Anılarımın Kokusuna Tutunmak – Metin Aycıl “Sokak” yazıları…

Yayınlama: 18.06.2026
361
A+
A-

Koku alma duyumuz, diğer tüm duyularımızdan daha fazla bizi kendine özgü dünyasının içine hapsedebilir ve etrafımızı sarabilir. Kokular ânında duyguları çağrıştırır, bizi sâkinleştirir, bize netlik ve odak sağlar, bizi motive eder, bizi iyileştirir, bizi dengeler ve bize zamanda yolculuk yaptırır…

Jen Sincero; “Her Gün Güçlü Olmak Senin Elinde” adlı kitabından

Kendisine değer verdiğim, kaliteli bir arkadaşımı evinde ziyaret etmiş, keyifli bir şekilde, eski günleri anarak sohbet ediyorduk. Bir ara bana şunu söyledi:

“Nostaljik adam mutsuz adamdır, bugünden mutlu olmadığı için geçmişte yaşar.”

Bu söylem beni düşündürdü. Geçmiş güzel günleri birçoğumuz gibi ben de anıyorum; ancak ânı da gayet güzel yaşadığımı düşünüyorum ve biliyorum. Aynı anda hem geçmişte kalmak hem de ânı yaşamaya çalışmak tabii ki mümkün değil; buna karşılık geçmişte biriktirdiklerimizle bugüne bakmanın bize derinlik ve zenginlik kattığına inanıyorum.

Söz konusu ziyaretimin ve sohbetimizin üzerinden tam kırk yıl geçmiş ve anılarımın arasında müstesnâ yerini almış.

Şu söyleme katılıyorum:

“Hayat geçmişe bakarak anlaşılır; ancak geleceğe doğru yaşanmak zorundadır.”

Bu girizgâhtan sonra anılarımdaki kokulara yer vermek istiyorum:

İstanbul’un Bakırköy ilçesinde doğdum. Çocukluğumda ve ilk gençlik yıllarımda, İstanbul’un birçok ilçesinde ve mahallesinde olduğu gibi bizim mahallemizde de azınlıklar yaşamaktaydı; Anneannemin de aralarında bulunduğu Rum nüfus ilk sıradaydı, ardından Ermeniler gelirdi.

Paskalya bayramlarındaki, özellikle paskalya çöreğinin kokusu burnumdan hiç gitmez. Sonraki yıllarda ve günümüzde de paskalya çöreği yapan fırınlar var; ancak çocukluğumdaki kokunun yerini alan bir paskalya çöreği kokusuna rastlayamadım henüz. O koku etrafında şekillenen yaşanmışlıklar şu anda da gözlerimin önünden geçiyor.

Unutamadığım kokular arasında hıyar kokusu da bulunuyor. Son yıllarda “Hıyar”a salatalık deniyor ve ben bunu anlayamıyorum. Ben “Hıyar” demeye devam ediyorum; yabancı dillerdeki karşılığı da “Hıyar”.

Bizim neslimizin çocukluk hayatı daha ziyade sokaklarda geçti, o nedenle kokulara âşinâ idik. Mahallemizin bekçisi, gündüzleri -herhalde uykusunu aldıktan sonra- üç tekerlekli arabasıyla dolaşır Langa hıyarı satardı. Langa, Aksaray ile Yenikapı arasında yer alan bir mahalledir. Eskiden bostanlarıyla ünlüydü. İlk gençlik yıllarımda Langa’ya maç yapmaya gittiğimizi çok net hatırlıyorum.

Langa hıyarları iriceneydi, buna karşılık Çengelköy hıyarları ufaktı; badem diye de anılırdı.

Mahallemizin bekçisi, söylediğim gibi dolaşarak satış yapardı. En çok satış yaptığı yerler ise doğal olarak kalabalık yerlerdi; yazlık sinema önleri, özellikle hafta sonları seyirci yoğunluğu olan top sahaları. Hıyarları soyar, diklemesine keser, tuzlar ve müşterilerine öyle verirdi. Soyarken oldukça geniş bir alana yayılırdı hıyarın kokusu. Şimdi bütün meyve ve sebzelerde eski kokular yok artık. Söylediğim gibi, anılarımızın kokusuna tutunuyoruz ancak.

