Hüsamettin Cindoruk ANISINA “Siyaset bütündür, farklılıkları önemli değildir”
“Siyaset bütündür, farklılıkları önemli değildir”
Hüsamettin Cindoruk
Her daim, dün olduğu gibi bugün de Türkiye siyasetinin tam ortasında yer alan, Yassıada Mahkemeleri’nin canlı tanığı olan en özel isim Hüsamettin Cindoruk’la röportaj yapmak bana büyük bir onur ve gurur verirken, mesleğim açısından da önemli bir kariyer noktasıdır. Siyaseti yakından takip eden, geçmişe ve bugüne dair yorum ve analizler yapmaya çalışan bir gazeteci olarak aklıma gelen tüm soruları Hüsamettin Bey’e sordum. Aldığım yanıtlar benim açımdan doyurucu ve mantık çerçevesindeydi. Röportajdaki bazı bölümleri, kişilerin özel hayatları ile ilgili olabileceğini düşünerek paylaşamıyoruz.
Hüsamettin Cindoruk sorularıma hiçbir şekilde politik yanıtlar vermedi. Net ve açık yüreklilikle düşüncelerini bizimle paylaştı. Az bilinen ya da bilinmeyen birkaç anı ve görüşler de bu söyleşimizin içinde yer alıyor. “Özellikle altını çiz” dediği noktalar var ki, bence tam anlamıyla tez konusu. Hüsamettin Bey’in röportajımızın en sonunda; “Şu teminatı veriyorum ki; inanmadığım, çok iyi hatırlamadığım hiçbir şeyi bu röportajda söylemedim…” sözlerinden dolayı da onur duyduk. Son olarak Hüsamettin Cindoruk ile yaptığımız bu röportajı, Demokrat Parti ve Adalet Partisi’ne gönül vermiş olan rahmetli babam Rıdvan Bozoğlu ile özgürlük ve demokrasi adına yaşamını yitirmiş yurtsever insanların anısına adıyorum…
Şöyleşi: Fatih Bozoğlu-2018
Söyleşimiz sizin yaşam öykünüzden bazı bölümleri kapsayacak. Dileğimiz bilinmeyen ya da az bilinen taraflarınızı da okurlarımızla paylaşmak ve bir sonraki kuşağa aktarmak. Eğer siz de uygun görürseniz en başından, hatta biraz daha geriye giderek kökeninizden başlayalım isteriz…
“Birinci Mehmet Akif 100 puan, ikinci Emin Zihni Bey 95 puan. 5 puan kırılmasının sebebi de ahlak notu. Jön Türklük yaptığı için dedemin notunu 5 puan kırmışlar. Fakat anneannemden duyduğum kadarıyla Mehmet Akif Bey ile dostlukları sürmüş. Dedem erken ölmüş. Mehmet Akif Bey her zaman aramış sormuş. İlk oğlunun adını da Emin koymuş; düşünün o kadar yakınlar. Allah rahmet eylesin, Mehmet Akif Bey öldüğü zaman anneannem çok büyük matem tuttu. Tabiatın bir lütfu diyebiliriz; Mehmet Akif Bey benim de yazıhanemin bulunduğu Mısır Apartmanı’nda vefat etmiş. Şimdi Kültür Bakanlığı benim üst katımdaki daireye Mehmet Akif Kültür Merkezi kuruyor. Mehmet Akif Bey ile bağlarımız öyle. Bizim aile olarak ona hem hayranlığımız, hem bağlılığımız, saygımız ve sevgimiz sonsuz…”
Anneniz eğitimli olduğuna göre, anne tarafınız eğitime önem veren ve modern bir aileydi sanıyorum. Annenizin tarafı nasıl bir aileydi?
“Dedem Emin Zihni Bey sonra siyaseti bırakmış ama zor bir dönem yaşamış. Yedi sene Fizan’da sürgün kalmış. Annem dedemi sekiz yaşında görmüş. O anı öyle güzel anlatırdı ki; 1908 yılında af çıkmış, o zamanki İttihat ve Terakki dedemi vapurla getirmiş. Annem de rıhtımda dedemi karşıladığı zaman kurdele takmışlar. Kurdelede de ‘müsavat’ yani ‘hürriyet’ yazıyor. Sekiz yaşında bir kız çocuğu ile karşılaşmış dedem. O ıstırabı anneannem, dedem ve annem de yaşarlardı. Abdülhamit’e de çok dua ederlerdi.
Annem 1902 yılında Halep’te doğmuş. Sebebi de şu; dedemi Fizan’a sürmeden önce Abdülhamit, Halep’e kalebent olarak yollamış. Kalebent şudur; rütbesi alınmadan, bir kalenin içinde yaşamak. Bir nevi sürgün. Dedem de askerî baytar olarak anneannem ile Halep’te yaşamış. Annem de işte kalebent olarak dururken olmuş. Annem Ganimet Hanım bir yaşındayken, dedemi bu defa Fizan’a sürmüşler. Bir senede gidiyorsun, bir senede geliyorsun. Bir okka buğday veriyorlarmış. Onu ya değirmende öğütüp satıyorsun ya da ekmek olarak kullanıyorsun. Allah’tan bir kuşak önceki dayımız orada mutasarrıfmış. O bunları himayesi altına almış da açlıktan ölmemiş.
Sonra hürriyeti iade edilince 1908 yılında çok zor şartlarda uzun bir yolculuk yapıyorlar. Önce çölü aşmak gerekiyor. Eğer başarabilirsen o zaman memlekete dönebiliyorsun. Onun için dayım tarafı soyadını Çölaşan olarak almışlar. Gazeteci Emin Çölaşan da benim dayımın oğludur. Emin’in babası Profesör Ümran Emin Çölaşan vardır. İşte Çölaşan soyadını o aldı. Kahırlı bir hayat sürmüşler. Annem çok milliyetçi bir kadındı. Üç tane işgal görmüş. İzmir’in işgalini görmüşler, Bursa’ya kaçmışlar. Bursa işgalini görmüşler, İstanbul’a kaçmışlar. Sonra da İstanbul işgalini görmüşler. Onun için çok şiddetli bir Yunan düşmanıydı. Yani milliyetçi bir kadındı. İzmir’de, Bursa’da, İstanbul’da işgal kuvvetlerinin yaptığı mezalimi yaşamış ve bilen bir insandı. Bu arada babası da aynı sıkıntıları yaşamış, savaş görmüş. Çok aşırı milliyetçiydi. Rum bakkaldan alışveriş bile yapmazdı. Aradan bunca sene geçtikten sonra hepsini saygıyla anıyorum. Yaşadıklarından ötürü de düşüncelerini tenkit etmiyorum. Çünkü biz onların yaşadıklarını yaşamadık. Biz çeşitli demokratik sıkıntılar da yaşasak, özgürlük içinde yaşadık, özgür bir ülkede yaşadık. Ben özgür bir ülkede doğdum. Onun için de hem Mustafa Kemal’e, hem de bütün silah arkadaşlarına, hem de emeği geçen herkese her zaman minnet duydum…”
Ankara’yı konuşalım isterseniz…
“Ben doğduktan altı ay sonra Ankara’ya gelmişiz. O zaman Ankara 200 bin nüfuslu küçük bir şehir. Kasaba irisi derler. Babam Ankara’da imar planını yapan Alman plancı Hermann Jansen’in yanında mühendis olarak çalıştı. Alman bir şehircilik uzmanıydı. Ankara ile ilgili bir proje yapıyor. Hatta Atatürk’e; ‘Kaç nüfuslu bir şehir düşünüyorsunuz? Ona göre plan yapayım…’ demiş. Atatürk de; ‘300 bin nüfuslu olarak…’ telaffuz etmiş. Şu an bize çok küçük bir rakam gibi geliyor olabilir. 1950 yılında Ankara nüfusu 300 bindi. Atatürk öngörüsüz biri değildi yani. Atatürk’ün aklına 80 milyonluk bir Türkiye gelmemiş haliyle. İstanbul’dan sonra Ankara’ya nakletmek, inşa etmek ve hatta ihya etmek büyük bir hadisedir…”
Eğitim hayatınız da doğal olarak Ankara’da başladı değil mi?
“1939 yılında Çankaya İlkokulu’na başladım. Çok devrimci bir ilkokuldu. Başöğretmeni Rasim Bey de öyleydi. Başöğretmenimiz Rasim Akın, Ankara’nın tenis şampiyonuydu. Düşünün artık. Çankaya İlkokulu’nda kimler vardı dersen; Erdal İnönü vardı, Özden Toker vardı, Yüksel Menderes vardı. Böyle bir ilkokuldu. Ben 1. sınıftayken onlar 3. ya da 5. sınıftalardı. Özden Hanım duymasın, galiba bitirmişti. Çok kaliteli bir eğitim aldığımı söyleyebilirim ilkokulda. Demokratik, milliyetçi, cumhuriyetçi ve elbette Atatürkçü bir eğitim aldık. İlkokulu bitirince Ankara Atatürk Lisesi’ne geçtim. Devlet lisesidir. Orada hem ortaokul, hem de liseyi bitirdim…”
Ben TED’e gittiniz diye biliyorum. Yanılıyor muyum acaba?
“Bir sene TED’e gittim. Fakat okul bizim eve uzaktı. Altı yaşında bir çocuk için uzak bir mesafedeydi. Oysa Çankaya İlkokulu’nun hemen önünden otobüs geçiyordu. Biz Kavaklıdere’de oturuyorduk. Kapıdan alıp kapıya getirir gibiydi. Çok kolaylık vardı. Ankara kışları çok soğuktu. İşte o nedenle TED’i bırakıp Çankaya İlkokulu’na devam ettim…”
Atatürk Lisesi de birçok değerli insan yetiştirmiş bir okul değil mi?
