Toprağıma, Suyuma, ESRA’ya Dokunma

Toprak öyle bitip tükenmez,
dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişemeyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşaleden tekerlekleriyle
Ve onlar
ayın altında dönen ilk tekerlekti.
Ayın altında öküzler
başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
ufacık kısacıktılar
ve pırıltılar vardı hasta kırık boynuzlarında
ve ayakları altından akan
toprak,
toprak,
ve topraktı.
Gece aydınlık ve sıcak
ve kağnılarda tahta yataklarında
koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
Ve kadınlar
birbirlerinden gizleyerek
bakıyorlardı ayın altında
geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.
Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve kara sabana koşulan ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız
şimdi ayın altında
kağnıların ve hartuçların peşinde
harman yerine kehriban başlı sap çeker gibi
aynı yürek ferahlığı,
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.
Ve onbeşlik şaraplenin çeliğinde
ince boyunlu çocuklar uyuyordu.
Ve ayın altında kağnılar
yürüyordu Akşehir üzerinden Afyon`a doğru.
******************
Kara Fatma, Şerife Bacı, Halide Edib Adıvar namı diğer Halide Onbaşı, Tayyar Rahmiye, Gördesli Makbule, Nezahat Baysel namı diğer Nezahat Onbaşı, Halime Kocabıyık namı diğer Halime Çavuş, Çete Emir Ayşe, Hafız Selman İzbeli ve daha niceleri Kurtuluş Savaşımızda topraklarımız için kanlarını dökmüşler, canlarını vermişler. İşte bu kahramanlarımıza birisini daha ekliyoruz. Toprağı için, havası, suyu için, gadın Moğlam için, güzel ve yalnız ülkemin geleceği için mücadele eden Esra Işık.
***********************
İçeriden bir mektup göndermiş, hepimizin yüreği dağlandı okurken.
Şöyle diyor kocaman yürekli köylü kızı;

“Ben toprağımı savundum.
Ben onurumuzu savundum.
Zehra ninemizin, Hatice teyzemizin ve nicelerinin yolundan yürüyorum.
Alnım açık, başım dik.
Mücadelemizin bayrağını köylülerime bıraktım.
Buradan çıktığımda o bayrağı tekrar devralıp en önde yürüyeceğim.
Ben bu toprakların kızıyım.
Ben bir köylü kızıyım.
Mücadeleden gurur duyuyorum.
Buradan yeniden sözüm olsun:
Mücadelemizi de, onurumuzu da, haysiyetimizi de satmayacağız.
Milas bir şirketten büyüktür.
Vazgeçmeyeceğiz.
Esra…”
Doğrusu artık sözün bittiği yerdeyiz…
******************
Herodot’un memleketi, Halikarnas Balıkçısı’nın cenneti, Hoşgörünün merkezi, Kedilerin ve köpeklerin bile arkadaş olduğu, Dünyanın en güzel yeri Bodrum’dan MERHABA!
İşte 32 kısım tekmili birden Fatih Bozoğlu ile Sokağın Sesi başlıyor…
******************
Kısaca süreci anımsayalım mı?
Bir gecede çıkan karar ve yangından mal kaçırırcasına habersiz keşif
Sürecin başlangıcında, Akbelen Ormanı’nın çevresinde yer alan Bağdamları, Çakıralan, Çamköy, İkizköy, Karacaağaç ve Karacahisar mahallelerindeki 679 parsellik tarım arazisi ve zeytinlik için Cumhurbaşkanı Kararı ile acele kamulaştırma kararı verilmişti.
Bu kararın ardından 96 yurttaş konuyu yargıya taşıyarak iptal davası açtı.
Bölgede yapılması planlanan bilirkişi keşfi ise; ne köy muhtarına, ne dava avukatlarına, ne de parsel sahiplerine haber verilmeden adeta yangından mal kaçırırcasına başlatıldı.
