17 Ağustos 1999’dan 2026’ya Bir Kamu Sorumluluğunun Hatırlatılması…
TMMOB Jeofizik Mühendisleri Odası Bodrum İlçe Temsilcisi Taner Uslu, 17 Ağustos 1999 gecesi saat 03.02’de, 7,4 büyüklüğündeki Marmara Depremi ile ilgili bir açıklama paylaştı…
Sokak TV
Kocaeli, Sakarya, Yalova ve İstanbul başta olmak üzere Marmara bölgesinde ağır bir yıkımla sonuçlanan deprem ile ilgili, TMMOB Jeofizik Mühendisleri Odası Bodrum İlçe Temsilcisi Taner Uslu şunları kaydetti:
“Geniş bir alanda yerleşimler, sanayi tesisleri ve altyapı sistemleri çok şiddetli yer hareketine maruz kaldı. Resmî kayıtlara göre 18 bin 373 kişi hayatını kaybetti, 48 bin 901 kişi yaralandı; 5 bin 840 kişi kayıp olarak kayıtlara geçti. Geniş bir yapı stokunun ağır hasar gördüğü bu deprem, Türkiye’nin yalnızca mühendislik pratiğinde değil, kentleşme ve afet yönetimi tarihinde de bir dönüm noktası oldu.
Aradan 27 yıl geçti. Bu sürede deprem gözlem ağları geliştirildi, Türkiye Deprem Tehlike Haritası yenilendi, bina deprem yönetmeliği değişti ve mikrobölgeleme çalışmaları yaygınlaştı. Deprem riskini değerlendirme kapasitemiz 1999’a kıyasla önemli ölçüde arttı. Ancak bilimsel ve teknik kapasitedeki ilerleme, toplumsal riskin aynı ölçüde azaldığı anlamına gelmiyor. 6 Şubat 2023 depremleri, üretilen bilginin kamu politikalarına ve uygulamaya yeterince yansımamasının ne kadar ağır sonuçlar doğurabileceğini yeniden gösterdi.
Bu nedenle bugün sorulması gereken soru şudur: “Deprem meydana geldiğinde bunun yeniden toplumsal bir felakete dönüşmemesi için ne yaptık ve bundan sonra ne yapacağız?”
Bu soru; kentleşme, barınma, kamu yönetimi, sosyal adalet ve yaşam hakkıyla doğrudan ilgilidir. Bir depremin etkisini yalnızca büyüklüğü belirlemez. Kayma dalgası hızları, kaynak mekanizması, faya uzaklık, kırılma yönü, yerel jeoloji, zemin tabakalarının kalınlığı, havza geometrisi, yeraltı su seviyesi, topoğrafya ve yapı özellikleri birlikte değerlendirilmelidir. Deprem dalgaları, yer içinde ilerlerken karşılaştıkları ortamların elastik özelliklerinden etkilenir. Özellikle düşük kayma dalgası hızlarına sahip gevşek ve kalın alüvyonlar belirli frekanslardaki hareketleri büyütebilir. Zemin tabakalarının geometrisi bazı alanlarda dalga enerjisinin daha uzun süre tutulmasına neden olabilir. Yeraltı su seviyesinin yüksek olduğu gevşek ve doygun kumlu birimlerde, tekrarlı deprem yükleri altında efektif gerilmenin azalmasıyla sıvılaşma meydana gelebilir. Bu nedenle güvenli kentleşme için yalnızca fayın konumunu bilmek yeterli değildir. Yeraltındaki birimlerin özellikleri, derinlikleri ve geometrisi ile deprem dalgalarının bu ortamlardaki davranışı da ortaya konulmalıdır. Jeofizik mühendisliği, bu bilgilerin üretilmesinde kent güvenliğinin temel disiplinlerinden biridir.