“Atatürk Lisesi bugün de iyi bir okul. Pek çok mezunu belli noktalara gelmiş. Mesela Hikmet Çetin var. Benden sonra o liseyi bitirmiştir. Menderes de o liseyi bitirmiştir. Adnan Bey’in çocuklarının hepsi Atatürk Lisesi mezunudur. Erdal Bey ise Gazi Lisesi’ni bitirmiştir. Bizim ise eğitimimizde çok önemli hocalarımız olmuştur. Lisede de çok iyi bir eğitim gördüğümüzü rahatlıkla söyleyebilirim…”
Hukuk özellikle mi seçildi? Başka bir dal düşünmediniz mi?
“Liseyi 1950 yılında bitirdim. Hukuk fakültesine gitmeyi düşünüyordum. Zaten hukukçu olmayı da kafama koymuştum. O zaman bugünkü gibi üniversitelere giriş sınavı yoktu. Olgunluk diplomamız vardı. Eğer diplomanız iyiyse gidip yazdırıyorsunuz. Dört beş arkadaş gittik beraber. 1950’de yazıldık, 1954 yılında hiç sene kaybetmeden tamamladık…”
50’li yıllar çok partili döneme geçişin olduğu zor yıllar, sancılı yıllar. Sizin de öğrenci olduğunuz dönem. O dönemle ilgili bize bir şeyler anlatır mısınız?
“50 devrimi olduğu zaman, yani iktidar değiştiğinde ben lise son sınıfta yahut Hukuk Fakültesi birinci sınıftayım. O yaştaki bir genç için ne kadar önemli bir hadisedir, düşünebiliyor musunuz? Çünkü bir yandan ailemizde Demokrat Parti milletvekilleri var, bir yandan da Şevket İnce diye yengemin babası var. O da Demokrat Parti’nin ilk bakanlarından; Millî Savunma Bakanı. Demokrat Parti’ye bir yakınlığımız, meylimiz var. Aileden gelen öyle bir tandans var. Ben kendimi Demokrat Parti’de buldum. 1952’de 19 yaşında Demokrat Parti’nin evvela Çankaya’daki ocağına kaydoldum.
Şu anda herkesin gıpta edeceği bir şey vardı; haftada veya 15 günde bir ocak toplantıları yapılırdı. O ocaklar adeta eğitim merkezi gibiydi. Çankaya ocağında her hafta salı veya çarşamba, günü gününe bir toplantı yapılır, konuşmalar ve durum muhasebesi yapılırdı. Evvela orada konuşulanları dinledim. Sonra ben de konuşmaya başladım. O konuşmalardan bir iki tanesini de Zafer Gazetesi yayınladı. Genç bir adam böyle söylüyor diye.
Demokrat Parti’nin o zaman Gençlik Kolları yok, ama CHP’nin çok kuvvetli bir Gençlik Kolları var. Suphi Baykam vardı, ressam Bedri Baykam’ın babası, gençlik kollarındaydı. Sonra Altan Öymen geldi. İnönü konsere gidiyor, onlar alkışlıyorlar, halkı coşturuyorlardı. Çok aktiflerdi ve dikkat çekiyorlardı. Örneğin İnönü, İş Bankası’nın Yenişehir Şubesi’nden emekli maaşını çekmeye gidiyor, bunlar orada birikip tezahürat yapıyorlardı. Bu aksiyonu da gazeteler yazıyordu. Küçük bir aksiyon ama gazeteler yazınca doğal olarak Türkiye’de İnönü’ye karşı bir sevgi gösterisi olarak yansıyordu.
Adnan Menderes karar vermiş, Demokrat Parti Gençlik Kolları kurulacak. Herkes Demokrat Parti’nin Gençlik Kolları kurabilecek kadar bir birikimi olmadığını düşünüyordu. Halbuki vardı. ‘Genç Demokratlar Teşkilatı’ diye bir şey kurduk. İngilizlerin muhafazakâr bir parti örgütü vardı, oradan esinlendi Adnan Bey. Muhlis Ete diye bir milletvekilini de başımıza koydu. İktisat profesörü, çok da sakin, babacan bir adam. Bize Atatürk Bulvarı’nda bir daire tuttular. Beni de başkan seçtiler. Hukuk Fakültesi 3. sınıfa geçmiştim. Bu tür aktivitelere ayıracak daha çok zamanım vardı. Gençlik Kolları olarak Türkiye’nin pek çok ilinde teşkilatlandık.
1954 seçimlerinde bize de görev verdi parti. Ankara’da Cebeci Çayırı var, mitingler orada yapılırdı. 1954’te Cebeci Çayırı’nda yapılan o mitingde konuştuğumu hatırlıyorum. O zaman senaryolu mitingler yapılıyordu. Gençlik Kolu Başkanı, Kadın Kolu Başkanı, sonra bir milletvekili ve son olarak da varsa genel başkan ya da kim görevlendirildiyse, o konuşma yapıyordu. Öğlen 12’de ben konuştum, Meliha Hanım vardı, kadın kolları başkanımız, o konuştu. Sonra Samet Ağaoğlu konuşmuştu. O zaman Millet Partisi yeni kurulmuştu, Bölükbaşı konuşuyordu. CHP’den Halil Sezai Erkut konuşuyordu.
1954 seçimlerinde Demokrat Parti büyük bir başarı kazandı. Zannediyorum Türkiye siyasi tarihinde böyle bir başarı bir daha kazanılmadı. Oy oranı %55-57 civarındaydı. Düşünün, CHP’ye 34 mebus düştü. Bir süre sonra yozlaşma başladı. Kavgalar, gürültüler, itibarsızlaştırmalar… Ekonomi iyiydi. 1950-1957 arası Demokrat Parti’nin Türkiye’ye getirdiği demokratik bir inkılap olmamıştır, doğrudur. Ama iktisadi gelişme müthişti. Türkiye her şeyle o zaman tanıştı…”
Marshall yardımı ve NATO konusuna gelelim mi?
“Marshall yardımı ve NATO da dâhil, hepsinin ilk müzakereleri İsmet İnönü başbakanlığı zamanında başlamış. Sonra Demokrat Parti iktidara gelince bu anlayışı devam ettirmiş. Hatta Celal Bayar’dan duyduğuma göre, Bayar son imzayı atmadan önce İnönü’yü davet etmiş ve İnönü’ye; ‘NATO o zaman Türkiye’den yedi vilayet istiyor. Boğaz statüsünün değişmesini istiyor. Ordu gayet sıkıntıda ve bakımsız bir durumda. Alet edevatı yok. Topu tüfeği eksik, savaşacak durumda ama silahsız savaşacak. Böyle bir şey düşünüyoruz. Siz ne dersiniz? Siz vaktiyle generaller ile çalıştınız ve bu konuda tecrübelisiniz. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?’ diye sormuş. İnönü de ‘Başka çare var mı?’ diye cevap vermiş. Bayar, ‘Peki sizin dönemde neden girmediniz?’ diye sorunca, İsmet İnönü ‘Aldılar da biz mi girmedik?..’ cevabını vermiş.
Çünkü NATO’nun çok dikkat çeken bir şartı var; sadece demokratik ülkeleri alıyorlar. NATO sadece bir askerî pakt değildir. NATO aynı zamanda demokrasiyi ve özgürlüğü savunmak için kurulmuş bir örgüttür. ‘Şimdi alıyorlarsa girelim…’ demiş. Bu konuda meclisteki oylamada da partiler arası ittifak oldu…”
Marshall Yardımı da bu ittifak içinde mi imzalandı?
“Hayır, yardım zaten İnönü döneminde başlamıştı. Truman Doktrini derler. Aslında Ruslara ve komünizme karşı liberal demokrasi ve özgürlükleri koruma altına alma hadisesidir. Maddi manevi yardım vardı, sonra buna askerî yardım da eklendi…”
Yılların siyasetçisi olarak sormak istiyorum. Sizce bu doğru bir karar mıydı? Aslında bağımsızlığımızı kaybetmek anlamına gelmiyor muydu? Özellikle biz sol görüşlülerin en çok kullandığı argümandır. “Bağımsız Türkiye” anlayışı ve felsefesi Marshall yardımından sonra yok olmuştur, diyebilir miyiz?
“Siz eğer bağımsızlık fikrine sadakatle bağlıysanız, kimse bağımsızlığınızı sizin elinizden alamaz. Bugün de tartışılıyor. O zaman iki cepheye ayrılmış bir dünya vardı. Sovyetler Birliği’nin temsil ettiği fevkalade doktrinel bir idarî yönetim ve karşıtlığı vardı. O bakımdan bloklardan birini seçmek zorundasınız…”
Seçilmeseydi olur muydu? Yani bağımsız kalsaydık, her iki bloğa da eşit uzaklıkta ya da yakınlıkta olabilseydik.
“Demokrasiyi yaşatmak için ekonomik gelişmeye ihtiyaç var. Ekonomik şartlar çok zayıf Türkiye’de. 1954 yılında 40 bin traktör ortaya çıktığı zaman, bu bir mucize demiştik. Bugün ise milyonlarca traktörümüz var. Marshall yardımı ve Truman Doktrini, Batı demokrasilerini güçlendirmiştir. Bu doğrudur. Bunu güçlendirirken de Türkiye dâhil her yerde buna muhalefet edenler fikirlerini söylemiştir. Eğer seçimleri kazanıp iktidar olsalardı, durdurabilirler miydi? Ben sanmıyorum. Nitekim Avrupa’da pek çok ülkede sosyal demokratlar, sosyalistler iktidar oldukları halde bu yardımları almaya devam etmişlerdir…”
Ekonomi ile ilgili söyledikleri ise bugün bile değerlendirmeye değer ve iktidardaki hükümetlere veya iktidarı hedefleyen siyasetçilere ışık olur, diye düşünüyorum.
