorusunu gündeme getirdi ve ardından soruyu tersine çevirdi: “Doğru soru bu değil. Doğru soru şu: Özgür Özel’i siz verecek misiniz?”
Şimdi burada bir duralım. Çünkü bu cümleyi yalnızca “Özgür Özel’e bir operasyon yapılır mı?” sorusu üzerinden okumak eksik kalıyor. Kadıgil’in asıl söylediği, “Onlar ne yapacak?” sorusundan önce “Biz ne yapacağız?” diye sormamız gerektiği. Nitekim konuşmasının başka bir bölümünde de çözümün toplumun örgütlenmesinden geçtiğini söyleyerek, “Bir arada olmak zorundayız. Örgütlenmek zorundayız…” çağrısı yaptı. İşte zurnanın zırt dediği yer burası.
Çünkü siyaseti sadece siyasetçilerin başına gelecekler üzerinden konuşursak, yurttaş yine seyirci koltuğunda kalır. Oysa siyaset yalnızca Meclis’te yapılmaz. Sokakta, mahallede, işyerinde, sendikada, dernekte ve dayanışmanın içinde de yapılır.
Bence Sera Kadıgil’in Bodrum’daki konuşmasının asıl omurgası buydu: Seyirci olmayın, bir arada durun, örgütlenin.
Ve şimdi yeniden o soruya dönelim: “Özgür Özel’i alacaklar mı?” Asıl soru gerçekten bu mu? Asıl soru, Kadıgil’in söylediği gibi: “Özgür Özel’i siz verecek misiniz?” Çünkü bu soru sadece bir siyasetçiyi değil, toplumun siyasete nasıl baktığını da sorguluyor.
Tıpkı Bargilya’da olduğu gibi… Orada da birilerinin gelip her şeyi çözmesi beklenmedi. Yurttaşlar gördü, itiraz etti, kayıt altına aldı ve kurumları harekete geçirdi. Değişimin ilk adımı, birilerinin bizim yerimize bir şey yapmasını beklemek değil, “Burada bir yanlış var” diyerek ayağa kalkmaktır. Unutulmamalıdır ki en büyük sorun, karşımızdakilerin ne yapacağı değildir. Bizim ne yapacağımız ve ne yapacağımıza karar vermemiş olmamızdır.
Sözün özü;
Sadece ne olacağını mı bekleyeceğiz, yoksa ne olması gerektiği konusunda sözümüzü de söyleyecek miyiz?
Buyurun söz de karar da sizde…
Gelelim siyasetin bir başka başlığına… YENİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Gökhan Zeybek, Bodrum ziyaretinde partisinin kısa sürede örgütlendiğini, seçimlere hazırlandığını ve iktidar hedeflediğini söyledi. Muğla’da Büyükşehir dahil bütün belediyeleri kazanmayı hedeflediklerini de açıkça ifade etti. Yani hedef büyük, iddia büyük, söz büyük…
Ama benim dikkatimi çeken, bu büyük hedeflerden çok daha başka bir cümle oldu.
Zeybek, “Artık delegeye dayalı örgütlenme biçimi tümüyle kalkıyor…” dedi. Yeni sistemde Bodrum’da sandık kurulacağını, bütün üyelerin oy kullanacağını, ilçe ya da il başkanının istediği kişilerden oluşan bir delege yapısının olmayacağını ve üyelerin iradesinin doğrudan sürece yansıyacağını söyledi.
Şimdi burada biraz duralım, derin bir nefes alalım. Sakin olalım ve sinirlerimize hakim olalım…
Madem delege sistemi bu kadar sorunluydu, neden daha önce değiştirmediniz? Neden üyelerin iradesinin doğrudan sandığa yansımasını daha önce savunmadınız? Neden bugüne kadar delegeler üzerinden yürüyen bir yapı vardı da şimdi, seçim kapıya dayanmışken, “Artık delege sistemi kalkıyor…” diyorsunuz?
Yumurta kapının ağzına geldiğinde mi demokrasiyi hatırladınız?
Bu soruyu sormak zorundayız. Çünkü siyasi partiler yalnızca seçim zamanı hatırlanan yapılar değildir. Demokrasi de yalnızca iktidara geldiğinizde uygulanacak bir yönetim biçimi değildir. Demokrasi önce kendi evinizin içinde başlar.
