">

Tohum Savaşlarını KİM KAZANACAK?

Yayınlama: 30.01.2026
467
A+
A-

30 Ocak 2026 Cuma

32 kısım tekmili birden Fatih Bozoğlu ile Sokağın Sesi başlıyor…

Bir varmış bir yokmuş…

Gökyüzünün maviyle gülümsediği, kuşların şarkılarla dans ettiği yemyeşil bir ormanda, minicik bir tohum yaşarmış. Bu tohum o kadar küçükmüş ki rüzgâr bile onu fark etmeden önünden geçip gidermiş.

Ama minik tohumun yüreği büyükmüş. Her gece yıldızlara bakar, kendi kendine şöyle dermiş:
“Bir gün ben de büyüyüp kocaman bir ağaç olacağım. Kuşlara yuva, gölgelere sığınak olacağım…”

Günler geçmiş, rüzgâr onu alıp ormanın en sessiz köşesine savurmuş. Toprak yumuşacıkmış, ama yalnızmış tohum. Ne yapacağını bilememiş. “Burası çok sessiz…” demiş kendi kendine, “Ama belki burada büyüyebilirim…”

Sonra bir sabah gökten ilkbaharın ilk yağmuru düşmüş. Minik tohum, toprağın derinliklerine doğru gülümseyerek gömülmüş. Güneş ona sıcaklığını göndermiş, toprak sevgisini.

Aylar geçmiş, minik tohum uyanmış. İçinden minicik bir filiz fısıldamış:
“Merhaba dünya…”

Filiz büyümüş, yaprak olmuş. Yaprak çoğalmış, dallar uzamış. Her geçen mevsim minik tohum biraz daha büyümüş. Artık minik değilmiş, genç bir fidanmış.

Kuşlar dallarına konmuş, rüzgâr onunla şarkı söylemiş. Tavşanlar gölgesinde oynamış, sincaplar dallarına salıncak kurmuş.

Ve yıllar sonra…
O minicik tohum, ormanın en güçlü, en bilge ağacı olmuş.

Bir gün yanına gelen bir başka minik tohuma şöyle demiş:
“Cesur ol. Küçük olman önemli değil. Yüreğinde umut varsa, kök salarsın dünyaya…”

Ve o andan sonra minik tohumlar hep onun etrafına düşmüş. Çünkü her biri onun gibi bir gün koca bir ağaç olmak istermiş.

Göklerde yıldızlar, toprakta kökler kadar eski bu hikâye, hala esen her rüzgârda fısıldanırmış:
‘Her büyük hayat, bir minik tohumla başlar.’

 

Herodot’un memleketi, Halikarnas Balıkçısı’nın cenneti, Kedilerin ve köpeklerin bile arkadaş olduğu, Dünyanın en güzel yeri Bodrum’dan MERHABA!

Küçük bir öykü ile başladık bu gün programımıza. Ya da masal mı diyelim.

Masal dünyasından çıkıp gerçek dünyamıza dönelim.

Tohum dünyadaki en stratejik üründür. Tohum dünya gıda savaşlarının temelini oluşturacak niteliktedir. Yalnız ve güzel ülkemin geleceği, “Tam bağımsız Türkiye” mücadelesinin temel taşıdır.

Teknik olarak bir tanım yaparsak; Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından her türlü deneme ve incelemeleri yapılarak satışına izin verilen, çeşit saflığı sağlanmış ve adı belirli olan belgeli tohuma “sertifikalı tohum” denir. Bu canlı materyalin tohum özelliği taşıması için de tüm dünyada kabul edilmiş şartlar var. Bu şartları taşımayan her tanenin tohum olarak nitelendirilmesi ve ticarete konu olması mümkün değildir.

Ata tohumu da, DNA’sını koruyan, uzun yıllardır Anadolu’da kullanılan bir tohum çeşidi olarak tanımlanmakta. Anadolu’da Atalık tohum olarak da biliniyor.

Ata tohumu yani yerel tohumlar ticari olarak alınıp-satılamaz, ancak takas edilebilir. Yani üreticiler birbirleri ile tohum değiş tokuşu yapabilirler.

Yaygın olarak bilinen ata tohum ile hibrit tohum arasındaki fark nedir?