“Ben ekonomi dersinde bir travay hazırladım. Savaş ekonomisinden, barış ekonomisine geçiş. 22 yaşında bir gençtim ama araştırdığımda şunu gördüm; Amerika’daki savaş ekonomisi müthiş bir ekonomi. Adamlar bir günde bir uçak, bir savaş gemisi yapıyorlar. İnanılmaz güçlü bir ekonomi. Büyük bir sanayi ve endüstri var. O yıllarda da, hatta şimdi bile başa çıkmak mümkün değil. Rusya’yı çökerten Amerika’nın ekonomik gücü değildir. Bana göre endüstriyel gücüdür. Üretimi ve yüksek teknolojisi, yani uçağından denizaltısına kadar büyük bir üretim söz konusu.
Araştırdığımda fark ettim ki Amerika bunu planlı biçimde savaş ekonomisinden barış ekonomisine çeviriyor. Bu sistemi kullanarak buzdolabı yapmaya başlıyor. Kendi evimizden bildiğim bir şey var, bizzat şahit olduğum bir şey. 1945’te savaş bitti ve 1946’da bizim evimize çamaşır makinesi girdi. Orta halli bir ailenin biraz üstündeydik ama evimizde o güne kadar çamaşır makinesi yoktu. Eski bir buzdolabımız vardı. Sonra daha iyi, markalı bir buzdolabı geldi. Avrupa da barış ekonomisine geçti. Barış ekonomisine geçince eldeki savaşa göre hazırlanmış silah fabrikaları bu sefer üretimi sivil ihtiyaçlara göre değiştirdi. Hazırdı zaten fabrikalar. Şunu söylemek istiyorum; savaş ekonomisinden barış ekonomisine geçince üretim daha çok konfor ve tüketim ekonomisi üstüne kuruldu…”
Demokrat Parti bekleneni verdi mi?
“Ben Demokrat Parti ile 1954’te gerçekleştirilen kongre sonrasında, 1955 yılında ihtilafa düştüm. Sadece ben değil, pek çok kişi Demokrat Parti ile ihtilafa düştü. Demokratik haklar konusunda birtakım arızalar çıkarıldığını gördük. Hüseyin Cahit Yalçın’ı tutukladılar mesela. 80 yaşında bir gazeteci ve yazar. Bildiğiniz gibi bu sıkıntılardan dolayı Demokrat Parti’den ayrılan bir grup, 1955’te Hürriyet Partisi kurdu. Milletvekillerinin önemli bir kısmı bakanlık yapmış ve 1946-1950 devresinde Demokrat Parti saflarında yoğun faaliyet göstermiş isimlerden oluşan Hürriyet Partisi’nin başına başlangıçta parti başkanı olan Ekrem Hayri Üstündağ, sağlık sebeplerinden ötürü görevini Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu’na devretmişti. Turan Güneş onlarla beraberdi. Benim de içinde olduğum genç demokratlar Hürriyet Partisi’ne katıldık. Hürriyet Partisi bence Demokrat Parti’nin bir hizbidir. Gönüllerimiz Demokrat Parti’deydi. Nitekim 1957’de yönetici lider kadrosu CHP’ye gitti, bizler de Demokrat Parti’ye döndük. İçimizden gelmedi aslında. Adnan Bey bizi bundan sonra demokrasi gelecek diye kandırdı diyebilirim…”
Adnan Bey ve Celal Bey ile tanışmanızı anlatır mısınız?
“Adnan Bey, babamın arkadaşı. Babam ilk mühendis çıktığı tarihlerde Aydın Demiryolu’nda çalışmış. Orada da Türk Ocağı Başkanlığı yapmış. Adnan Bey de Türk Ocağı futbol takımında sol bek, sol açık oynarmış. Babamla tanışıklığı ve arkadaşlığı oradan. Beni severdi, hatta bazen de kızdırırdı beni. Demokrat Parti’ye çağırdığı zaman terbiyeli genç çocuklar gibi gidip elini öptük. 1959 yılıydı yanlış hatırlamıyorsam. Bu arada ben politikaya biraz daha ara verdim, avukatlık yaptım. Yeni bir avukat için politikaya vakit ayırmak çok zor. 1960 yılında da Demokrat Parti Ankara İl İdare Kurulu’na üye yaptılar bizi. Demokrat Partili gençler olarak, özellikle Adnan Bey’in avukatı Talat Hasan’la beraber gidişat için çok uyarılarda bulunduk. Allah rahmet eylesin, Adnan Bey ha bugün, ha yarın işler düzelecek deyip durdu. Sonra işler karıştı ve 27 Mayıs darbesi geldi…”
Adnan Menderes gücünü mü kaybetti?
“İnsanlar kanmayı severler, siyasi liderler de kandırmayı severler. Maalesef bugün de aynı şekilde. 1957 seçimlerini çok iyi hatırlıyorum. 1957 seçimlerinde biz Hürriyet Partisi olarak gayret gösterdik. Benim yaşım müsait olmadığı için ben aday olamadım. Ama pek çok arkadaşımız aday oldu. Hürriyet Partisi yüzde 5,5-6 oranında oy aldı ve meclise dört mebus soktu. Fethi Çelikbaş ve Burdur’dan dört arkadaş. O zaman baraj değil, ekseriyet sistemi vardı. Hürriyet Partisi, Demokrat Parti’nin oylarını çaldı. Demokrat Parti’nin oyu düştü. CHP bu bölünmeden faydalandı ve meclise 175 mebus soktu. Turan Feyzioğlu meclise girdi. Hürriyet Partisi kendi içindeki gelişmeyi tamamladı ve 1959’da ilhak etti. Ben karşı durdum, biz katılmadık. Coşkun Kırca da vardı, onlar CHP’ye katıldılar, çoğu da 61 döneminde milletvekili oldular, kurucu meclise girdiler…”
Demokrat Parti’nin düşüşü ekonomik sıkıntılara mı bağlıdır?
“57 senesinde Demokrat Parti büyük bir travma yaşadı. Hatta Menderes ‘Allah bir daha bana bugünleri yaşatmasın…’ demişti. Çünkü meclisteki çoğunluğu kaybetmişti. Aynı zamanda da iktisadi sıkıntı… Çünkü Demokrat Parti’nin yaptığı yatırımlar üst üste gelince krediler bulundu ama tam geri dönme olmamıştı. Neyse ki 4 Ağustos 1958 yılında Demokrat Parti devalüasyon yaptı; unutulmuş bir hadisedir. Dolar 2 lira 80 kuruştan 9 liraya çıkarıldı. İşte ondan sonra Demokrat Parti tepetaklak gitmeye başladı. Fiyatlar arttı, sıkıntılar başladı. Tabii mecliste de muhalefet arttı. Bana sorarsan Adnan Menderes’i sıkıştıran ekonomik sebeplerdir. Demokrasiye doğru yaklaşan bir hamle yapmıştır ama yeterli olmamıştır. 1959 yılında Londra uçak kazasının ardından da bir bahar havası estirmiştir. Herkes Demokrat Parti döneminde çok ağır baskılar olduğunu zannediyor. Ama değildi. Zaman zaman olmuştur baskılar fakat söylenildiği ve abartıldığı şekilde olmadı…”
Basın özgürlüğü ne durumdaydı o dönemde?
“Üç kişilik bir Basın Ceza Mahkemesi vardı. Onlara karışmazlardı. Mesela Metin Toker’in bir mahkûmiyeti, davacısı Nihat Erim’den kaynaklıdır. Kendi aralarındaki ihtilaftandır. Adnan Bey’in basına da çok büyük bir muhalefet yaptığı söylenemez. Uçak kazasından sonra İnönü’nün Ankara İstasyonu’na gelip Adnan Bey’i karşılaması bir bahar havası estirmiştir. Türkiye’nin asıl sıkıntısı anayasasıdır. 1924 Anayasası kendi içinde tutarlı bir anayasadır ama demokratik bir anayasa değildir. Hiçbir hak ve özgürlük yok, teminatlar yok, Anayasa Mahkemesi yok, yargı bağımsızlığı yok. O nedenle anayasa iktidara geniş bir güç getiriyordu. Bugün de söylüyorum, Türkiye 1957-1960 arasını yaşıyor. Çünkü bir kişiye verdiğin otoritenin frenleri kalmamıştır. Denetim ve gözetimi mümkün değil, murakabe mümkün değil. İnsan ahlakı, hırsı, siyasi iktidar olarak yaptığımız teşebbüslerde uğrayacağınız başarısızlıklar olacaktır. Onları telafi etmek için baskıyı artırıyorsunuz…”
Hüsamettin Cindoruk’un değerlendirmeleri ve analizleri, geçmişten bugüne ışık oluyor. Kıbrıs konusunda söyledikleri ise oldukça can sıkıcı.