Habersiz yapılan bu keşfe ve jandarma ablukasına karşı gösterilen haklı tepkiden sonra gözaltına alınan İkizköy Çevre Komitesi üyesi Esra Işık, hakim karşısına çıkarılarak mahkeme heyetine görevini yaptırmama ve hakaret suçlamalarıyla tutuklandı.
******************

Akbelen’de acele kamulaştırmaya karşı yapılan habersiz keşfe tepki gösterdiği için tutuklanan Esra Işık’ın annesi İkizköy Muhtarı Nejla Işık soL Gazetesinden Özkan Özdaş’a verdiği röportajda yedi yıllık direnişi anımsatarak; “Beni parayla susturamadılar, şimdi kızımla sınıyorlar. Yılmayacağız…” sözleri Kuvayı Milliye kadınlarını akla getirmiyor mu?
******************
Güçlü kalemi ile hepimizin gönlünde taht kuran sevgili meslektaşım gazeteci Selda Öztürk konu ile ilgili yazdığı köşe yazısında; “Gece yarısı ev basıp gencecik bir kızı derdest etmek, “Bakın, toprağınızı savunursanız çocuğunuzu elinizden alırız” demektir. Bu, gücün değil, derin bir acziyetin fotoğrafıdır. Yazıklar olsun!” diyerek aslında hem Nejla Işık’ın hem de bizlerin tercümanı oldu.
******************
“Esra “Anne seni vermeyeceğiz” diyordu ama benden önce onu aldılar, engel olamadık…” sözleri ile isyanını dile getirmeye çalışan Nejla yüreklerimizi dağlarken, şu sözleri ile asıl korkmamız gerekeni yüzümüze tokat gibi çarpıyor;
“Burası bir emsal. Akbelen’de bu işi bitirirlerse Türkiye’nin her yerine yayacaklar…”
******************
Şirket hem kazı çalışmasına devam ediyor, hem de maden çalışmasına. Çok iyi örgütlenmişler, güç onlarda, para onlarda. Önce şirkette çalışan işçiler ile köylüyü karşı karşıya getirmeye çalıştılar, başaramadılar. Sonra para devreye girdi ve özellikle yerel basın da dahil gazetecileri susturdular. En kötüsü direnenleri tutuklayacaklardı, onu da yaptılar. Şimdi de şirket bu işte taraf olan herkese aba altından sopa göstererek “sıra bize de gelir mi, bizi de alırlar mı?” diye korkutuyor…
Nejla’nın uyarısını unutmayalım; “Burası bir emsal. Akbelen’de bu işi bitirirlerse Türkiye’nin her yerine yayacaklar…”
******************
Gelelim Esra’nın Tutuklanma Gerekçesine;
Nejla Işık şöyle ,isyan ediyor; “Ortada bir hakaret yok, bir müdahale yok. Görev yaptırmama gibi bir şey mümkün mü? Bir tane kız çocuğu ve önümüzde onlarca asker var. O gün yüz kişi olsak ne olacak, daha fazlasını yığıyorlar önümüze. Bir kılıf bulmuşlar jandarmaya hakaret, mukavemet diye. Başka bir şey yok zaten…”
Başından beri Akbelen ve İkizköylülerin yanında yer alarak mücadelelerine destek veren birkaç gazeteciden birisi olan değerli meslek büyüğüm gazeteci Sedat Kaya Esra’nın Tutuklanma Gerekçesini şu sözler ile anlatıyor…
İlk tespiti çok dikkat çekici;
İkizköylü Esra Işık’ın tutuklanmasının ardında kime söylendiği belli olmayan bir sözün olduğu ortaya çıktı.
Gazeteci Sedat Kaya şöyle devam ediyor;
Akbelen sürecine ilişkin bilirkişi keşfi sırasında gözaltına alınan Esra Işık hakkında mahkeme, dosyada yer alan görüntü ve tutanaklara dayanarak Işık’ın sarf ettiği “Size cehennemi yaşatacağım…” sözünü tehdit olarak değerlendirdi.