  • Hibrit tohumları ata tohumları gibi doğal yapıya sahip olmadığından hibrit tohumlarla elde edilen gıdalar da doğallıktan uzak, vitamin ve mineral bakımından zengin değillerdir.
  • Laboratuvar ortamında oluşturuldukları için kalıtımları bir sonraki döneme aktarılmaz, bu sebeple yeni tohumlar hibrit tohum özelliği taşımaz.
  • Laboratuvar ortamında yetişmesinden kaynaklı diğer bir etkisi de görsellik açısından ilgi çekici olmalarıdır. Görüntüleri daha düzgündür.
  • Besin değeri açısından ise organik gıda veya katkısız gıda olmadığından besin değerleri daha düşüktür.
  • Hibrit tohumlar aromatik açıdan da yoğunluk olarak fazladır.

Bunlar doğru mudur yoksa algı mı yaratılıyor? Doğrusu benim kafam çok karışık.

Peki üreticilerimiz bunun farkında mı acaba? Bildiğim kadarı ile tohumlar gen bankalarında bile çeşitlere göre en fazla 20 yıl saklanabilir. Sonrasında tazelemek gerekiyor.

“Ata Tohumu” ya da “Yerel Tohum” ile “Genetiği Değiştirilmiş Tohum” savaşını kim kazanacak sizce?

Bu sorunun yanıtını sizlerden duyar gibiyim.  Lakin kıssadan hisse alabilmek için gerçek bir öyküyü birkaç cümle ile kısaca anlatmak istiyorum.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk nüfus sayımı 1927’de yapıldı. Nüfus 13 milyon civarındaydı ve yüzde 80’i köylüydü. O dönemde 40 bin civarında köy vardı. Bu köylerin çok büyük bölümünde okul yoktu. Öğretmen yoktu. Bu nedenle ele alınması gereken en öncelikli konulardan birisi eğitim, diğeri ise üretimdi. Uzun yıllar süren savaşların ardından, yurttaşların doyurulması için üretim yapılması gerekiyordu.

Eğitim ve üretim için bir modele, bir yol haritasına ihtiyaç vardı. Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, milli mücadele ile kazanılan bağımsızlığın ekonomik bağımsızlıkla taçlandırılmasını gerektiğini biliyor ve söylüyordu. Bu nedenle Cumhuriyeti ilan etmeden İzmir İktisat Kongresi ile ülkenin ekonomideki yol haritasını belirledi.

Tarımsal üretimin önündeki engeller tek tek kaldırıldı. “Milli ekonominin temeli ziraattır” ilkesi ve Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ülkenin gerçek sahibi hakiki üretici olan köylüdür…” sözleri o dönemde tarıma ve köylüye verilen önemi net olarak ortaya koyuyordu.

Türkiye Cumhuriyetinin tüm dünyada da kabul görmüş ve devrim niteliğindeki en önemli projesi “Köy Enstitüleri” 17 Nisan 1940’ta Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilen 3803 sayılı yasa ile kuruldu. Ülke genelinde 21 enstitü açıldı. Köy Enstitüleri’nin fikir babası dönemin İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç, dönemin Milli Eğitim Bakanı da Hasan Âli Yücel’di.

Köylerde 5 yıllık ilkokulu bitiren öğrenciler parasız yatılı olarak Köy Enstitüleri’ne alınıyordu. Eğitim hakkı kızlara ve erkeklere tanınıyor ve ayrım yapılmıyordu. Dersler sadece teorik değil önemli bir bölümü uygulamalıydı. Temel derslerin yanı sıra kültür, sanat, tarım, ziraat dersleri ağırlıklı olarak uygulamalı yapılıyordu. Mezun olanlar tarımı da öğreniyor, en az bir müzik aletini çalmayı da.

Veee Köy Enstitülerden mezun olan köy çocukları 5 yıllık eğitim sonrasında köylere öğretmen olarak gönderiliyordu. Onların her biri çoban ateşiydi ve Anadolu ışıl ışıldı.

Bu devrim elbette birilerinin hoşuna gitmedi. İsmail Hakkı Tonguç ve Hasan Ali Yücel 1946 yılında görevlerinden alınınca Köy Enstitüleri adeta öksüz kaldı. Milli Eğitim Bakanlığına Reşat Şemsettin Sirer getirildi. 1947’den itibaren bu okullardaki program büyük oranda değiştirildi. Özgür düşüncenin ve eleştirel yaklaşımın olduğu köy enstitülerinde bazı kitapların okunması bile yasaklandı. Karma eğitime son verildi ve beklenildiği üzere kız öğrencilerin sayısı da azaldı. 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi ile Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Köy Enstitüleri köy öğretmen okullarına dönüştürüldü. Zorunlu din dersleri konuldu.