“Her zaman söylediğim bir şey var; Kıbrıs bugün Türkiye’nin başındaki en büyük derttir. Kıbrıs’ta çıkmaza girdik. Bugünkü Kıbrıs idaresindeki Mustafa Akıncı bir Türk milliyetçisi değildir. Rauf Denktaş bir Türk milliyetçisiydi. O bir Kıbrıslıydı. Kıbrıs’ın menfaatlerini düşünüyordu. Kıbrıs konusunda herkesin sağır, dilsiz ve kör olduğunu görüyorum. Rauf Denktaş öldükten sonra ekolü bir süre devam etti. Ama şimdi görüyorum ki Rauf Denktaş’ın ekolü kaybolmuş. Şimdi pazarlıklar ortaya çıkacaktır. İsrail Kıbrıs’ta üs kuracak, bu aşamada müzakereler var. Doğalgaz ve petrol bulunduğu için Kıbrıs giderek önem kazanıyor. Fatin Rüştü Zorlu’yu rahmetle anıyorum. Türkiye’nin son yüzyıldaki en iyi Dışişleri Bakanı’dır. Londra ve Zürih anlaşmaları ile elde ettiği başarı, onu minnet ve rahmetle anmamız için sebep olmalıdır. Diğer yandan da Yassıada Mahkemesi’nin yıldızıdır. Orada da yaptığı cesur konuşmaları bugün de takdir ve saygı ile anıyorum. Kıymetini bilemedik. Şimdi Türkiye’nin elinde anlaşmalar var. Londra ve Zürih anlaşmaları Montrö’den sonra Türkiye’nin askerî saha dışında elde ettiği en büyük siyasi başarılardır. Bugün o sayede bir kolordumuz Kıbrıs’ta. Biz Kıbrıs’ın güvencesi ve teminatıyız. İşte o anlaşmaların sarsıntıya girdiğini düşünüyorum. Bütün siyasetçilerin de Kıbrıs meselesini ön plana almalarını tavsiye ediyorum…”
Kıbrıs Türkiye’nin bir kamburu mudur? Kıbrıs hep çözülemeyen bir dert, bir kambur olarak değerlendirildi ve o şekilde de değerlendirilmeye devam ediliyor sanki…
“Böyle düşünmek kesinlikle büyük bir hatadır. Shakespeare’in Othello diye bir piyesi var. Bunu rahmetli Fatin Rüştü Zorlu Yassıada Mahkemeleri’nde hatırlattı. Diyor ki; ‘Kıbrıs Türkiye’nin güvencesidir…’ Shakespeare söylüyor bunu kaç asır evvel. ‘Türkler Kıbrıs’tan vazgeçmezler…’ diyor. Çünkü Kıbrıs, Anadolu’nun muhafızıdır, ileri karakoludur. Doğu Akdeniz’de İskenderun ve Kıbrıs, Türkiye’nin güvencesidir. Doğu Akdeniz’de Türkiye bugün varsa, Kıbrıs ve İskenderun limanlarından ötürüdür. Onun için birlik ve beraberlik ruhu içinde hareket edilmelidir, iç kavgalar bırakılmalıdır…”
Anladığım kadarı ile sizin de hassas konularınızdan birisi Kıbrıs.
“Elbette. Gençliğimizde çok destek verdik Kıbrıs meselesine. 1958 yılında Anıtkabir’de yapılan Kıbrıs Mitingi’ne konuşmacı olarak katılanlardan biriyim. Kıbrıs konusuna en çok önem veren Fatin Rüştü Zorlu’yu bugün de saygıyla anıyorum. Onu asanları da lanetliyorum. Fatin Rüştü Zorlu’nun yaşamını tez konusu yapanlar bana gelip, ona olan hayranlıklarını ifade ediyorlar. Bilhassa Barış Davası’nın sanığı Mahmut Dikerdem’in “Salon Verir, Sokak Alırız” kitabını okumalarını tavsiye ediyorum. Bir Marksist büyükelçi, Fatin Rüştü Zorlu hakkında neler söylüyor okusunlar…”
1960 yılına geldiğinizde darbe olacağını hissettiniz mi?
“Hissettik tabii. Sıkıyönetim ilan edilmişti. CHP mayıs ayında 555K diye bir hareket yapmıştı. O hareketi yapan da çok sevgili arkadaşım Orhan Birgit’tir. O tanzim etmişti. Çünkü onlar da haklı bir nefes almak istiyorlardı iktidara karşı. İşte o bilinen, Adnan Bey’i durduran gençlerin, ona sataştığı hareketti…”
O sataşan ve ‘Özgürlük istiyoruz…’ diyen kişi Deniz Baykal mı?
“Hayır. Deniz Baykal değildi…”
Ama Deniz Baykal, üzerine yapışan bu hareketi hiçbir zaman yalanlamadı. İşine mi geldi?
“İşine gelmiştir. O dönem CHP Gençlik Kolları Başkanı bir avukat arkadaşımdı…”
Aslında bu bilgi ile tarihe not düştük. Söylendiği gibi Adnan Menderes’in yakasına yapışıp “Hürriyet istiyoruz!” diyen kişi Deniz Baykal değilmiş. Böylelikle bir tarihî gerçek ortaya çıkarken, bir tarihî yanlış da düzeltilmiş oldu.
“Deniz Baykal benim eski bir arkadaşım. Beraber Zincirbozan’da 4 ay kaldık. Allah şifalar versin. Belki Deniz Baykal da orada bulunmuş olabilir. Hatırlamıyorum. Ben o tutanı biliyorum. İsmini direkt olarak söylemek istemiyorum ama CHP’nin Ankara İl Başkanıydı. Adını söylemedim ama tarif ettim. İsteyen araştırır bulur…”
(Usta siyasetçi Hüsamettin Cindoruk, akıllı bir manevra ile durumu kontrol altına alıyor ve gereken mesajı da aktarıyor.)
“Ayrıca Adnan Bey de bundan memnun oldu. ‘Tutun yakamdan…’ dedi. Adam da geldi yakasından tuttu. ‘Benden ne istiyorsunuz?’ dedi. ‘Hürriyet istiyoruz!’ dedi. ‘Başbakanın yakasına yapışıyorsun, bundan büyük hürriyet olur mu?’ cevabı ile Adnan Bey bu durumu kendi lehine çevirdi…”
Aslında bu olaylar ile darbenin ayak sesleri duyulmaya başlanmış…
“Şimdi 1957 seçimlerindeki başarısızlık, Adnan Bey’i 18 Nisan 1960’ta tahkikat komisyonu kurulmasına mecbur etmiştir. Ben, hesap vermekten korkan adamdan korkarım. Hesap vermekten korkan adam her şeyi yapar. O iyi bir adamdır ama hesap vermekten korktuğu için o iyiliğini kullanamaz…”
Adnan Menderes’in özel yaşantısı da 27 Mayıs ihtilalini tetiklemiş midir?
“Sanmıyorum. Adnan Bey’in özel yaşantısı o dönem Türkiye’nin çok dikkatini çekmemiştir. Hatta Adnan Bey hoş görülmüştür. Adnan Bey’e yakıştırılmıştır. Bebek Davası Yassıada’da görüldü. Tamamen siyasi bir davadır. Şimdi kimsenin bilmediği bir şey söyleyeyim. Bebek Davası’nı evvela açmadılar. Takipsizlik kararı verdiler. Millî Birlik Komitesi baskı yaptı, kararı bozdu ve yeniden dava açtı. Millî Birlik Komitesi’nin siyasi amaçlı açtığı bir davadır ve ayıp etmiştir. Millî Birlik Komitesi üyelerine yakışmadı. Özel hayatını sanki ortaya çıkararak Adnan Bey’i küçük düşüreceklerini, itibarsızlaştıracaklarını sandılar ama kadın geldi, ‘Ben onu sevdim’ dedi. Laf bitti. Böyle bir dava yoktu, davayı icat eden Millî Birlik Komitesi olmuştur. Siyasi bir davadır. Parantezi kapatalım…”
Bu parantezi kapatalım ama başka bir parantez açalım. Yine belki çok kişinin bilmediği bir şey vardır. Sizin yaptığınız bir eylem vardı orada. Cezaevinde de yattınız bu konuyla ilgili. Bu davanın siyasi olduğunu düşündüğünüzü ifade ettiniz ve…
“O konu şudur; Yassıada’da mahkeme başkanı, çok kötü bir şey söylemek istemiyorum ama en hafif kullanacağım kelime ile gaddardı ve hukuk dışı davranışları bulunan bir hakimdi. Mahkemede çok baskı yaptı bize. O baskıya karşı toptan söylenmiş bir söz: ‘Eğer kararlarınız önünüzdeki sümenin altındaysa çıkarın ve okuyun. Ne siz uğraşın, ne biz uğraşalım…’ dedim. İşte o sözüm nedeni ile altı ay hapse mahkûm oldum. İki ay da hapis yattım. Hem de çok zor şartlarda…”
Çok zor şartlar derken?
“Balmumcu’da bir sıkıyönetim hapishanesinde ve ağır şartlarda hapis yattım. Neyse biz darbenin nasıl geldiğine devam edelim. Dediğimiz gibi, 1957’deki siyasi başarısızlık ardından 18 Nisan 1960’ta tahkikat komisyonu kurulması ile darbenin ayak sesleri iyice hissedilmeye başlanmış oldu. O dönem Adnan Bey ile görüşmek mümkün değildi. Mülkiye’de askerler karakol kurmuş ama biz bu haberi Adnan Bey’e iletemiyorduk bir türlü. Orada bir binbaşı varmış ve açıkça darbe yapacaklarını söylüyormuş. Biz Talat Asal’la beraber Medeni Berk’e gittik. Adnan Bey’den randevu almak mümkün olmadı. Hatta benim başvuruma, Medeni Bey’le konuşsun demiş. Medeni Bey’e gittim ve durumu anlattım. Şu yanıtı verdi bana; ‘Hiç merak etmeyin. Geçen gün Başbakan beni Millî Savunma Bakanı’na yolladı. Orada bütün generaller toplanmıştı. Ben onların hepsine birer konut yapacağımızı söyledim. Alkışlandım. Adnan Bey’e saygılarını, bağlılıklarını bildirdiler. Ordunun böyle bir niyeti yok…’ Ben de ‘Siz adamlara ev yapacağım derseniz, onlar da size ihtilal yapacağız derler mi?’ diye karşılık verdim. O da bana, ‘Siz gidin işinize bakın. Yakında bunların hepsini halledeceğiz…’ dedi. Kim halledecek? Rahmetli Menderes halledecek. İyi halletti. 27 Mayıs oldu…”
En genç avukat sizdiniz değil mi?