Ancak tartışmanın odağında şu kritik detay yer aldı: Savunmaya göre bu sözler mahkeme heyetine değil, şirkete söylendi. Mahkeme ise bu savunmayı kabul etmedi ve bu cümle “Mahkemeye Söylenmiş Sayıldı…”
Kararda, söz konusu ifadenin yargı görevi yapan kişilere yönelik olduğu kanaatine varıldığı belirtildi.
Bu nedenle eylem, “görevi yaptırmamak için direnme” suçunun nitelikli hali kapsamında değerlendirildi.
Mahkeme, jandarma tutanakları ve dosyadaki beyanlara dayanarak, şüphelinin sonradan yaptığı
“ben şirkete söyledim” savunmasına itibar etmedi.
Esra Işık’ın avukatları ise: Sözlerin açık alanda şirkete yöneldiğini, ortada cebir ya da gerçek bir tehdit bulunmadığını, tutuklamanın ölçüsüz olduğunu savundu. Ayrıca Esra Işık’ın sabıkasız olduğu, kaçma şüphesinin bulunmadığı da vurgulandı.
Tüm bu itirazlara rağmen mahkeme: Kuvvetli suç şüphesi bulunduğunu, kaçma ihtimali olabileceğini ve adli kontrolün yetersiz kalacağını belirterek, CMK 100 ve 101 maddeleri uyarınca tutuklama kararı verdi.
Doğal olarak bu karar, kamuoyunda yeni bir tartışmayı da beraberinde getirdi. “Size cehennemi yaşatacağım…” sözü kime söylendi?
Sizce kime söylendiği mi, yoksa nasıl yorumlandığı mı belirleyici?
Akbelen’de başlayan direniş, şimdi hukuk yorumları üzerinden yeni bir tartışma alanına taşınmış durumda.
Özellikle hukukçu takipçilerimizin videomuzun altına yorumlarını yazmaları, tartışmalara yeni bir boyut kazandırabilir diye düşünüyorum.
Esra ile ilgili son olarak sizlerle Av. Arif Ali Cangı ve Av. İpek Sarıca tarafından yapılan bir basın açıklamasını paylaşmak istiyorum.
Tutuklama Gününde Keşif: Hukuka, Vicdana Sığmayan Bir Skandal! Başlığı ile yayımladıkları basın açıklamasında;
“Müvekkilimizin kızı Esra Işık’ın tutuklandığı gün olan 31.03.2026 tarihinde, tarafımıza ve müvekkilimize hiçbir bildirim yapılmaksızın keşif gerçekleştirilmiş, bunu ısrarlı araştırmalarımız sonucunda öğrendik. Keşif zaptına aşağıdaki not düşülmüştür:
“Mahkememizce 31.03.2026 tarihli keşifte seri keşiflerin Karacahisar Mahallesinde 147 adet, İkizköy Mahallesinde 1 adet olmak üzere toplam 148 adet keşif yapılmakla kalan dosyaların 01.04.2026 tarihinde 08.30’dan itibaren yapılmasına karar verilerek açık keşfe son verildi.”
Yaşatılan bu süreç, yalnızca usul kurallarının ihlali değil; aynı zamanda adil yargılanma hakkının, savunma hakkının ve mülkiyet hakkının açıkça ihlalidir. Davalıya haber verilmeden yapılan keşif, özellikle de Danıştay’da yürütmenin durdurulması talebi henüz karara bağlanmamışken gerçekleştirilmiş olması, işlemin telafisi güç zararlar doğuracağını açıkça ortaya koymaktadır…” ifadeleri yer alıyor.
Esra Işık’ın tutuklanması ile dikkatler bu olaya çevrilmişken böyle bir keşfin yapılması sizce hukuka, ve vicdana sığar mı?