Eğer bugün “Üyenin iradesi doğrudan sandığa yansıyacak…” diyorsanız, bizim de doğal olarak şu soruyu sorma hakkımız var: Peki bugüne kadar neden yansımadı?
Yani daha önce nerelerdeydiniz?
Üstelik bu yalnızca Yeni Parti’ye yönelik bir soru da değil. Türkiye’deki bütün siyasi partiler açısından sorulması gereken bir soru. Delege sistemi gerçekten üyelerin iradesini yeterince temsil etmiyorsa, bunu değiştirmek için neden seçim gününün yaklaşmasını beklemek gerekiyor?
Gökhan Zeybek’in açıklamasında benim önemsediğim taraf, yeni sistemin kendisinden çok, bize yönelttiği daha büyük soru. Siyasi partiler gerçekten üyelerinin iradesiyle mi yönetiliyor, yoksa üyeler yalnızca seçim zamanı hatırlanan bir kalabalık mı?
Sözün özü; demokrasi seçimden seçime değil, parti binasının kapısından içeri girdiğiniz ilk gün başlamalı.
Gazeteciliğin temelinde merak vardır. Farklı bakabilmek, herkesin sormadığı soruları sorabilmek ve aldığınız cevabın peşinden yeni soruların izini sürmek… Çünkü iyi gazetecilik, sadece cevabı aktarmak değil; o cevabın içindeki yeni soruyu da görebilmektir.
Bazen bir soru sorarsınız, aldığınız cevap sorunun çok daha ötesine geçer. Akbelen ziyaretinde Sera Kadıgil’le yaptığımız özel söyleşide de tam olarak böyle bir an yaşandı.
Kendisine doğrudan sordum: “Biz Muğla’ya gadın Moğla deriz. Sera Hanım, Muğla milletvekilliğini düşünmez misiniz?” Kadıgil önce yüzümüzde bir tebessüm oluşturacak şekilde, “Ahmet Aras’ın yerinde gözüm var…” dedi. Ardından da kişisel olarak böyle bir görevi üstlenmekten onur duyacağını ve çok isteyeceğini söyledi. Ama asıl dikkat çekici sözleri bundan sonra geldi. Bu arada Muğla Büyükşehir Belediye Başkanı röportajımızı izledikten sonra beni aradı ve “Bir Kadın Büyükşehir Belediyesi çok yakışır. Sera hanım da çok yakışır…” sözleriyle sadece bir nezaket söylemini değil, Ahmet Aras’ın siyasi anlayışını da göstermesi açısından çok önemli bir söylemdi. Başkan Aras’ı da egolarından ve hırslarından arınmış bu tavrından dolayı kutluyorum.
Sera, partisinde adaylık kararlarının kişisel tercihlere bırakılmadığını belirterek, “Bizim partide işler kişinin kendi kararına kalmıyor…” dedi. Ardından kendisini bir kenara koyup Muğla’ya baktı ve çok açık bir değerlendirme yaptı: “Ben neticede burada yaşamıyorum. Ara ara gelip giden biriyim…” Ona göre Muğla’da milletvekili adayı, bu topraklarda yaşayan; denizi, suyu, zeytini için gece gündüz mücadele eden insanların arasından çıkmalıydı.
İşte benim için hikâyenin asıl başladığı yer burası. Çünkü Türkiye’de yıllardır seçim zamanı başka kentlerden aday gösterilen, o kenti seçim kampanyası sırasında tanımaya başlayan siyasetçiler görüyoruz. Ankara’da karar veriliyor, isim belirleniyor, sonra o isim Muğla’ya geliyor ve birkaç ay içerisinde Muğla’yı anlatmaya başlıyor. Seçimden seçime halkı hatırlayıp, aday belirlerken halkı unutmanın adı demokrasi olabilir mi?
Bir kenti en iyi kim temsil eder? Seçim döneminde gelip o kentin sorunlarını dosyalardan öğrenen biri mi, yoksa o kentin suyunu içen, toprağında üreten, zeytinini savunan, kıyısı işgal edildiğinde itiraz eden, ormanı yandığında canı yanan ve yıllardır bu mücadelenin içinde olan biri mi? Sera Kadıgil’in söylediği aslında tam olarak bu soruyu önümüze koyuyor.