“Evet, en genç avukat bendim. 27 yaşındaydım. Yassıada’da parmaklıklar ve tel örgüler arkasından Medeni Berk ile görüşmek mümkün oldu. Beni görür görmez; ‘Siz haklıymışsınız…’ dedi. Adamın içine işlemiş…”
Peki neden avukat olarak sizi seçtiler? 27 yaşında bir gençsiniz. Daha tecrübeliler yok muydu? Onlar avukatlık yapmak istemediler mi? Ya da sizin DP Gençlik Kolları Başkanlığı yapmış olmanız mı tercih sebebiydi?
“Şimdi sebebi şu; adı çıkmış bir avukattım. Basın sendikasının avukatıydım. Gazetecilerin avukatlığını yapıyordum. Bugün çoğu CHP’li olan arkadaşların da avukatlığını yapıyordum. Gazetelerde adımız geçiyor. Cevval bir avukat, konuşkan bir avukattım ve siyasi davalara bakıyordum. Bir de her şeye rağmen Gençlik Kolları Başkanıyım.
O tarihte bizi sıkıntıya sokan bir şey oldu. İstanbul Barosu, Yassıada’daki sanıkların davasından avukatları men etti. Çok ağır bir karardı. Biz Ankara avukatları buna isyan ettik. İstanbul Barosu’nun avukatları kısmen bu karara uydular. Çünkü disiplin tedbiri alabilecekti. O nedenle daha çok Ankara Barosu avukatları bu davada görev aldılar. Ben hem Medeni Berk’in hem de Altemur Kılıç’ın avukatlığını yapmıştım. Bana ilk vekâleti Altemur Kılıç vermişti Yassıada’da. Şimdi sana bir kitap vereceğim. 18 sanığın avukatlığını yaptım Yassıada’da…”
(Hüsamettin Cindoruk, Emine Gürsoy Naskali tarafından hazırlanmış “Yassıada Davaları – Anayasa Davası Toplu Savunması” adlı kitabı verdi ve 8. sayfasında kendi adının ve avukatlığını yaptığı isimlerin olduğu o kitabı bana armağan etti. İsminin olduğu o sayfaya da “Fatih kardeşime sevgilerle…” diyerek imzaladı. Cindoruk, saygı ve hayranlıkla andığı Fatin Rüştü Zorlu’nun avukatı değilmiş; lakin asılan o üç isimden biri olan Hasan Polatkan’ın avukatlığını yapmış…)
Celal Bayar?
“Şimdi oraya geleceğiz. Celal Bayar o sırada husumetin daha da merkezindeydi. Askerler Celal Bayar’ı birinci dereceden sorumlu sayıyorlardı. İlk davaları da ona karşı açtılar. Köpek davası diye bir dava açtılar. Çok çirkin bir davaydı. Şimdi benim vekili olduğum insanlar ve özellikle eşleri, Celal Bayar’ın avukatlığını almamı istemediler. Çünkü husumet ona yönelik olunca, aynı siyasi aileden olmalarına rağmen aynı cürmün bir parçası olmak istemediklerini gördüm…”
Çok enteresan, inanılır gibi değil. Şimdi düşünüyorum da dava arkadaşlığı böyle mi olur?
“Olur. Çünkü kocaları, babaları orada. Aileleri düşün bir de. Çok ağır şartlardalar. 50 kelimelik mektup yazabiliyorsun. Herhangi bir şey götürmek mümkün değil. Konuşmak bile mümkün değil. İlk duruşma açıldığı zaman Adnan Bey; ‘Kusura bakmayın konuşamıyorum. Çünkü rekaket geldi bana, dilim çözülmüyor. Bu süreçte sadece üç-beş kelime zabit beylerle konuştum…’ dedi. O da otur-kalk gibi kelimeler. Adnan Bey mahkeme heyetine, ‘Konuşmakta zorluğum var. Müsaade ederseniz yavaş konuşacağım…’ dedi. O hale gelmiş adam konuşmaya konuşmaya. Sizi de dört-beş ay mezbelelikte oturturlarsa, bir hücrede… Sigara içmekten başka bir şey yapmıyor, arada bir belki bir havalandırıyorlar. Onun için fevkalade ağır şartlar. O şartlar içerisinde Adnan Bey gibi çok iyi bir hatibin dili tutuluyor. Bir süre konuştuktan sonra biraz daha açıldı. Ama fikrini anlatmakta, eski tabiriyle ‘konuşma dengelerini’ bulamıyordu. O hazin bir davadır…”
Celal Bayar nasıl konuşuyordu?
“Celal Bayar işitmiyor muydu? Yoksa öyle mi yapmıştı? Kulağına bir alet takmıştı. İşitmemiş gibi yapıyordu. Ama bir ara anlaşıldı ki Celal Bayar’ın davasını avukatlar almıyorlar. Çünkü hadisenin faili, baş mesulü o. Adnan Bey’i baskıya o zorlamış gibi gösteriliyordu. Gene böyle şimdiki gibi yandaş basın var. Celal Bey hakikaten çok avukatsız kaldı.
Şükran Özer diye bir ses sanatçısı vardı. Duydunuz mu adını? Şükran Özer, onun kocası tütüncü İhsan Bey diye bir iş adamı. Bir gün Şükran Özer bize dedi ki; ‘Celal Bayar’a avukat bulalım…’ Çağırdı evine. Nilüfer Bayar Gürsoy Hanım da geldi. İki de akrabası vardı. Biz de gittik dört-beş avukat. Nilüfer Hanım ‘Bayar’a avukat bulamıyoruz…’ dedi. Oturduk o arkadaşla konuştuk. Gültekin Başak, basın savcılığı yapmış, Samet Ağaoğlu’nun da uzaktan akrabası ama hiç avukatlık yapmamış bir arkadaşımız. Ortamıza aldık, ‘Sen Celal Bayar’ın avukatı olacaksın…’ dedik. O toplantıya onu da götürdük. Dedi ki; ‘Ya, ben hiç avukatlık yapmadım…’ Talat Asal ‘Ben sana öğretirim…’ dedi. Böylece Gültekin Başak, Celal Bayar’ın avukatlığını üstlendi. Sonra Orhan diye bir başka arkadaşımız da Bayar’ın avukatlığını üstlenince Bayar’ın iki avukatı olmuş oldu. Bayar’ın avukatları gidip Bayar’la görüşünce, Bayar daha canlandı…”
Sizin duygularınızı da öğrenmek isterim. Kurtuluş Savaşı’nda özel görevler almış, Türkiye’nin iktisadi yapısı için kilit taşlarından birisi Celal Bayar. Başta İzmir, Ege’nin işgale uğraması üzerine Celâl Bey, kazandığı sevgi, saygı ve güveni, deneyim ve birikimleri ile birleştirerek millî direnme bilincine dönüştürmüş. Galip Hoca, Reşad-ı Sani, Müdür, Müftü gibi lakaplarla Ege’nin kasabalarında, köylerinde, dağlarında, vadilerinde efelerle birleşerek cephe oluşumunda rol almış ve Millî Mücadele’yi başlatmış. Böyle bir adamın yargılanması Türkiye Cumhuriyeti için ne anlama gelir? Hele hele idamla yargılamak ve idama mahkûm etmek?
“Celal Bayar benim için efsane adam. Ama unutma ki o bir ittihatçı. İttihatçı ve çeteci bir adam. Millî mücadelenin Galip Hoca’sı. Adam sokaktan gelmiş. Onun tabiriyle ayaktan yetişmiş. Müthiş bir milliyetçi ve benim hayatımda gördüğüm en Atatürkçü kişi. Bayar kadar Atatürk’e bağlı, Atatürk’ü seven ve Atatürk’e laf söyletmeyen bir adama rastlamadım…”
İnönü ile arası nasıldı? Kötü müydü? Ne vardı aralarında bizim bilmediğimiz?
“Şimdi bugün de görüyorsunuz. Siyasette liderin altındaki adamlar kavga ederler. Rekabet vardır. Öyle bir rekabet yaşadıkları anlaşılıyor. Bir de İnönü’nün kırılganlığı olmuş olabilir. Onun yerine Bayar’ı seçmiş olması önemli bir hadise. Yani İnönü gibi İstiklal Savaşı’ndan bu yana Atatürk’ün sağ kolu olan bir adama ‘Sizi biraz dinlendirelim…’ diyor. Tabiri de bu. Yerine Bayar’ı getiriyor. Oradan çıkan bir husumet olmasa bile aralarında rekabet olduğu doğru. Ama Bayar’da o his yoktu. Ben Bayar’ın hapisten çıktıktan sonra, avukatlığını yapamadığım için içime ukde olmuştu zaten. Davalarında ve her türlü işinde 25 yıl avukatlığını yaptım. Müthiş, efsane bir adam. Ahlak abidesi bir adam. Ona olan saygım sonsuzdur. Devlet adamı nasıl olunur, onda görüyorsun. Ama o bir demokrat değil. O bir milliyetçi adam, o ulusalcı adam. O bir millî mücadele adamı. Onun için her şeyden önce millet, önce devlet, önce cumhuriyet, önce Atatürk.
Bir gün bana dedi ki; ‘Benim Atatürk’e hayranlığım gittikçe artıyor. Biz vaktiyle Atatürk’ün yanında olanlar onun bizden farklı, müstesna biri olduğunu biliyorduk ama ben yaşadıkça hayranlığım arttı, bağlılığım arttı. Çünkü her dediği çıktı; öngörüleri çıktı. Demek ki bizim gördüğümüzden daha büyük bir adammış…’ dedi. Atatürk’e öylesine bağlı bir adam. Yazdığı kitapta da ‘Atatürk gibi düşünmek’ der. Atatürk için öylesine şeyler söyler, örnekler verir ki gençler alsınlar okusunlar.
Bu parantezi kapattıktan sonra şunu söyleyeyim. Demokrat Parti’nin yönetici kadrosuyla hem yan yana bulunup hem de ihtilafa düştüğüm için çok objektif söylüyorum; Demokrat Partililer vatanperver insanlardı bir, dürüst insanlardı iki…”
Bunu söylemeniz ve sizden bunu duymak çok normal değil mi?