27 Ocak 1954’te 6234 sayılı yasa ile Köy Enstitüleri kapatıldı.

Özellikle 1950’den sonra Türkiye Tarım Politikalarında çok radikal değişikler oldu. Sembolik olarak Zeytin, Zeytinyağı, Pamuk, Haşhaş, Tütün gibi çok değerli endüstriyel tarım ürünlerine yönelik, kelimenin tam anlamı ile savaş açıldı. Margarin kullanımını artırmak için Türkiye’nin altın değerindeki ürünü zeytin ve zeytinyağı üretimini engellemek ve hatta yok etmek için hala devam eden bir savaş Akbelen İkizköy’de, Kazdağlarında ve daha pek çok yerde tam da gözümüzün önünde devam etmekte.

Nereden geldik buraya?

Muğla Büyükşehir Belediyesi ile Bodrum Belediyesi yerel tarımsal değerlerin korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması amacıyla hayata geçirdiği Yerel Tohum Merkezi ile ata tohumlarını yaşatmaya ve ülke genelinde yaygınlaştırmaya devam ediyor.

Özellikle Muğla Büyükşehir Belediyesi “Yerel Tohum Ulusal Güç” sloganıyla kurulan Yerel Tohum Merkezi, Türkiye’nin en kapsamlı yerel tohum merkezlerinden biri olarak faaliyetlerini sürdürüyor. Merkez bünyesinde bugüne kadar 976 çeşit ata tohumu kayıt altına alınmış durumda. Sebze tohumlarının yanı sıra orman tohumları, kaba yem bitkileri ile tıbbi ve aromatik bitki tohumlarının da yer aldığı geniş envanter, Türkiye’nin biyolojik çeşitliliğine önemli katkı sunuyor.

Yerel Tohum Merkezi’nde kayıt altına alınan tohumlar, doğrulama ekimlerinin tamamlanmasının ardından laboratuvar ortamında analiz edilerek her yıl Şubat ayında ücretsiz olarak 81 ile dağıtılıyor. Merkez, bugüne kadar Türkiye genelinde 81 ile toplam 22 milyon yerel tohumu toprakla buluşturdu.

Başkan Aras: “Ata Tohumları Geleceğe Bırakacağımız En Kıymetli Mirastır”

Kıyı Ege Belediyeler Birliği ve Muğla Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Aras, yerel tohumların korunmasının yalnızca tarımsal değil, aynı zamanda kültürel ve ekolojik bir sorumluluk olduğuna dikkat çekerek şu değerlendirmelerde bulunuyor: “Yerel tohumlar, bu toprakların hafızasıdır. Ata tohumlarına sahip çıkmak; üreticimizin bağımsızlığını korumak, sağlıklı gıdaya erişimi güvence altına almak ve tarımsal sürdürülebilirliği sağlamak demektir. Muğla Büyükşehir Belediyesi olarak Yerel Tohum Merkezimiz aracılığıyla yalnızca tohum dağıtmıyor, aynı zamanda yerel üretimi güçlendiren, bilimi esas alan ve ülke geneline yayılan bir tarım vizyonu ortaya koyuyoruz. Ata tohumlarımızı koruyarak çoğaltmaya ve Türkiye’nin dört bir yanında toprakla buluşturmaya kararlılıkla devam edeceğiz…”

Bodrum Belediye Başkanı Tamer Mandalinci de Ata Tohumunun farkında ve şöyle konuşuyor;

“Toprağın sesine kulak veriyor, geçmişimizden öğrenip geleceğimizi üretiyoruz.
Garaova’da, üretimin içinden gelen genç bir kadronun emeğiyle, öz kaynaklarımızla büyüyen bir tarım kültürü gelişiyor. Hem doğaya hem insana değer veren bu anlayışla, Bodrum’un yarınlarını yine bu köklerden yeşertiyoruz…”

Sözün sonuna geldik; Tam bağımsız Türkiye için en başta tohumumuza, geleneklerimize, kültürümüze, toprağımıza, insanımıza, ordumuza, çocuklarımıza ve bize özgü birçok değerimize sahip çıkmak zorundayız. Bunu da sözde değil, özde yapmamız gerekiyor.

Buradan yola çıkarak programımızı Saygı Öztürk’ün “BİZ TEĞMENİZ-TSK’DAN ATILMA OLAYLARININ İÇYÜZÜ” adlı kitabının arka kapağında usta gazeteci Emin Çölaşan’ın …” sözleri ile tamamlıyorum…

“Araştırmacı gazeteciliğin günümüzdeki önderlerinden Saygı Öztürk, yine bilinen olaylardaki bilinmeyenlere ve yüzeyde görünenlerin derin ilişkilerine ışık tutuyor.”

Eyvallah

 

 

 

 

 

 

Bu yazıyı paylaş !

Shares
Bir Yorum Yazın


Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.