ÖNERİYORUZ: BÜTÜNLEŞİK KENT ZEMİN MODELLERİ ÇIKARTILMALIDIR
Kentlerin yeraltına ilişkin jeofizik, jeolojik, jeoteknik ve hidrojeolojik verilerini ortak bir üç boyutlu sayısal modelde birleştiren ve yeni veriler geldikçe güncellenen dinamik yeraltı bilgi sistemleri oluşturulmalıdır. İstanbul’da yürütülen güncel çalışmalar, bu yaklaşımın teknik olarak uygulanabilir olduğunu göstermektedir. Amaç, yeraltına ilişkin bilimsel veriyi kentleşme ve halk sağlığı kararlarının ortak girdisi hâline getirmektir. Böyle bir sistem belediyelerin, merkezi kamu kurumlarının, üniversitelerin ve meslek odalarının ortak kullanımına açık olmalıdır. Kamu kaynaklarıyla üretilen veriler, güvenlik ve kişisel verilerin korunmasına ilişkin sınırlamalar dışında, açık veri anlayışıyla paylaşılmalıdır.
BİNA DEĞİL KENT
Deprem politikalarında en sık yapılan hatalardan biri güvenliği yalnızca binanın yıkılıp yıkılmamasına indirgemektir. Oysa modern kentler birbirine bağımlı sistemlerden oluşur. Elektrik olmadan haberleşme, haberleşme olmadan müdahale, ulaşım olmadan sağlık hizmeti, su olmadan barınma; limanlar, viyadükler, köprüler ve yollar olmadan da lojistik sürdürülemez.
DEPREM GÜVENLİĞİ AYNI ZAMANDA SOSYAL ADALET MESELESİDİR
Bir yurttaşa yalnızca “Binanız riskliyse yenileyin.” demek kamu politikası değildir. Yurttaşın bunu gerçekleştirecek ekonomik gücü yoksa risk ortadan kalkmaz. Kamusal çözüm; riskli yapıların tespitinden finansmana, geçici barınmadan kiracı haklarına, yerinde dönüşümden mahalle dokusunun korunmasına kadar uzanmalıdır. Kentsel dönüşümün önceliği rant değil risk olmalıdır. Kamu kaynakları arsa değeri en yüksek alanlara değil, can kaybı potansiyeli en yüksek bölgelere öncelik vermelidir. Deprem güvenliği piyasanın kendiliğinden çözeceği bir hizmet değildir.
Güvenli barınma kamusal bir haktır. Bir yurttaşın depremde hayatta kalma olasılığı; gelirine, mülk sahipliğine, oturduğu mahallenin rant değerine veya bireysel kredi kapasitesine bağlı olmamalıdır. Bu nedenle afet politikasının teknik olduğu kadar toplumcu ve kamucu bir çerçeveye de sahip olması gerekir.
SONUÇ
17 Ağustos 1999’da kaybettiğimiz yurttaşlarımızı saygıyla anıyoruz. Bugün artık onları anmanın gerçek karşılığı aynı kayıpların yeniden yaşanmaması için gerekli önlemleri almaktır. 17 Ağustos’tan bugüne Türkiye önemli bir bilimsel ve teknik birikim kazandı. Fayları daha ayrıntılı tanımlıyor, yer hareketini daha gelişmiş ağlarla ölçüyor, yeraltını daha yüksek çözünürlükle görüntülüyor ve uydu teknolojileriyle milimetre ölçeğindeki deformasyonları izleyebiliyoruz. Yapı performansı ve deprem senaryolarına ilişkin değerlendirme kapasitemiz de önemli ölçüde gelişti. Artık “Bilmiyorduk.” diyebileceğimiz bir dönemde değiliz. Bugünün temel sorunu bilginin yokluğu değil, üretilen bilginin karar süreçlerine ve uygulamaya yeterince yansımamasıdır. Güvenli kentler şansa, piyasanın işleyişine ya da yurttaşların bireysel ekonomik gücüne bırakılamaz.
Güvenli kent; bilimsel bilgi, mühendislik, planlama, kamusal denetim ve sosyal devlet anlayışının birlikte işletilmesiyle mümkündür. Güvenli kent ayrıcalık değil, haktır. 17 Ağustos’ta kaybettiklerimize karşı en büyük sorumluluğumuz, bir sonraki büyük depremden sonra aynı cümleleri yeniden kurmamak; önlenebilir can kayıplarını önlemek için gerekli adımları bugünden atmaktır.“