“Bunun delilleri var; haksız iktisap dosyaları almışlar. 400 haksız iktisap dosyasında kimseye yolsuzluk isnat edemediler, o davaları açamadılar. Mesela 10 sene Ticaret Bakanlığı yapmış Hayrettin Erkmen’in hiç malı yok. Bir başka bakanın kooperatif dairesi var. Arıyorlar tabii, çok da güzel arıyorlar. Üç tane Millî Birlik Komitesi üyesi İsviçre’ye gittiler. İsviçre bankalarını aradılar. Hesap arıyorlar. Bula bula Fatin Rüştü’nün 12.000 dolarını buldular, o da dedi ki; ‘Bu benim harcırahlarımdan arta kalan param. Büyükelçilikten kalma…’
En sonunda haksız iktisap dosyalarını, İnönü hükümeti 1960’tan sonra bir kanunla ortadan kaldırdı. Yassıada’da gördüğüm şudur; eğer yolsuzluk, haksız iktisap olsaydı üç kişi ile kalmazdı. İnanın 50-60 kişiyi asarlardı…”
İstediler ama asamadılar yani. Üç idam da zaten siyasiydi değil mi?
“Bir iddia ortaya koyuyorum. Dosyalar şimdi Anayasa Mahkemesi’nin veya Meclis’in arşivinde duruyor. Hepsi takipsizlik kararıyla. Tevfik İleri Bayındırlık Bakanlığı yapmış, senelerce Millî Eğitim Bakanlığı yapmış, çok vatansever bir adam. Benim de avukatı olduğum bir büyük ağabeyimiz. Kızının çeyiz sigortasını bozdurarak hayatını idame ettirdi. Sıhhiye’de kirada oturuyorlardı. Mal yok, varlık yok. Bir de emekli maaşlarını kısmışsınız. Biraz daha mal varlığı olan aileler, arkadaşları belli etmeden yardım etti onlara.
Demokrat Parti dürüst olduğu halde hesap vermekten korktu. Çünkü siyasi hesabı da vermek zordu. Demin söylediğim sözün altını çiziyorum; ‘Hesap vermekten korkanlardan korkarım, yanlış yaparlar. Kendisini korumak için hukuku sıkıntıya sokar…’ Hukuk sadece teknik bir hadise değildir. Hukuk bir kapsamdır. Toplumun bütün varlıklarını kaplar. Hukuk dediğin kapsam dışı hiçbir şey bırakmaz. Siyasi hukuk da vardır, toplumsal hukuk da vardır, sosyal alanda da… Her yerde. Hukuku yerel olarak düşündüğün zaman, hukuka bağlı kararlar elbette ellerini kollarını yıkayarak çıkarlar, hiçbir şey olmaz. Ama hukuka bağlı kalmadığınızda, korkularınız sizi bazı yanlışlara doğru götürür. Sadece kendini sıkıntıya sokmuş olsa çok da üzülmem ama devleti, milleti, halkı hepimizi sıkıntıya sokar. Korkum odur…”
Adnan Menderes’in sıkıntısı, daha doğrusu o sürecin sıkıntısı hesap vermekten korkulmasıydı öyle mi?
“Evet. Demokrat Parti Gençlik Kolları Başkanı olduğumuz zaman, Adnan Bey zaman zaman bizi toplayıp azarlar gibi nasihat ediyordu. Amir bir adamdı…”
Faşizan bir kişiliği mi vardı?
“Faşizan değil de, kendine çok güvenen, özgüveni olan bir adamdı.”
Süleyman Demirel nasıl ortaya çıktı?
“1955 yıllarında bilhassa iki bürokratı, biri Süleyman Demirel, diğeri de Altemur Kılıç’ı işaret etmiştir. Adnan Bey, Altemur Kılıç’ı Basın Yayın Genel Müdürü yaptı. Amerika’da gazetecilik mi okuyordu neydi. Türkiye’ye geldi Altemur Kılıç…”
Hüsamettin Cindoruk, Yassıada mahkemelerinde Basın Yayın Genel Müdürü olarak kendine bağlı radyoları DP lehine kullandığı için yargılandığının bilgisini verdikten sonra, o süreçte yaşanmış ilginç bir durumu da bizlerle paylaştı.
“Çok da sevdiğim, saydığım bir adam. Yassıada’da ben onun avukatlığını üstlendim. Onu radyo davasından oraya getirmişlerdi. Altemur Kılıç’ın babası Kılıç Ali ile Divan Oteli’nde çay içmeye davet edildim. Kılıç Ali; ‘Altemur’un avukatlığını almışsın. Sana teşekkür ediyorum. Davalar başlıyor ama benim senden bir ricam var. Sen bu vekâletten çekil…’ dedi. Ben de ‘Hay hay, emriniz olur ama niye? Altemur Ağabey mi istiyor?’ dedim. ‘Hayır, ben istiyorum. Ona sormadım bile. Çünkü ben İstiklal Mahkemeleri’nin başkanlığını yaptım. Bu davalar siyasidir. Sen Hasan Polatkan’ın ve diğerlerinin davalarını almışsın. Eğer onların arasına Altemur da girerse, Altemur’u da mahkûm ederler. Altemur siyasetçi değil…’ dedi.
‘Peki ne yapacak Altemur Ağabey?’ diye sordum. Kılıç Ali; ‘Ben ona CHP’li bir avukat buldum…’ dedi. ‘Tabii Ağabey, sen ne diyorsan öyle olsun…’ dedim ve ayrıldık. Kılıç Ali hepimizin saygıyla bahsettiği biri. O kadar büyük tecrübesi var ki… Ben avukatlığından çekildim. CHP’li bir avukat geldi mahkemeye. İlk sözü ‘Sabık ve sakıtların yanında Altemur Kılıç’ın yeri yoktur…’ dedi ve Altemur Kılıç beraat etti. Kılıç Ali’nin öngörüsünü çok ahlaki bulmasam bile, babalık görevi yaptığını düşünüyorum. Altemur Kılıç meselesi böyle.
Gelelim şimdi Demirel’e. Menderes bir de Demirel’i çok methediyordu bize. Tanışın derdi. Biz de gittik tanıştık. Demirel bize çok sevgi gösterdi…”
Süleyman Demirel ile nasıl ve nerede tanıştınız?
“Ofisinde. Ankara’da DSİ’nin orada. Bize bir otobüs tahsis etti. Hatırladığım kadarıyla ilk önce Sarıyar Barajı’na götürdü. Hakikaten deniz yapmış orada. Cumhuriyet tarihi içerisinde en büyük barajı diye geçiyor. Sarıyar Barajı’nın yanında Çubuk Barajı, havuz gibi kaldı. Sonra da Hirfanlı Barajı’na götürdü. Bir müddet sonra da baktık ki Süleyman Bey DSİ Umum Müdürü olmuş. 60’tan sonra bir müddet dışarıda kaldı. Bir ara Adalet Partisi’ne geldi. Sonra vazgeçti. Mağdur ve mağdurelerin kaynaşması kolay olur. Birbirlerinin kollarına girerler, ellerine sarılırlar…”
Osmanlı’dan bu yana, Türkiye Cumhuriyeti dâhil olmak üzere devletimizin genlerinde darbecilik var. Bu konuda bir değerlendirme yapabilir misiniz?
“Türk Ordusu’nun darbe yapma imkân ve kabiliyeti vardır ve devam ediyor. Bu cümlenin altını çiz. Ben 15 Temmuz’dan evvel birkaç kez televizyona çıktım ve dedim ki unutulmasın ki, 27 Mayıs’ı bir müfreze yaptı. Genelkurmay yapmadı. Çok dikkat etmek gerekir. Ordu genlerinde bu var. Bu, İttihat Terakki’den gelen bir durum. 1960’tan beri yaşam hikâyemde aşağı yukarı her 10 senede bir darbe veya darbe teşebbüsü var. Bunlar hep şuna bağlı; bir ordunun darbe yapma imkân ve kabiliyeti yoksa darbe olmaz. Amerika’da darbe oluyor mu? İngiltere’de var mı? Almanya’da var mı? Fransa’da var mı? Hayır. Bizim ordumuzda İttihat Terakki’nin o Babıali darbelerinden gelen bir tortusu var. O imkân ve kabiliyetle ortaya çıkıyor. Tankları köprü başına çıkartan, sivil bir kuvvet olamaz. Kolordu karargâhında tankları çıkartan bir askerî harekettir.
Aynı zamanda da askerî hareketle devam eden bir dinamizm var. Bunu önlemeye çalışıyorlar. Ama yargı yoluyla darbeleri önleyemezsiniz. Darbeleri iki kuvvet önleyemez. Bir polis gücü önleyemez, bir yargıç önleyemez. Darbeleri kim önler? Darbeyi yapan kurumun içindekiler önleyebilir. II. Ordu Kumandanı için darbeyi önlemediği için mahkûmiyet kararı veriliyor. Böyle bir suç dünyanın hiçbir yerinde yok. Bu, depremi neden önlemedin demeye benzer.
Ama düşünün ki Anayasa Mahkemesi üyesi tutuklu. Yüksek Hâkimler ve Savcılar Kurulu Başkanı tutuklu. Yüksek yargıçlar tutuklu. Herkes tutuklu. Yargıç, yargıcı tutukluyor. Savcı, yargıcı tutukluyor. Böyle bir hukuk düzeni içerisinde Türk hukuku, içinde bulunduğu zelzeleyi, 70 seneye yaklaşan hukukçu hayatıma bakarak söylüyorum, anlamak mümkün değil. Bir ihtilaflar devleti hâline gelmişiz. Bu ihtilafların kaynağı da yargıçlar, mahkemeler.