Üstelik Sera, kendi adaylığını öne çıkarmak yerine “Bence bize düşen onlardan birini burada milletvekili olarak yapıp, seçtirip…” diyor. Yani “Ben isterim…” demesine rağmen, Muğla’yı temsil edecek kişinin Muğla’da yaşayan ve bu mücadelenin içinde olan biri olması gerektiğini savunuyor. Bence bu, üzerinde durulması gereken önemli bir siyasi yaklaşım.
Şimdi buradan diğer siyasi partilere de bir soru sormak gerekiyor. Siz adaylarınızı nasıl belirliyorsunuz? Muğla’nın üyelerine, örgütlerine, yıllardır mücadele eden insanlarına gerçekten soruyor musunuz? Yoksa seçim yaklaşınca bir yerlerde isim belirleniyor, sonra o isim Muğla’ya gelip “İşte sizin adayınız” mı oluyor?
Bu nedenle Sera Kadıgil’in sözlerini yalnızca “Muğla’dan aday olacak mı?” sorusunun cevabı olarak görmüyorum. Bence asıl önemli olan, söylediği şu cümlede saklı: “Kişisel fikrim burada yaşayan ve bu mücadelenin içinde olan birinin milletvekili adayı gösterilmesi gerektiği yönünde…”
İşte bu noktada mesele Sera Kadıgil olmaktan çıkıyor. Mesele Muğla’yı kimin temsil edeceği haline geliyor. Muğla’ya seçim zamanı gelip giden biri mi, yoksa bu topraklarda yaşayan, çalışan, üreten ve mücadele eden biri mi?
Belki de artık bütün siyasi partilere aynı soruyu sormanın zamanı geldi: Muğla’yı neden Muğla’nın içinden biri temsil etmesin? Neden bu kentin sorunlarını yıllardır takip eden, çevre mücadelesinde bulunan, tarımını, suyunu, kıyısını bilen bir insan Ankara’ya gönderilmesin?
Çünkü milletvekilliği bir “kontenjan” meselesi değildir. Bir kentin sesini Meclis’e taşıma görevidir. Seçimden birkaç ay önce gelip fotoğraf çektirmek, birkaç toplantıya katılmak, birkaç vaat sıralamak Muğla’yı tanımak değildir.
Ve belki de bundan sonra adaylara sadece “Muğla için ne yapacaksınız?” diye sormak yetmez.
Daha zor bir soru sormak gerekir: “Muğla için bugüne kadar ne yaptınız?”
Çünkü seçim zamanı herkes Muğlalı olabilir. Ama Muğla’nın derdi başına geldiğinde yanında kim vardı? İşte gerçek temsilin ölçüsü burada.
Son Sözüm;
Sera Kadıgil’in cevabındaki en önemli taraf belki de kendi adaylığı değil. Kendi adaylığından önce Muğla’yı yaşayan birini işaret etmesi.
Ve bana göre bu cümle, bütün siyasi partilerin üzerinde düşünmesi gereken bir cümle: “Muğla’yı ben değil, Muğla’yı yaşayan biri temsil etmeli. Çünkü bir kenti temsil etmek, o kentten aday olmakla başlamıyor. O kentin sesini duyabilmekle başlıyor…”
Hüseyin İnan’ın ailesine yazdığı mektupta söylediği gibi; “Söyleyecek fazla söz bulamıyorum… Yazılacak çok şey var, fakat hem mümkün değil, hem de sırası değil.”
Bu haftalık da bu kadar…
Eyvallah…
Abone olmayı, takip etmeyi, beğenmeyi, paylaşmayı ve yorum yapmayı lütfen ihmal etmeyin.
Bu arada mürekkep yazılı Bodrum Sokak Dergisi’nin yeni sayısı da bu gün itibarı ile okurlarımızla buluştu. Çok emek verdik. Düğün-dernek, geleneklerimiz ile ilgili koleksiyon niteliğinde bir dergi hazırladık. Her aşamasında katkı verenlere ve emeği geçenlere çok ama çok teşekkür ediyoruz…