Av. Arif Ali Cangı ve Av. İpek Sarıca açıklamalarının sonunda kamuoyuna çok dikkat çeken ve çok önemsediğim şu mesajı veriyor;
“Yargıya güveni bu derece ortadan kaldırmaya, hukuksal güvensizlik yaratmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Müvekkillerimizle birlikte biz illa ki hukuk, illa ki adalet ve tüm yaşamın korunması diyerek mücadelemizi sürdüreceğiz. Mesele sadece müvekkilimizin ve İkizköylüler’in meselesi değildir, adım adım tüm toplumun hukuk güvenliğinin ortadan kaldırılmasıdır. Kamuoyunun bilgisine sunuyoruz…”
Evet Mesele sadece Esra Işık ve İkizköylüler’in meselesi değildir,
adım adım tüm toplumun hukuk güvenliğinin ortadan kaldırılmasıdır.
Sizce Başka söze gerek var mı?
******************

Geldik sözün sonuna…
Akbelen ve İkizköy mücadelesinde
Nejla ile Esra birer sembol oldular.
Bu mücadelenin en ön safında hep kadınlar vardı.
Saldırıya uğradılar, dövüldüler, sövüldüler,
Ama direndiler…
Susturulmak istendiler, ama susmadılar.
Ve bazılarımız…
Onların bu haklı mücadelelerinde yanlarında olduk.
Önlerinde saygıyla eğiliyoruz.
Var olsunlar.
Lakin!
bu mücadelede, bu direnişte gözden kaçan bir hikâye daha var.
Bir adam, bir baba…
Çok konuşmayan, geri planda duran…
Ama en az onlar kadar direnen bir adam:
Ali İhsan Işık.
Nejla’nın hayat arkadaşı.
Bir ömür aynı yastığa baş koyduğu yoldaşı.
Sevdalısı ve Esra’nın da babası.
Baba…
Bir kızın ilk kahramanı, şövalyesi.
İlk güvencesi.
Düştüğünde kaldıran,
korktuğunda elini tutan…
Ve bir gün…
Onun kendi yoluna yürüdüğünü görüp, elini usulca bırakan…
sonra da o yolu yalnız yürüyüşünü sessizce izleyen.
Ama yaşananlar dağ gibi bir adam, bir baba için çok ağır.
Nejla ve Esra Ankara’da,
yağmurun altında,
soğuk iliklerine işlerken…
Ali İhsan Işık’ın yüreğinde
nasıl bir fırtına kopuyordu?
Bir baba…
Güvenlik görevlisi,
Esra’yı kollarından hoyratça tutup
cezaevi aracına doğru sürüklerken…
Kızına sarılamadan,
onu koruyamadan
sadece izlemek zorunda kalırken…
O an…
Onun içinden ne geçti?
Sizce hangi baba, kızını böyle bir yola uğurlamayı hayal eder?
Bir baba… çocuğunun acısını kendi acısından önce hisseder.
Ve sonra…
Esra…
kalabalığın içinde,
cezaevi aracı ile götürülürken…
gülümsedi.
İşte o an…
dünya durdu.
Çünkü bir baba için
en zor şeylerden biri şudur:
Kızının güçlü olmak zorunda kaldığı o anı görmek.
O gülüş…
belki bir direnişti.
Belki de “merak etme baba” demenin başka bir yolu…
Ama bir babanın kalbi…
buna ne kadar dayanabilir?
Ali İhsan Işık…
O an dimdik durdu.
“Erkekler ağlamazdı…”
“Kan tükürse, kızılcık şerbeti içtim…” demeliydi.
Çünkü babalar hiçbir zaman yıkılmazdı…
Acıyı içlerine gömer ve çocuklarının yanında hep ayakta kalırlardı.
Ve belki de bu yüzden…
Akbelen İkizköy direnişinde bu haklı mücadelede sadece kadınlar değil,
bir babanın sessiz direnişi de vardır…
Ne dersiniz?
Eyvallah

















Bir kişi degil bin kişi on bin kişi
Birlikten kuvvet doğar.
O zaman bir şeyleri harekete geçirebilirsin.
İdareciler de İnsandır.
Kanunlara insanlar için yapılmıştır