Bu durumdan nasıl kurtuluruz, nasıl feraha çıkarız? Demokrasi ve yargı bağımsızlığı ile. Bizim sıkıntımız şu; bizde siyasetçiler bir süreçte demokrat oluyorlar ama demokrat kalamıyorlar. Demokrat olmak kolay, demokrat kalmak zordur. Eğer bir cumhurbaşkanı, bir başbakan, bir siyasetçi demokrat kalabilse Türkiye bu sıkıntıları asla yaşamaz. Aynı şey yargıçlar için geçerli. Görüş birliği kuramamış olan bir mahkeme düzenine sahibiz. Görüş, anlayış birliği yok. Darbeyi tarif edecek eski hukuk bilgileri ve kararları var ki o bilgiler de çelişkilidir. O nedenle Türkiye’nin işi çok zor…”
Şimdi elimde sizin yazdığınız bir dilekçe var. Zincirbozan’dan yazdığınız, bu çok özel, bana göre tarihe damgası vurulması da gerekir diye düşünüyorum. Ama bundan önce 12 Mart’a dönmek istiyorum. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın asılmaları, sizden üç, bizden üç. Bir de onunla ilgili bir değerlendirme yapar mısınız?
“Yanlıştı. Bütün idamlar yanlıştır. Bana göre idam, bir devletin tasarlayarak cinayet işlemesidir. Devlet cinayet işler mi? Devlet kaza kurşunuyla yahut husumet dolayısıyla çıkan bir çatışmada adam öldürebilir. O bir savaş hâlidir. Ama yargılayarak ve yargılama sonunda bir sürü hukuki ve fiilî muameleler yaparak insan asılabilir mi? Devlet katil olur. Bizler idamlara koşulsuz karşıydık. İdamla yargılanan sanıkların davalarını ücretsiz alırdık. Bizim bir geleneğimizdir bu. Ben öyle yedi-sekiz davaya girdim ve kimseyi de astırmadım. Hasan Polatkan hariç. O beni aşan bir şey. O bir karar değil, bir siyasi damgaydı. Bu üç çocuğun asılması da yanlış olmuştur…”
Üç bizden, üç sizden denilmişti. Siyasi bir skandal değil midir? Buna ne diyeceksiniz?
“Öyle bir düşünce veya duygunun olduğunu da ben bilmiyorum. O sırada biz Demokratik Parti’deydik. Demirel böyle bir şey söylemiş mi bilmiyorum. Yalnız bildiğim bir şey varsa, Demokratik Parti de, Adalet Partisi de idama karşıydılar. Bir şey daha, hakkı teslim açısından söylüyorum, Demirel demokrat bir adamdı. Şöyle bir iddia da ortaya koyuyorum. Demirel döneminde çıkmış antidemokratik bir kanun yoktur. Demirel hiçbir zaman antidemokratik bir kanun çıkarmamıştır. Kimseyi mahkemeye vermemiştir. Hatta yeğenleri aleyhine çok ağır yazılar yazan, karısı hakkında ağır yazılar yazan Günaydın Gazetesi dahi hiçbir zaman husumete konu edilmemiştir. Demirel sadece meşruiyet peşinde olan bir adam. Bir sürü kusuru olabilir, yanlışı olabilir, eksiği olabilir. Ama benim gördüğüm, hem karşı durduğum hem de beraber olduğum Demirel demokrat bir adamdı. Demokrasiye inanmış bir adamdı…”
Hem karşı durmak hem birlikte olmak enteresan. Bu konuda da bir soru sormak isterim; siz vefakâr, sadakatli biri olarak bilinirsiniz. İnsan olarak öylesinizdir mutlaka. Ama siyasi olarak da vefakâr ve yoldaşını asla yolda bırakmayan, satmayan biri olarak bilinirsiniz. Süleyman Demirel ile karşı karşıya olduğunuzda da bu ilişki hep sürdü mü?
“Sürdü. Demirel’le ihtilafımız; Bayar’ın affıyla ilgili veya eski Demokrat Parti ile ilgili gerekli hassasiyeti göstermediği, ağırlığını koymadığı iddiasıydı. Ben Bayar’ın avukatı ve yakını olarak, Demirel’e karşı her zaman Bayar’la birlikte hareket ettim. Bayar, eğer Süleyman Bey isteseydi senatodan bu affı çıkarırdı düşüncesindeydi. Nitekim Demokratik Parti’yi kurdururken, kızını da bizi de oraya gönderirken, sadece ve sadece Demirel’e olan güvensizliğini ortaya koyuyordu. Gereken hassasiyeti göstermedi. Korktu. Korkacak bir şey yoktu. Bir de tabii birtakım emekli generaller gelip Bayar’a ve arkadaşlarına af çıkarsa ordunun müdahale etmeyeceği yolunda güvence vermişlerdi. O bakımdan Demirel’in politika yaptığını düşünüyordu. Yani bazı eski Demokrat Partililer tekrar siyasi hayata dönerlerse, Adalet Partisi’ni ele geçirirler duygusu var gözüküyor.
Bayar’ı şu açıdan takdir ederim. Mesela Demokratik Parti’yi 1971 seçimlerinde destekledi. Ben İstanbul İl Başkanı’ydım. Geldi, aşağı yukarı bir 30-40 bin kişilik kalabalık bir kitleye sadece şunu söyledi: ‘Ben buraya siyaset konuşmaya gelmedim. Benim hakkımdaki siyasi yasağın kaldırılması için bana güç veren, yardımcı olan, görüş bildiren hatta harekete geçen bu partiyi desteklemeye geldim. Sizden bu parti için oy istiyorum. Aynı zamanda bütün eski Demokrat Partili arkadaşlarımın yasaklarının kalkması için oy istiyorum…’ gibi çok objektif bir konuşma yaptı. Bu partiye kayıtsız şartsız oy verin ya da bu partinin görüşlerini paylaşıyorum demedi. Çok dikkatli bir adamdı.
Turan Dilligil vardı, Adalet Gazetesi’nin sahibi. Kavga da etseler onun yakın arkadaşı Metin Toker vardı. Onların ikisinin gayretiyle 1969’da İnönü ile Bayar’ı barıştırdık. O barışmada bulunduğum için söylüyorum. Kucaklaştılar. Birbirlerinin hatırını sordular. Sonra rahmetli Avukat Orhan Cemal Fersoy vardı. Bize oturun dediler, oturduk. Orhan Cemal muzip bir adamdı. ‘Efendim, madem barışacaktınız, bizi niye kavga ettirdiniz…’ dedi. Doğrusu Bayar epey içerledi ama ‘Onlar siyasi meselelerdir…’ diyerek geçiştirdi. Ben başka bir soru sordum; ‘İnönü’nün takdir ettiğiniz yönleri de vardır herhalde…’ dedim. Celal Bey de, ‘Evet, eşi Mevhibe Hanım’ı takdir ederim. Büyük bir kadındır. İnönü’nün şansıdır, böyle bir hanımla evlenmiş olması…’ dedi. Ama İnönü böyle iyidir, şöyle iyidir demedi…”
Siyasette teşkilatçılık önemli. Siz de teşkilatçı birisiniz, buradan yavaş yavaş Bodrum’a geliyorum çünkü. Elimde fotoğraflar var. Şöyle bir göz attığınızda göreceksiniz Bodrum’daki fotoğraflarınızı.
“İşte Ethem Usta. O dönemin Muğla Milletvekili Latif Sakıcı. Grup Otel’in balkonundayız. Burada da Mehmet Kocadon ile Bodrum sokaklarındayız. Nereden buldun bu fotoğrafları? Çok hoşuma gitti…”
Ethem Demiröz Usta sağ olsun. Benim Bodrum siyasetinin geçmişini araştırırken başvurduğum arşivim ve bilgi kaynağımdır.
“Ben Bodrum’a ilk geldiğim zaman 1958 veya 1959’du…”
Bu arada sormayı unuttum. Siyasete daldık, magazin tarafını soramadık. Eşinizi nasıl buldunuz? Nasıl tanıştınız? Dilek Hanım’la nasıl evlendiniz?
(Doğrusu bu sorunun bu kadar trajik bir karşılığı olduğu aklımın ucundan bile geçmemişti. Basit bir magazin sorusu nerelere götürdü.)
“Ben rahmetli Hasan Polatkan’ın da avukatıydım. Hasan Polatkan’ın eşi de Dilek Hanım’ın teyzesidir. Ben de Muharrem İnce gibi gittim, istedim onlardan kızı. Muharrem nasıl gitti, Kılıçdaroğlu’ndan kız ister gibi genel başkanlığı istedi. İşin şakası bu tabii. Polatkan ailesi ile sürekli irtibat hâlindeyiz. O gidiş gelişlerdeki tutumu, ağırbaşlı tavırları beni etkiledi tabii.
Hasan Bey’in idam edildiği gün, benim siyasi hayatımda da, meslek hayatımda da en muzdarip olduğum gündür. Onu da anlatmakta yarar var. Gece yarısı saat 3 gibi mahkeme kararların birleştirilmesini bitiriyor. Hasan Polatkan’ın idamına karar veriliyor. O gün saat 14.30-15.00 arası biz şehre indik. Aileye de bilgi veriyorum. Bu arada Mevhibe Hanım ile görüşülmeye çalışılıyor. İdamların durdurulması için her yol deneniyor. Ben de bu işin en az 15-20 gün süreceğini, biraz daha zaman olduğunu söylemeye çalışıyorum. O arada da hava değişir ümidi içindeyim.