İstanbul’da denize girilemez olduktan sonra, önceleri Marmara Adası Çınarlı Köyü’ne gitmeye başladık. Rahmetli Teyzem hemen denizin kıyısında, sezonluk ev tutardı. Zannedersem ben en son 1984 yazında gitmiştim. Sabahları kıçtan takma motorlar poğaça, un kurabiyesi türünden çaylık ürünler getirirlerdi. Bunların arasında kokusunu hâlâ muhafaza ettiğim un kurabiyesi başı çekerdi. Yıllar geçti, birçok yerde un kurabiyesi gördüm; ancak Çınarlı Köyü’nde yediğim un kurabiyesinin kokusuna rastlamadım. Kokusuna tutunduğun bir anım da budur.

Öğrencilik yıllarımdan itibaren çok sık gittiğim yerlerden biri, Beyazıt’taki Sahaflar Çarşısı’ydı; aynı sıklıkta Cağaloğlu’ndaki kitapçılara da giderdim. Yurt dışındaki eğitimim sırasında gidemediğim Sahaflar Çarşısı’na 1984 yılında yaptığım ziyaret benim için hayal kırıklığı oldu. Çoğunlukla felsefî kitapların satıldığı dükkânlarda artık sınav giriş kitapları satılıyordu. Bu kısmen ticarî kaygılardan kaynaklanıyordu, bence daha önemli sorun felsefî kitaplara eski ilgi pek kalmamıştı. İçime işleyen o kitap kokuları artık yoktu. Neyse ki öğrencilik yıllarımdan bu yana aldığım kitaplar çalışma odamda, beni o kokulara ve anılara taşıyorlar.

Cağaloğlu’nda da durum farklı değildi. Artık çok sayıda dönerci ve kebapçı dükkânları yer alıyordu; buna maalesef diyorum. İstanbul kebapçı dükkânına döndü sanki. Sirkeci ile yakın geçmişte yaşadığım bir diğer anım dolma kalemimle ilgili oldu. Ben hâlâ eski dolma kalemcilerimi bulacağım hayaliyle Sirkeci’ye gittim. Bir dükkânı buldum ancak kapalıydı. Yanında çok küçük bir dükkânda kalem satılıyordu; ancak tam ne sattıklarını da anlayamadım. İnsan manzaraları da oldukça farklılaşmıştı. Neyse ki yıllara meydan okuyan kalem tamircisine, yoğun bir şekilde kebap, lahmacun, döner kokuları arasından geçerek bir pasajın alt katında varabildim. Ne söyleyeyim bilemiyorum…

Kokusuna tutunduğum bir diğer anımla sonlandırmak istiyorum yazımı:

Yeğenimin severek giydiği deri ceketinde bir küçük yırtılma olmuştu. Bu vesileyle Kapalı Çarşı’da deri işleriyle uğraşan bir arkadaşımı ziyaret etmeye gittim. Çemberlitaş’tan inerek Nuruosmaniye Camii avlusundan geçip Kapalı Çarşıya girdim.

Çocukluk yıllarımda, özellikle bayram için ayakkabı almaya Çemberlitaş tarafına geldiğimizi hayal meyal hatırlıyorum. Ayakkabı mağazasının adını vermeyeceğim; zira günümüzde faaliyetlerini iç ve dış pazarlarda başarıyla sürdürüyor. Allah daim etsin.

Ayakkabıları alıp eve geldiğimizde paketten çıkarıp yatağımın baş ucuna koyardım. Yatarken daha da yakınıma alırdım; belki de koynuma alırdım, kokusunu solumak için. Çocukluğumuzda o koku önemli bir yere sahipti.

Derici arkadaşıma giderken bu anım geldi aklıma, duygulandım; gülümsedim mi hüzünlendim mi bilemiyorum. Arkadaşımın dükkânından ayrıldıktan sonra Vilâyet’e doğru yürüdüm. Yol boyunca rastladığım çok sayıda dükkân yenilenmişti. Önlerinde çalışanlardan bazıları duruyordu…

Anılarımın kokusuna tutunarak yürürken, yine ABD’li filozof Ralph Waldo Emerson’un (1803-1882) bir söylemi aklıma geldi. Bu söylemle yazımı sonlandırıyorum:

Ülkelerin gelişmişliği ne şehirlerin büyüklüğü ne de nüfus kalabalıklığıdır; aksine o ülkenin yetiştirdiği insan kalitesidir.

Bu yazıyı paylaş !

Shares
Bir Yorum Yazın


Ziyaretçi Yorumları - 1 Yorum
  1. Tansu dedi ki:

    Paskalya çöreğinin kokusunu ben de özledim. Çocukluğumda sadece Paskalya bayramlarında değil açıkçası her zaman yerdik ,kaliteli bir paskalya çöreği güzel bir çay ile harika gider. Çocukluğumun güzel kokularından biridir.