Otele gittik ve arkadaşlarla yemek yedik. Ne yapacağız diye beklerken, 10.45’te radyodan Millî Birlik Komitesi tebliği okundu. İdama mahkûm edilen 10 kişiden 4 kişinin idam kararının onaylandığını, diğerlerinin müebbet hapse çevrildiğini, Bayar’ın da yaşı nedeniyle onun da ömür boyu hapse mahkûm edildiğini söyledi. Müthiş bir şok. Gece saat 11 olmuş. Ne yapacağız? Babıali’ye gittik. Bütün gazeteci arkadaşlar, Son Havadis Gazetesi’nde Kamuran Evliyaoğlu, Hamit Teskan, gazetenin yazıhanesinde oturduk, neticeyi bekliyoruz. Dosyayı nasıl gönderdiler? Binlerce sayfalık dosya. Demek ki dosyayı değil, sadece karar metnini göndermişler. Karar kartonu deriz biz ona.
Herkes bekliyor. Hürriyet’e gittik. Başka gazetelere gittik. Normal şartlarda bu yazılacak, çizilecek, Resmî Gazete’de ilan edilecek. Ondan sonra infaz mümkün. Bu arada bir haber geldi. Menderes intihar ettiği için onunki ertelenmiş. Adnan Bey doktor nezaretinde hastanede, diğerlerini İmralı’ya sevk etmişler. Neyse haber bekliyoruz. Haber gelmiyor bir türlü. Sonra Orhan Cemal’le beraber Dolmabahçe’ye gittik. Camiinin orada Millî Birlik Komitesi’nin irtibat bürosu vardı. Gece 3 veya 4’tü. Saatleri hatırlayamıyorum şimdi. Cevat Bey diye bir askerî hâkim var; yarbaydı galiba. Ama efendi bir adam. Saat 5 civarı. Dedik ki; ‘Sayın yargıcım, biz infazda bulunmak istiyoruz…’ Adam bir durdu. ‘Efendim!’ dedi. Biz de ‘Kanun açık. Biliyorsunuz, avukatlar infazda bulunabilir…’ dedik. Yargıç; ‘Ama geç kaldınız…’ dedi. Biz şaşırdık. ‘Nasıl geç kaldık?’ dedik. Rıhtımı gösterdi. Rıhtımdaki hücumbottan sırtlarında çuvallar, cellatlar iniyordu. Saat 5’te Üsküdar Kaymakamlığı’na bağlı bekçi kadrosuna koymuşlar cellatları. İki cellat urganları, çuvallarıyla iniyor. Dedik ‘Nasıl olur?’ Adam da mülayim bir hâkim. ‘Benim takdirimde bir iş değil. Haklısınız. Ama infazlar oldu. Başınız sağ olsun…’ dedi. Ben ‘Peki hâkimler? Başsavcı?’ diye sordum. Onların döndüğünü söyledi. Demek gece yarısı üç gibi infazları gerçekleştirmişler. Adnan Menderes’in infazı da sağlık dolayısıyla tehir edilmiş.
Ben gidip Hasan Polatkan’ın eşine söyleyeceğim. Orhan Cemal de gidip annesine söyleyecek. Birer taksiye bindik, Hasan Polatkan’ın eşinin oturduğu eve… Kafam darmadağın, düşün taşın. Nasıl söylenir öyle bir şey ki?”
Hüsamettin Bey’in hayat arkadaşı Dilek Hanım söz giriyor:
“Sen de hiç beceremezsin böyle şeyleri. Nasıl söyledin?”
“Söylemek zorundayım. Eşi hanımefendi bekliyor. 3. kata çıktık. Bütün apartmanın ışıkları yanıyor. Apartmanda insanlar da meraklanmışlar tabii. Bir katta da Nazlı Ilıcak’la annesi kalıyordu. İhsan Hanım. Zavallı kadın doktor nezaretinde, iğne yapmışlar. Beni görünce ‘Ne haber?’ dedi. Feryat etti. Baktım ufalmış kadın. Yani ölebilirdi söyleyince. ‘Üzgünüm, Hasan Bey’i kaybettik…’ Ayağa fırladı. O küçücük kadın havaya fırladı. Sarıldık. Çocukları var küçük. Biri 5 yaşında, biri 10 yaşında. ‘Çocuklar nerede?’ dedim hemen. Dediler ki, Dilek aldı götürdü. ‘Nereye götürdü?’ Kendi evine götürdü…”
Dilek Hanım şakayla karışık:
“Oradan bir puan aldım…”
“Dilek durumu anlamış, almış kendi evlerine götürmüş. Benim gözüme onlar geldi. Ağlayanlar, bağıranlar var. Onlara ne söyleyeceğim derken, o yükten kurtuldum…”
Dilek Hanım o işi çözmüş, sizi yükten kurtarmış.
“İdam kararlarından sonra aileyi teselli etmek ve bir sürü iş kalıyor. Avukatlığa düşen birçok vazife var. Birden bire bırakıp kaçamazsın. Yazıhane o sırada Ankara’da ama İstanbul’da kalıyorum. O işleri takip ediyorum. İşte böylece nikâh ve evlilik gibi sonuçlara ulaştık. Hasan Bey’in ölümü ve ıstırabı bize bir saadet getirdi…”
Romantik bir insan mıydınız gençliğinizde?
“Değildim. Avukatlık romantizmi öldürür. Çünkü hukuk bir gerçekçiliktir. Her gün bir hadiseyle karşılaşırsın. 30 yaşında bile yokum. 61’de. Başıma gelen belaya bak yav! Bir kadına kocasının idam edildiğini söyleyeceksin. Allah hiçbir avukata nasip etmesin. Başa gelir iş değildir: Sıkıysa romantik ol şimdi. Eşine ve çocuklarına idam cezasının infaz edildiği şiirle anlatılabilir mi?”
Sonra sizin çocuklarınız oldu. Bildiğim kadarı ile üç çocuğunuz var.
“Evet, üç kızımız oldu…”
Sizin evlatlarla ilişkiniz nasıldı?
“Mesafeli…”
Hâlâ mı mesafeli?
“Hâlâ mesafeli…”
Meslekten dolayı mı?
“O bir tabiat meselesi tabii…”
Bodrum’la ilgili ne düşünüyorsunuz? Bodrum’la ilgili tanıdığınız isimler var, eski dostlarınız, yol arkadaşlarınız var. Bodrum’da 800 oyunuz vardı. 2009’da Mehmet Kocadon ile Bodrum Belediye Başkanlığını kazandınız. Tüm Türkiye sizi ve Demokrat Parti’nin başarısını konuştu. Bu başarı doğal olarak size mal edildi.
“Çok da isabetli bir iş yapmışız. Mehmet Kocadon’u Bodrum’a kazandırmışız. Mehmet bunu hak ediyor tabii. Bodrum için önemli olan, Bodrum’un gerçek bir çocuğunun Bodrum Belediye Başkanı olmasıdır. Çünkü çok göçmen almış bir ilçe. Bodrum’un derdini, Bodrum’un hakiki çocukları daha iyi bilirler. Onun da kusurları olabilir, yanlışları, eksiklikleri… Ama önemli olan, Bodrum halkının özbeöz çocuğu Bodrum’u idare ediyor. Ben onu çok önemserim…”
Bodrum ve Muğla için Cumhuriyet Halk Partisi’nin kalesi denir, lakin kökünde Demokrat Parti ve Adalet Partisi vardır derler. Siz ne diyorsunuz?
“Şimdi bu yaşa geldikten sonra ben bunu bir parti meselesi olarak görmüyorum. Ama Cumhuriyet, Bodrum’a büyük emek verdi. Türkiye’de iki hava limanı olan iki ilden birisidir Muğla. Diğeri de İstanbul. Turizm açısından Bodrum ve Muğla’nın bugün önde gelen bir bölge olmasında hem Demokrat Parti’nin hem de Adalet Partisi’nin büyük rolü var. Zeyyat Mandalinci gibi bugün unutulmuş önemli bir Bodrumlu siyaset ve devlet adamı var. Çok önemli bir siyasetçi ve devlet adamıdır. Dünya çapındadır hatta.
Ben Bodrum’u enternasyonal bir şehir gibi görüyorum. Millî bir şehir değil o. Benim tahminime göre bir müddet sonra vilayet olma isteği başlayacak. Vilayet olabileceği de düşünülebilir. Şimdi okuyorum, izliyorum ve Bodrum’u tanıyamıyorum. Benim bildiğim Bodrum’la benzerliği kalmamış. Acaba Nice ve Cannes gibi bir yer mi olacak? Onu bilemiyorum. Bunu şehircilik uzmanları bilirler. Ama bilinen bir şey var ki; bugün Bodrum dünya çapında bir şehir. Muğla adeta bir mozaik ama başında Bodrum var…”
Benim için çok özel bir röportajdı. Çok teşekkür ediyorum. Mutlaka konuşamadıklarımız, konuşacaklarımız kalmıştır. Ama bütün sorularıma yanıt verdiniz. Bazı sorularıma politik yanıtlar verebilirdiniz ama açık yüreklilikle yanıt verdiniz. Farkındayım, hevesimi kırmamak ve destek olmak adına her sorumu yanıtladınız. Çok teşekkür ediyorum. İstedim ki bu sohbetimizi kayda alayım ve sonraki kuşağa da aktarabileyim. Çünkü bunları anlatabilecek, o günleri görmüş, o günlerin canlı tanığı çok insan kalmadı.
“Bizim gibi eskilerde çok laf olur. Şimdi benim korkum şudur; bunlar hep hafızaya dayanılarak anlatılıyor. İsimler söylüyorsunuz. Onların çoğu ölmüş. Şahidim kalmamış. Doğru mu söylüyorum, yanlış mı söylüyorum? Onu bilmek vatandaşın, okuyucunun hakkı. Ama şu teminatı veriyorum ki inanmadığım, çok iyi hatırlamadığım hiçbir şey söylemedim…”
İşte budur…





Şöyleşi: Fatih Bozoğlu-2018






























